Eski CHP Genel Başkanı Altan Öymen üç ciltlik bir Anı üçlemesi yayınladı. Kitaba tür olarak anı adı verilmişse de kitap kronik olarak yorumlanmalıydı. Çünkü anıda insanın başından geçenler anlatılır, burada ise ülkenin başından geçenler yazarın perspektifinden kitaptaki metinlerde yerlerini alırlar. Bu kronikler büyük emek sarfı ile yazılmış kitaplar. Üçüncü cilt bir ayda sekiz baskı yapmış 612 sahifelik curcuna gibi çok renkli ve bir sinema tarafsızlığı ile kaleme alınmış. Burada 155’inci sahife ile 190’ıncı sahife arasındaki sekizinci bölüme Necip Fazıl ve Said Nursi adı verilmiş. Yazar mümkün olduğu kadar perdenin arkasına çekilmiş sadece olayları veriyor, yorum hakkından büyük oranda sarfınazar etmiş onu okuyucuya bırakmış, ama kurnaz bir yanı, yorum yapılacak noktaları iyi seçmiş. Kitabın ilk sahifesinde Büyük Doğu’nun kapağındaki yazıyı alır; “Derginin mefküresinin yakında vatan hakikatinin ta mihrakından fışkırarak bütün insanlığı kuşatıcı bir şehrayin halinde göklere yazılacağı ilan ediliyor. Vade olarak 1954 yılı veriliyor. (Öfkeli Yıllar, s 155)
Enteresan olan Said Nursi ile Necip Fazıl’ın bir bölümde anlatılması. Büyük Doğu dergisinde Said Nursi’nin hayatı ve eserleri bir yazı dizisi halinde yer alır. Yazar bu dizinin kapağını renkli olarak almıştır kitabına. Öymen bütün kitap boyunca Said Nursi veya Said-i Nursi diye bahseder Bediüzzaman’dan. Said Nursi’nin şöhretini Osmanlı döneminde yaptığı Cumhuriyet döneminde ise Nurculuk akımının kurucusu olduğunu yazıyor, orta yaşlılık döneminde Afyon Emirdağ’da bulunduğunu belirtiyor. Hayranlarının ona verdiği ismi farklı yorumlar. “Bediü’z-Zaman ‘da (bugünkü Türkçe’ye çağın güzelliği veya çağın estetiği diye çevrilebilir) ona hayranları tarafından verilmiş bir isimdi. (s 162) Böyle bir yorumu kimse yapmamış, yazar ona çağın estetiği manasını vermiş ki gerçekten Bediüzzaman dini estetik bir formda anlatmış bir kişidir. Eserlerinde uzmanına hitap eden yüklü bir estetik yapı ve muhteva vardır. Buralarda Bediüzzaman ile ilgili verilen bilgilerde yazar hiçbir zaman bilgiyi belli bir dünya görüşüne göre değiştirmeden tarafsız bir şekilde anlatır. Bilgiler Bediüzzaman’ın hayatı ve davasına uygun verilmiştir. Özellikle şu hükme de katılması onaylamasıdır. “ Kur’an’ı Kerim’in anlaşılması için iyi anlatılması gerektiğine inanıyordu. Bunun için medreselerin yeniden yapılanmasını ve canlandırılmasını dava etmişti” (s 162)
Bediüzzaman’ın bütün çağdaşları ırk ekseninde kurtuluş reçeteleri vaat ederken o Van’dan gelmiş dürüst ve dobra adam, eğitimde ve yenilikte bir kafa taşıyordu. Onun şöhretinin yükselen grafiğini anlatır. “Van’da Medresetü’z-Zehra adıyla bir yüksekokul kurma girişimini başlattı. Projesini fazla geliştiremedi (bu konu onun değil devrin müsaadesizliği yüzündendi) Ama bu onun ününü artıran etkenlerden biri oldu. Adı İstanbul’da duyulmaya başladı. 1907’de İstanbul’a gittiği zaman, orada da etrafına birçok insan toplandı. Bununla din alanındaki faaliyetlerini siyasete de yansıtma imkanını kazandı. Selanik’e gitti. İttihat Terakki’cilerle temas kurdu, o arada Medresetü’z-Zehra için destek aramaya devam etti.” (s 162) İtihad-ı Muhamedi cemiyetini o kurmadı, Öymen o kurdu diyor, ama o derneğin büyük ve faal unsurlarındandı. Derviş Vahdeti’nin dengesizliği yüzünden onunla ters düştü. Bu bilgiler yok. 31 Mart vakasından sonra beraat ettiğini anlatır. “31 Mart olayından sonra, bu faaliyetinin isyancıları teşvik ettiği idiasıyla Divan-ı Harbe (savaş mahkemesine) verildi. Fakat yargılama sonunda beraat etti. “(s 163) İttihatçılarla ilişikleri tam bir objektiflikle anlatılır. “Balkan ve Birinci Dünya Savaşları sırasında İttihatçılarla daha önceki ilişkilerini geliştirdi. Onları destekledi. İttihatçılar da ona görevler verdi. Üstlendiği görevlerden biri memleketi Bitlis’in Ruslara karşı savunulmasına katkıda bulunmaktı. Savaş sırasında bunu yaparken Ruslara esir düştü. 1915-17 arasında Rusya’da esir kampında kaldı. 1917 ihtilali sırasında kamptan kurtuldu. İstanbul’a döndü. “(s 163)
Osmanlı döneminde kendisine takınılan tutumun aksine Cumhuriyet’in tutumunu şöyle anlatır. “Cumhuriyetten sonra ise, bu durum tamamen değişti. 1923-1925 yıllarında Van’da yaşadı. 1925’deki Şeyh Said isyanına destek verdiği iddiasıyla İstiklal Mahkemesi’ne sevkedildi. Orada hapis cezası almadı ama, batı illerine sürgüne gönderildi. Burdur’da, İsparta’da, Kastamonu’da, Emirdağ’ında nezaret altında sürgün hayatı yaşadı.” ( s 163) Eserleri ve talebelerinin artışını anlatır. “Büyükdoğu’nun bildirdiğine göre Saidü’l-Nursi’nin on binlerce talebesi, Risale-i Nur’un veya Nur Risalesi’nin bölümlerini çoğaltıyorlar, yurdun çeşitli yerlerine dağıtıyorlardı. Risale-i Nur’da, Said-i Nursi Kur’an’ı kendi anlayışına göre tefsir ediyordu. Bunu yaparken sure ve ayet sırasına uymamış, onları bölüm bölüm sentezler halinde anlatmaya çalışmıştı” ( s 164) Öymen’in buradaki bakışı enteresan, Kur’an geleneksel olarak bir sıralamaya göre yorumlanır. Bediüzzaman ise sentez fikrini getirmiştir, zannedersem bu okunarak edinilmiş ciddi bir yorum. Öymen’i tebrik ediyorum, bu çok az adam tarafından yapılabilecek bir yorum. Çünkü Bediüzzaman Kur’an’a bakınca haritasını önüme almış gibi bakar, bütün bahisleri önüne alır öyle konuşur. Bahislerini anlatırken üç sahife içinde bütün temaları, konuları özetler. 25. Söz isimli eseri bu yolda ulaşılmaz bir şahaser sentezdir. Kur’an’ın âdet, muamelet, sosyal ilişkiler ve daha bir çok konudaki fikirleri zaten değişmeyen kurallardır. Bediüzzaman onlara girmez, o tevhid, ahiret, ibadet, adalet gibi bahisler üzerinde yoğunlaşır, çünkü asrın felsefi ve ilmi cereyanları bu konulara şüphe getirmiştir.
Öymen Şerif Mardin’in yorumlarını anlatır, eleştirilerini onunla birlikte yürütür. “Şerif Mardin 1980’li yıllarda yazdığı 1989’da ilk baskısı İngilizce olarak Amerika’da yayımlanan Bediüzzaman Said Nursi adlı eserinde Nursi’yi İslam dini açısından bir modernleşme akımının temsilcisi olarak görüyor. Ona göre Nursi talebeleriyle görüşürken, onlara Kur’an’ı çağın gerçekleriyle bağdaştıracak şekilde anlatabiliyordu.
Talebelerinden kendisine soru sormalarını istiyor, onlara cevaplar veriyordu. Çağdaş toplumun sosyal adalet ve sosyal dayanışma gibi ihtiyaçları söz konusu olduğunda, bunların en iyi İslamiyetle karşılanabileceğini söylüyordu. Mesela zekatın âdil gelir dağılımına en etkili katkıyı yaptığını, aile ve akraba bağlılıklarının sosyal güvence niteliği taşıdığını kendine özgü üslubu içinde vurguluyordu.
Nursi’nin dinin kurum ve kurallarını bu gibi pragmatik yaklaşımlarla izah etmesi, onu dinleyenler üzerinde veya onu dinleyip sözlerini tekrar edenlerin anlattıklarını dinleyenler üzerinde çok etkili oluyordu. Bu yüzden İsparta’da bulunduğu sıralarda da kendisine pek çok yeni talebe edinebilmişti. Yurdun doğusundan da eski talebeleri, yeni talebelerini ve onu ziyarete geliyordu. Kendisine bağlı olanların sayısı hızla artıyordu.” ( s 165)
Öymen Menderes ve Bayar’ın Said Nursi ile olan ilişkilerini anlatır. Şu cümlesi tam bir destek almadığını ima eder. “Menderes hükümetinin Said-i Nursi’ye karşı tutumu genellikle müsamahalı bir çizgi üzerindeydi. Gerçi o tavır konjonktüre göre bazen değişebiliyordu. Zaman zaman Said-i Nursi’ye bazı sınırlamalar getiriliyordu. Fakat bunlar genellikle uzun ömürlü olmuyordu.” (s 167)
Sayın Öymen’in Necip Fazıl ve Bediüzzaman’ı karşılaştırması da enteresan bir tesbittir. “Menderes hükümeti, Büyükdoğu’nun yayınlarına karşı da benzeri bir tutum izlemek eğilimindeydi. Ama Necip Fazıl Said-i Nursi’ye göre, çok daha hareketli bir haldeydi. Nursi kendi hedefine doğru derinden derine ilerleyen bir İslamcı din adamı görüntüsündeydi. Necip Fazıl Kısakürek ise aceleci bir İslamcı politikacıydı. Polemikçiydi ve zaman zaman çok saldırgan olabiliyordu.” (s 167)
Kısa bir eleştirel tanıtma yazısı ile eseri anlattık, sayın Öymen’i objektif değerlendirmelerinden ötürü tebrik ediyor, Bediüzzaman ve eserleri ile buluşmasının devamını temenni ediyoruz.





