Ayetü’l-Kübra’daki şahıs, seyyah, kâinattan halıkını soran seyyah bütün eser boyunca, anlatı metni süresince, kurgusal seyahat müddetince sürekli edindiği bilgilere göre gelişme kaydeder. Bütün roman kahramanları gibi eserin sonuna doğru en yüksek mükemmeliyet ve olgunluk düzeyine ulaşır. Bediüzzaman bu kahramanını adım adım izler, edindiği bilgilere ve gözlemlere göre gelişmesini anlatır. Eserin başlangıcında kahraman gelişmemiş bir düzeydedir. Şu cümle ile tanıtılır: “Evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen her bir misafir gözünü açıp baktıkça görür ki “( 105) O genel bir ifadeyle tanıtılır, herhangi bir misafirden biridir. Ama şartı vardır, gözünü açıp bakmalıdır. İkinci basamağın başında seyyah biraz gelişmiştir. Dünyanın yedi yönden yorumu yapılmıştır birinci basamakta. İkinci basamakta; “ Dünyaya gelen yolcu adam ve misafirdir.” (106)Bulut, rüzgâr, yağmur, şimşek, gök gürültüsü, hava boşluğundaki olayları yorumlar. Derin bir coğrafya bilgisi ile birlikte akıl ve göz olayları yorumlarlar, yolcu gelişir. Üçüncü basamağın başında yolcu; “seyahat-ı fikriyeye alışan mütefekkir misafirdir.”( 110) Bediüzzaman hem kendi özelliğini ortaya koyar, hem kendine benzemek isteyenlerin ne olmak istediğini ortaya koyar, hem de yeni bir terminoloji ve tefekkür sistemi getirir. Tipin tanıtımı şöyle; “Seyahat-ı fikriyeye alışan mütefekkir yolcu.” Fikrî seyahat insan hayatının temel fonksiyonlarından biri olmalıdır. Yoksa gezdiği yerleri sadece gören ve hayranlık gösteren bir seyyah değildir insan. Bediüzzaman onu fikrî seyyah olarak yorumlar. Hem seyyahtır hem de mütefekkir yolcudur. Bediüzzaman eserlerinden çok yerde insanı bir yolcuya benzetir. Y o l c u teması edebiyatın fennin, sanatın, felsefenin temel temalarından biridir. Ama onlar insanı düşünen bir yolcu olarak yorumlamazlar. Russel “filozof yolda olan adamdır” der. Yani sürekli bakan ve yorumlayan demektir. Bediüzzaman ise insanı fikrî seyahat eden düşünen yolcu olarak gösterir. Bu aslında kendisidir. Veysel “ iki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece” derken yolculuğu basit ama dikkatli bir gözle anlatır. Nur talebeleri acaba mütefekkir yolcu mudur, fikri seyahate alışmış mıdır? Sorgulanması gerekir.
Bu bölümde yeryüzüne bakar, onu bir kitap gibi yorumlar, sahifelerine bakar. Baharın hayatlı sahifesini okur, izlenimlerini ortaya koyar. Eserdeki seyahat bilimsel verilerle desteklenen bir seyahattir. Şu ana kadar felsefi, ilmi, coğrafi, mantıki bir seyahattir. Bediüzzaman’ın her şeyi muhakemesiz kabul eden şark skolastiğini böyle yıkmıştır. Aklın ve bilimin kontrolünü getirmiştir. Batı skolastiğini yıkan Descartes’tir. Eflatun felsefesinin eşiğinde; “geometri bilmeyen içeri giremez” diyordu. Descartes aynı sözü genişleterek yeniden ele alır ve; “Matematik ve fizik bilmeyen giremez” der, gibidir. (C . Adam Descartes. s 134) Bediüzzaman ise “bütün ilimleri bilmeyen İslam yorumcusu olamaz” diyordu manen, çünkü yaptığı o idi. Descartes gibi sadece matematik ve fizikten hareketle değil. Bediüzzaman aynı zamanda büyük bir fizik felsefecisi ve matematik felsefecisidir. Ama o uzmanına açık bir konudur, ayrı bir bahiste incelenebilir.
Bediüzzaman’ın mütefekkir yolcusu yeryüzünün yirmiden fazla sahifesini yorumlar. O yirmi sahifenin de bir yirmi vechinden/yüzünden, birini anlatır. Ne kadar iç içe bir bakış.
Üçüncü durakta yolcu ikinci durakta edindiği gözlem ve yorumlardan yeni bir yapıya kavuşmuştur. Sinemada, tiyatroda ve romanda nasıl kahraman sürekli gelişir, tecrübesi artar. Bediüzzaman da böyle bir yol izlemiştir. Kahramanın kimliği daha gelişmiştir, şimdi bakalım: “O mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve manevi terakkiyatının miftahı olan marifeti ziyadeleşip ve bütün kemalatın esası ve madeni olan iman-ı billah hakikati bir derece daha inkişaf edip manevi çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden” (111) Bilimsel verilere göre okunan kainat kitabından edinilen izlenim onun imanını artırır. Bu da bilimde ve dinde yeni bir yorum tarzıdır. Bilimle iman arasında bağ kurulamamıştır, Batı da da bizde de. Sanki bilim dinden ayrı gibi yorumlanmış, bilim dinsizliği pompalamıştır. Aynı zamanda kitaptan okudukları ile marifeti bilgisi, yani imanla karışık bilgi marifeti yükselir. Bunlara bağlı olarak Allah’ı bilmede mesafeler kat’ eder. Öğrendikçe de merakı artar seyyahın.
Üçüncü mertebede denizler ve büyük nehirler üzerinde düşünür. Beşinci mertebede “seyahat-ı fikriyede bulunan yolcu”yu dağlar ve sahralar çağırır. Bediüzzaman çok iyi bir coğrafya bilgisine sahip olduğu için dağlar ve sahraların özelliklerini din ile akıl ile birleştirir, onları marefetullaha çevirir. Altıncı durakta dağda ve sahrada fikri ile gezen yolcu eşcar ve nebatat âlemine girer, onlardan marifetullah okumaları yapar. Yedinci mertebe böyle bitince sekizincide kimlik daha da büyür. “Mütefekkir yolcu marifet-i ilahiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için” (118) çabalar.
Kozmik âlemlerden daha başka karakteristiği olan âlemlere girer. Bunlar “i n s a n l a r a l e m i v e be ş e r d ün y a s ı” dır. O âlemi temsil eden en önemli üyeler peygamberlerdir. Onlar seyyahı içeri davet ederler. Bediüzzaman’ın hayatından çok filme alınacak bu Ayetü’l-kübra’dır. Çünkü onun asıl mücadelesi bu eseridir. Peygamberleri ve mücadelelerini çok harika bir özet cümle ile seyyah onlardan dinler. Arkasından ulema, asfiya ve sıddıkinin meclislerine girer. Onlar onu d e r s h a n e l e- r i n e çağırırlar.
Seyyah dokuzuncu duraktan sonra onuncu durağın başında daha ileri bir olgunluk kazanmıştır. “İmanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakin derecesinden aynelyakin mertebesine terakkisindeki envarı ve ezvakı görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu”(120) , medreseden gelirken yeni mekânlara girer. Seyyahın imanı ilmî olan kazanımlardan sonra gözle görür derecesine gelmiştir, bu da bu gelişmeden zevk ve nurlar almaya büyük ilgi duymaktadır. Bu yüzden yeni bir mekân veya durak arar. Tekye, hangah, zikirhane ve irşadgahlardaki binlerce milyonlarca kudsi mürşidler onu çağırırlar. Onuncu mertebeyi onların imanına katkıları ile geçer.
On birinci mertebede imanı yeni boyutlar kazanmıştır. Bediüzzaman imanın mahiyeti ve değeri üzerinde durur, yolcu iman ve marifet yolunda oldukça mesafe kazanmıştır. “Kemalat-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki bilcümle kemalat-ı insaniyenin menbaı ve esası iman-ı billahtan ve marifetullahtan neşet eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı” (120) İman dinî ve beşerî bütün kemalatın insanların kendisi ile öğündüğü özelliklerin kaynağı imandır, ondan Allah’ı bilme, ondan da Allah’ı sevmek çıkar, bu imanın ilerledikçe ortaya çıkan özellikleridir. Seyyah bu makamda daha armonikal bir varlık üzerinde durur, h a y a t. Yeryüzündeki hayat yanında semadaki sakinlerin yani meleklerin hayatı da söz konusudur. Semavattaki hayatlar üzerinde düşünürken birden semavattaki hayatlar onu çağırırlar. Meleklerin tümü, özellikle Peygamberlerle ve bahusus Peygamberimizle görüşen melekler ve Cebrail bahse katılır ve dindeki yerlerini netleştirirler. On birinci mertebe böyle devam ederken, on ikinci de seyyah yeni özellikler taşır.
Bediüzzaman maddi âlemden şahıslara daha sonra maneviyata doğru bir çizgi ile gider. Somuttan soyuta doğru bir yol izler. Onun özelliği pür-merak ve pür-iştiyak olmaktır. Bediüzzaman’ın talebelerinin de meraklı ve iştiyaklı olması gerekir. Ama basit şeyleri merak eden, hayatın basit ayrıntısında yok olan, gündelik dünyanın fani işlerinde merakını dağıtan insanın ciddi bir merakı olmaz, çünkü gereksiz yerlere dağıtılmıştır. Bediüzzaman eserlerinde öğrencilerinin merakına da müdahale eder. Zübeyr Gündüzalp’i bir gün bir kalabalığı sorgulamak üzere gönderir, dönünce; “Bir şey yok üstadım basit bir şey.” der. Eğer bir dakika alakadar olsaydın seni kovardım Zübeyr der. Afakî meselelerle talebelerini meşgul etmek istemez. Bugün afakî mesail ile meşgul olan talebeleri eserler üzerinde ciddi okumalar ve araştırmalar yapamıyorsa bu kendilerinin meraklarını yersiz kullanmalarından kaynaklanır. Bediüzzaman cihan harbini merak etmez, ülkeyi yöneten kişileri merak etmez, gazetelere gereksiz bakmaz. Hayatın yemek içmek gibi zorunlu işlerine bile gerektiğinden çok az ilgi gösterir. Giyim kuşam gibi konulara bile gereken önemi vermez. Merakımıza hizmet-i imaniye yeter der. Meraklı ve iştiyaklı olmak insanı başarıya götürür. Bediüzzaman Ayetü’l-Kübra’da kendi özelliklerini anlattığı gibi talebelerini de bu özelliklerle donatmak ister. O hayatı boyu merakını sınırlayan mekânları arzu eder. Zindanları, mağaraları ve tecritleri bu yüzden beğenir. Boş şeylerden kaçınır.
On ikinci mertebede müstakim ve münevver akıllar selim ve nurani kalplerin kapısından içeri girer. Bunların iman noktasında, vücub ve tevhiddeki icmalarını sorgular. Bundan sonraki makamda yolcu âlemi gayba girer. Vahiylerin hakikatını araştırır, ilham üzerinde durur. Mukaddes kitaplar, semavi sayfalar ve vahiylerin mazharı olan peygamberleri tahkik eder, imanını genişletir. On dört ve on beşinci mertebelerden sonra Muhammed-i Arabî (ASM) ziyaret eder. Dokuz özellikle onun hayatının ve mücadelesinin hülasasını dinler. On yedinci mertebede yolcu yorulmaz ve tok olmaz bir yolcudur. Garip iki özelliktir: Yorulmamak ve tok olmamak. Sürekli okumak, meşgul olmak, yazmak, tefekkür etmek ve hiç boş durmamak işte bunlar Bediüzzaman’ın biyografisinin, kültürel biyografisinin özellikleri. Yolcu bu sefer Kur’an’a yönelir. Oradan onun yüz yirmi parça eserine geçer. Kur’an’ın altı noktada özelliklerini okur ve dinler. Bundan sonraki on sekizinci durakta imana vurgu yapar, davası iman olan adam, imanı çok yerde tarif eden Bediüzzaman yine farklı perspektifte bir iman biçimlendirir. “Sonra bir fakir insana değil fani ve muvakkat bir tarlayı, bir haneyi, belki koca kâinatı ve dünya kadar bir mülk-i bakiyi kazandıran ve bir fani adama, ebedi bir hayatın levazımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir biçareyi idam-ı ebediden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan ve en kıymettar sermaye-i insaniyenin iman olduğunu bilen mezkûr misafir”(140) kâinatı sorgular. Heyet-i mecmuasını, erkânını ve eczasını gözden geçirir. Kâinat cisimleşmiş bir Subhani kitaptır, cismani Rabbani bir Kur’an’dır, süslü bir samedani saraydır, muntazam bir Rahmani şehirdir. Kitabın sureleri, ayetleri, kelimeleri, harfleri, babları ve fasılları, sayfaları ve satırlarını okur. Bunlardaki değişimler bir nakkaş ve kâtibi gerektirir.
Kelamcıların bu kâinatı ve olayları hudus ve imkân hakikatleri ile yorumlamasını yorumlar. Kâinatın cüzleri arasındaki yardımı/teavünü anlatır. Umumi muvazene, her şeyi içine alan bir muhafaza, varlığı tanzim eden kurallar üzerinde durur.
On dokuzuncu makamda, iman yine gelişmiş bir muhteva kazanmıştır. “Sonra dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve on sekiz adet mertebelerden çıkan arş-ı hakikate yetişen bir mirac-ı imani ile gaibane marifetten hazırane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu adam” (144) kâinattaki her yeri istila eden faaliyet üzerinde durur. Bu kadar büyük bir kâinatta faaliyetin denetlenmesi ve birbirini sekteye uğratmaması onun üzerinde durduğu konudur. Bilimin kısmi olarak yorumladığı bu faaliyetlerin nasıl hayatı bozmadığı üzerinde durur. İkinci konu ise Allah’ın kendine has konuşması hakikatidir. Allah’ın kelamı nihayetsizdir, beşerin kelam anlayışı ile sınırlı değildir. Kur’an da kelamıdır, kâinat da onun cisimleşmiş kitabıdır, o da okunur. Böylece birinci makamın on dokuz mertebesi biter, seyyah imanın arşına çıkmış, onu geliştiren bütün imani duraklarda düşünmüş ve tefekkür etmiş, ebedi bir saadetin anahtarını almıştır.
Ayetü’l-Kübra’da Kahramanın Fikri Seyahati-2
Not: Kaynak göstermek şartıyla yararlanılabilir ve alıntı yapılabilir.





