Şu An Buradasınız: Anasayfa Prof. Dr. AHMET NEBİL SOYER Ayetü’l-Kübra’da Kahramanın Fikri Seyahati-2

Risale Akademi

Ayetü’l-Kübra’da Kahramanın Fikri Seyahati-2

e-Posta Yazdır PDF



Ayetü’l- Kübra’da Kahramanın Eser Boyunca Gelişim Seyri-1
Ayetü’l-Kübra’nın birinci kısmında on dokuz basamaklı bir iman merdiveni vardır. Kahraman her basamağı tırmandıkça imanı gelişir sonunda imanın yüksek bir noktasına varır. Bediüzzaman bu ilk kısımda kullandığı tekniği beğenir ve ikinci kısmı da öyle kaleme almak istediğini ama bazı engellerin çıktığını belirtir. “Gelecek ikinci babın mertebelerini birinci bab gibi izah etmeye niyet etmiştim. Fakat bazı hallerin mümanaatıyla ihtisara ve icmale mecburum. Hakkiyle beyan etmeyi Risale-i Nur’a havale ediyoruz.” (126)






İkinci kısım veya babın başında kahraman kendi kendine düşünür, henüz yolculuğu bitmemiştir. Bediüzzaman kahramanının bu halini anlatır. “Dünyaya iman için gönderilen ve bütün kainatta fikren seyahat eden ve her şeyden Halikını soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakin derecesinde ilahını, vücub-ı vücut noktasında bulan dünya misafiri, kendi aklına dedi ki “Gel vacibü’l-vücud Halıkımızın vahdet bürhanlarını temaşa için yine beraber bir seyahate gideceğiz.” Beraber gittiler… Birinci menzilde gördüler ki; kâinatı istila eden dört hakikat-ı kudsiye, vahdeti bedahet derecesinde istilzam edip isterler. “(127)






Kahramanın özelliği fikren seyahattir ve aklı ile birlikte seyahat eder. Akla kapalı olan geleneksel medrese skolastiği, tarikat ve tekkenin aklın susmuş, kalbin uyanık olduğu klasik durumundan uzaklaşır ve yeni bir duruşla ortaya çıkar. Aklı ile beraber seyahate gider. Birinci menzil kâinata bakan bir noktadadır, oradan dört kutsi hakikat görür. Hakikatlerin birincisi Uluhiyet-i Mutlaka’dır. Mabudiyetle, Ulûhiyet arasında zorunlu bir bağıntı vardır. Bu yüzden Bediüzzaman önce gözlemlerle mabudiyeti anlatır. İnsanın ve diğer canlıların i b a d e t l e r i ,  h i z m e t l  e r  i, nimet ve ihsanlar, vahiy ve ilhamlar hepsi birden bir mabudiyeti, bir kendisine ibadet edileni  ortaya koyar. Bu gözlemler bir mabudiyeti gösterdiği gibi, o mabudiyeti zorunlu kılacak ve itaat ve ibadete dönüştürecek bir Uluhiyyet’in varlığını da isbat eder.






İkinci hakikat, mutlak Rububiyettir. Hikmetli ve merhametli bir gizli el tarafından bütün mahlukların ihtiyaçlarının verilmesi, Rububiyet-i Mutlakadır. Rububiyetin mühim maksat ve gayeleri ise cemalini göstermek, kemalatını ilan etmek, sanatını teşhir etmek, gizli hünerlerini göstermektir. İnsan da bu cemal, kemal ve sanatını teşhir eden, gizli hünerlerini gösteren Allah’a karşı kayıtsız kalamaz.   Sanat felsefesi sadece insanda olan güzelliğini göstermek değil, bir sanat eseri ile veya kendi ile yaptığını, teşhir etmek, hünerlerini açığa bir vesile ile çıkarmak, sanatını bir şekilde teşhir etmek, resim galerisinde, mimari de başka şeyde de göstermektir. Ama bunları insanın mahiyetine koyan, onların anlayabileceği güzellikleri de âleme ilahi olarak dercetmiştir. Bu şekilde insan ve Allah’a mukabil yaratılmıştır, insana güzellikten anlayan göz ve yorumlayan akıl veren Allah’tır. Bu yüzden Ayetü’l-Kübra’da göz ile akıl uzlaşma ve yorumunu birlikte verir Bediüzzaman.






Kemalat hakikatıni büyük bir derinlikle anlatır Bediüzzaman.  “Kâinatın bütün ulvi hikmetleri, harika güzellikleri, adilane kanunları, hakimane gayeleri” (128) bu dört şey Allah’ın her şeyi en ideal ve fonksiyonel yarattığını gösterir. Kainatta her şey bir gaye için yaratılmıştır, bu gayeler hem tek tek hem iç içedir. Armoniktir. Leyleğin yılanlara musallat olması ile insanın varlığı birbiriyle alakalı. Çünkü yılan belli bir oranı aşarsa hayatı tehdid eder, âlemde en dolaylı hikmet bile birbiri ile bir bağlantı içindedir, hatta bağlantı zincirleridir. Bütün bu hikmetleri birbiri içinde birbirine mukabele etmeden birbirine hizmet ettiren onlardan âlemin büyük hikmetini ortaya çıkaran elbette Allah’ın kemalidir, kemalatıdır.






Âlemdeki harika güzellikler de Allah’ın kemalatıdır. Çünkü güzellik cüzleri arasında uyum olan şeyde olur. Bir insan bedeni ve yüzü, bir başka varlık her şey cüzlerden parçalardan oluşur, onları birbiri ile uyum içinde birleştiren Allah’ın kemalatıdır. Sanat felsefesinde güzellik kendi başınadır, Allah ile bağlantısı kurulmaz, Bediüzzaman ise güzelliği Allah ile bağlantı kurarak ifade eder. Adilane kanunlar da Allah’ın kemalatını anlatır. Kâinatta yüzlerce ilim o ilimlerinde ilim olmasını sağlayan dengeli kanunlar dizisidir. Kimyada ne kadar madde varsa o madde belli kanunlar dâhilinde birbiri ile bağlantılı analiz ve senteze girer. Her ilmin kanunları kendi içinde birbiri ile çatışmaz, bütün ilimlerle de bu kanunlar çatışmaz, sonsuz kanunları birbiri ile çatıştırmadan yönetmek işte kemalat bu. Bütün âlemdeki ilimlerin hepsinin kanunlarını birbirine müdahale etmeden, birbirini tamamlar şekilde yöneten nasıl bir ilahtır, aklın anlayamayacağı ancak büyüklüğünü secde etmekle ortaya koyacağı bir gerçekliktir. Allah’ın kemalatıdır. Bir caddede iki otomobilin birbirine girmesi nerede, âlemde sonsuz kanunların birbirine müdahale etmeden hayata hizmeti nerede. İşte Allah bu, işte Allah bu, işte Allah bu. Hakimane gayeler ise her mahlûkata yüklenen gayelerin boş olmayışı, bir maksada dayandırılması yine sonsuz bir kemalatı gerektirir. Bütün bu dört şey Allah’ın kemalatını gösterir. Bütün bu kemalatların yansıdığı en ideal ayna da insandır. Bütün bu kemalatların gayesiz boşu boşuna olması imkânsızdır.








Dördüncü hakikat Hakimiyettir. Giriş cümlesi harika; “bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan.” “Geniş bir dikkat ile bakmak” işte Bediüzzaman’ın kişilik özelliklerinden en önemlilerinden biri. Bütün Risale-i Nur bu geniş dikkatin sonucu. Talebelerine de geniş bir dikkat ile bakmayı öngörmez mi?  “Kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idaresi gayet hikmetli ve hakimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür ve her nevi birer vazife ile musahharane meşgul bulur. ”(128) Daha sonraki ifadeler hâkimiyeti daha harika tebarüz ettirir. “Lillahi cünudussemavati velard” ayetinin askerlik manasını ihsas eden temsiline göre, zerrat ordusundan ve nebatat fırkalarından ve hayvanat taburlarından ta yıldızlar ordusuna kadar olan cünud-ı  Rabbaniyenin –rabbani askerlerin-  o küçücük memurlarda ve pek büyük askerlerde, hakimane tekvini emirlerin, amirane hükümlerin, şahane kanunların cereyanları, bedahetle bir hakimiyet-i mutlakanın bir amiriyet-i külliyenin vücuduna delalet ederler.” (129) Bütün âlemdeki her şey Allah’ın askerleridir, bunlar âlemdeki kanunlara, tekvini emirlere uygun hareket ederler, o emirlerin arkasında Allah’ın hükmedici gücü vardır. O askerlerin arkasında emreden hükümler vardır, herkes o hükümlere göre vazifesine gider. O askerler belli kanunlar dâhilinde hareket ederler, bu da yine o kanunları yaratanın emredici hâkimane tavrından ileri gelir. Bütün varlıklar özellikle insanlar bu izzet makamı olan hakimiyeti itibara almalılar ve ona göre davranmalıdırlar. İşte bu dört hakikat “Allah birdir ortağı yoktur” hakikatini bütün kuvvetiyle bağırır. Her sabah bütün kainat işinde gücündedir, çünkü onlar kendilerine hükmeden bir hâkimin denetimi altındadır, kimin haddine düşmüş o hükmün dışına çıksın.






İşte Ayetü’l-Kübra’nın meşhur düşünen, yorumlayan, yorulmayan, tok olmayan, pür merak, pür iştiyak, imanının artmasından büyük zevk alan harika yolcusu yani Bediüzzaman gücü kadar nur talebeleri bu durağı da böyle geçerler.






Birinci makamın ikinci babından sonra seyyah yeni bir gözlem dönemine girer. Bediüzzaman seyyahına bu sefer bu ana kadar vermediği bir sıfat daha verir. “sükûnetsiz misafir” yani sürekli arayan, belli bir halde tıkanıp kalmayan bir seyyahtır. Şimdi Tevhid’in mertebelerinde durur. Birçok yerde Tevhid’i tarif eden Bediüzzaman burada yeni bir tarif yapar. “Hem tevhid en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fıtriye ve ibadet-i imaniyedir.” (130) Bu üzerine kitap yazılsa yeri olan bir cümle.






Tevhid yani Lailaheillallah kelamının muhtevasında dolaşmak, evrene olaylara, onun gözlüğünden bakmak en tatlı, tabii ruh açısından, fıtri bir farz, yani daha sonra kazanılan belli bir yaştan sonra insana terettüb eden bir farz değil, insanın kabiliyet ve istitadının her an üzerinde düşünmesi gereken bir farz, yani Allah’ın muhakkak emrettiği bir zihni egzersiz veya gözlem durumu ve de bedeni değil imanın bir ibadeti. İmana taalluk eden bir ibadet, insan imanı nisbetinde dış ve iç gözlemlerle ibadet eder, onu artırır.







Burada Bediüzzaman akla çağrıda bulunurken dünyayı bir ibrethane olarak ifade eder. “Öyle ise gel bir mertebeyi daha bulmak için bu ibrethanenin diğer bir menzilinin kapısını dahi açmalıyız” (130) Dünya bir i b r e t h a n e ‘dir. Bunu Bediüzzaman burada kullanıyor, pek fazla kullanmamış. İnsan bu dünyaya zevk ve eğlence için değil olaylardan ibret almak için gelmiş, bu yüzden dünya bir ibrethanedir. Doymayan, tok olmayan, sükûnetsiz seyyah yani biz, yani Bediüzzaman bu ibrethanenin bir diğer menziline girer ve oradan bakar dünyaya ve kâinata. Buradaki tevhid eylemi delile dayanan bir tevhiddir. “İlm-i mantıkta tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdikdir.” (130) Tekrar edelim b ü r h a n ı n  n e t i c e s i  o l a n tasdiktir.







Bediüzzaman çok heyecanlı bir insan, metinde bu heyecanı okunuyor. Vücudunu israf etmediği için hem hayatında hem de edebi metinlerinde büyük bir sürükleyici heyecan görülüyor. Seyyahın kendine verdiği şu emirde heyecan çok net ve sürükleyici: “Rabbini bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak açmak lazım gelir. ‘Öyle ise haydi ileri’ diyerek Kibriya ve azamet kapısını çaldı. Ef’al ve asar menziline ve icad ve ibda âlemine girdi” (130)







Yeni terimler, yeni imajlar. Ne demek bu ifadedeki sıcaklığı yakalamak? Kibriya ve azamet kapısı, nerdedir üstadım o kapı, ne kadar çaldın o kapıyı, nasıl çalınır? Biz de çalalım. Şu dünya hazzını, malını mülkünü, metaını, hırsını yere çalalım. Yunus gibi, “Ben şişeyi taşa çaldım namusu arı neylerim” diyelim. Ne adamsın sen bütün kapıları sen açtın bizi bu dünyanın berbat kapısının önünde yüzümüz yerde, kalbimiz bulaşmış bin türlü derde. Nerde o kapı, nerde? Biz de çalalım. Biz dünyayı yani şişeyi yere çalamadık ki o kapıyı çalalım. Bizi arzular yerden yere çaldı, çalıyor, çalmakta. Biz şişenin parlaklığına kandık aldandık. Ef’al ve asar menzili, icad ve ibda âlemine girmek, tamamen kendine has o yüksek zevkinin vadileri.







Allah’ın beş değişik yönden Kibriya ve azametini anlatır. Birbirinden binlerce sene uzaklıkla bulunan yıldızları, bir çiçeğin dünyanın dört yönündeki yaratılış ve tasviri, gökleri ve zemini altı günde yaratmak ve baharda arzı birkaç haftada yaratmak, zemini döndürüp gece gündüz sahifelerini yapmak, en gizli en cüzi kalplerin hatıralarını yapan, duyan, yerine getiren fiillerin sahibi, azamet ve kibriyası ile bunları yaratır yönetir.






Kâinatta tasarrufta bulunan Rabbani fiillerin mutlak olması, her yanı ihata etmesi, nihayetsizliği ef’al ve asar noktasından, menzilinden görünür. Bunları sınırlayan kayıt altına alan, hudutlandıran o şeyin faydalarına göre sınırlar koyan Allah’ın hikmeti, iradesi ve bu fiillerin yansıdığı mazharların, aynaların kabiliyetleridir. Mesela insan bedeninde büyümenin belli bir dönemden sonra durması onun azalarının kullanılması ile ilgilidir, eğer eller, ayaklar, baş, gözler Allah’ın hikmeti ile belli sınırlarda durmasalar o zaman fayda vermezler. İnsanın kabiliyetleri de o sınırlara bağladır, eli ile yaptığı sanatlar eller nihayetsiz büyüseydi, Allah’ın hikmeti onları sınırlamasa idi yine olmazdı. Bazı gelişmelerdeki ilerleme de şahsın kabiliyetine bağlıdır, eğer madde manevi azalarını iyi kullanırsa yerinde kullanırsa kabiliyeti gelişir yoksa durur.







Bediüzzaman bu ıtlak, ihata ve iradenin hükmettiği rabbani fiillere üç fiili örnek verir. Birincisi bal arısının icadındaki kudret mucizesi, inek, deve, keçi ve koyun gibi süt fabrikalarının yaratılıp yavrularına validelik yapmaları, üçüncüsü hurma ve üzüm gibi gıdaların kut, gıda, fakihe ve yemiş olmaları yukarıdaki ıtlak ve ihata ve irade fiillerinin örneklemeleridir.







Bediüzzaman tasvir sanatında da ustadır. Bir üzüm tanesini anlatır. Edebiyatta tasvir sanatı önemli bir fenomendir. Tasvir, bahsin canlılığını artırır, okuyucuyu, üçüncü şahısları metne dâhil eder. Realist ekolün önemli özelliklerindendir. Gongourt kardeşler, Zola, Flaubret romanlarında olayları yaptıkları tasvirlerle çok canlı ve etkileyici hale getirirler. Bediüzzaman bir üzüm asmasını anlatırken hiç fazla olmayan bir kelime iktisadı ile tasvir yapar. “Mesela bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurup tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hafızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve ab-ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı harika-ı sanatı aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedahetle gösterir ki: Bu işi yapan bütün kâinatın Halıkıdır. Ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil ancak O’nun fiilidir.” (133)







Üçüncü Hakikat, mevcudatın yaratılışında ve istihdamındaki eşzamanlılığı anlatır. Bu bir diğer ifade ile Bediüzzaman’ın dilinde insicam, diğer terminolojide armonikal yönetim ve yaratım.  Kâinattaki icad ve idarenin on iki değişik fiilini birbiri içinde, hep birden, birbirine müdahale ettirmeden yaratılması ve yönetilmesi  “bir tek vahid zatın” sayesindedir. Cümleyi alalım.






“Mevcudatın ve bilhassa nebatat ve hayvanatın sürat-ı mutlaka içinde kesret-i mutlaka ve intizam-ı mutlak ile suhulet-i mutlaka içinde gayet hüsn-i sanat ve meharet ve ittikan ve intizam ile ve mebzuliyet-i mutlaka ve ihtilat-ı mutlak içinde gayet kıymettarlık ve tam imtiyaz ile icatlarıdır.”





Mutlak bir süratle yaratılma
Mutlak birçokluk ile yaratılma
Mutlak bir intizam içinde olma
Mutlak bir kolaylıkla yapma, yaratma, yönetme
Gayet hüsn-i sanat, ondan daha harika düşünülemeyen sanatlar
Meharet, inceliklerine riayet, sanatsever yaratılma
İttikan, pürüzsüz tam güzellikle yaratmak
İntizam, düzenli
Mebzuliyet-i Mutlaka, mutlak ucuzluk
Mutlak karışıklık
Gayet kıymettarlık
Ve tam imtiyaz, yani herkesin kişiliği biçimi ve ruhsal durumuna riayet ederek yaratma







Bu on iki özelliği bir g ö z l e m halinde varlıkta görmek için çok büyük bir dikkat gerekir, o dikkat de Bediüzzaman’ın dikkatidir. Böyle bir cümlenin ne mazide, ne de gelecekte ifade edilmesi olası değil. Bediüzzaman’ın büyüklüğü bu gözlemde yatar. İnsan idrakinin kavraması zor olan bir eş zamanlı yaratma ve yönetme hem de on iki değişik fiili aynı anda içi içe yönetme. Fiil Allah’ın ama onu gören Bediüzzaman. Bu fiiller birbiri içinde yönetilmesi zor olan şeylerdir. Mutlak bolluk ile gayet kıymettarlık beşer sanatında olmaz, bol olan şey ucuz olur. Ama Allah’ın sanatında öyle değil. Gözün çok olması kıymetini düşürmez. Mutlak iç içe ve karışık olan şeyde imtiyaz, yani varlığın her birinin kimliğini koruması güçtür. Bu yüzden beşer sanatı kitle üretiminde aynı kimliği tekrar eder. Ama Allah karışıklık içinde mahlûkatın kimlik özelliklerini korur. Bol üretilen şeyde güzelliğe taalluk eden fiiller hesaba az katılır, Ama Allah için öyle değil, Sanatlı bir şey uzun sürede yaratılır, ama Allah kısa ve seri bir sürede yaratır. Mutlak bir süratle yaratır. Süratle yaratılan da sanat az olur veya olmaz. Bütün bu bolluk, sürat, karışıklık gibi birbiri içinde zor fiillerin bir de gayet, yani son derece güzel sanatla yaratılması, bütün bu fiilleri düşünüp örneklemek sayfalarca izahı gerektirir. Maşallah Bediüzzaman’a. Bu yüzden Bediüzzaman eserlerinin bin harika özelliğinin gösterilmesi gerektiğini söyler. Bu cümleler beşerin sanat felsefesinin aczini gösterir. Bediüzzaman Allah’ın beşerin eserlerinde gerçekleştirmesi mümkün olmayan Tanrısal, ilahi sanat felsefesinin izahını yapar. Bediüzzaman’ın eserlerinde ilahi sanatın felsefesi aynı zamanda ironik olarak beşeri sanat felsefesine filozoflarına bir tarizdir. Bakın Allah’ın sanat felsefesi karşısında aczinizi görün demek ister. Bediüzzaman’ın görünen ifadelerinin altında görünmeyen demek istediği saklı ifade katmanları vardır, ama onlar ancak uzmanına görünür. Bu her şey için geçerlidir.  Kant, Schelling, Hegel ve başkaları gibi.







Bediüzzaman yukarıda saydığı on iki özelliği daha sade bir şekilde anlatır. “Evet gayet çokluk ile hem gayet sanatkarane ve mahirane ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça, hem gayet mebzuliyet ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve farikalı olarak bulaşmadan ve bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak ancak ve ancak bir tek zatın öyle bir kudretiyle olabilir.” (133)






Bediüzzaman yaptığı işin ileri düzeyde ne olduğunu bilir. Bu yüzden bunu vasıflandırırken söyledikleri de başlı başına garip yorumlardır.
Bu anlatılanlar;
Tevhidin ehemmiyetli sırrıdır
Hayretli hikmetidir
Azametli tılsımıdır
Tavr-ı aklın haricinde muammasıdır
İslamiyetin en mühim esasıdır
İmanın en derin medarıdır
Tevhidin en büyük temelidir




Kullanılan kelimelere bak; sır, hikmet, tılsım, muamma, esas, medar, temel. Bu birbirini takviye edilen kelimeler bile özel bir seçimden geçmiştir. Risale-i Nur’un her tarafı zirvedir, ama onları fark etmek ayrı bir dikkat gerektirir. Bu metin ve yorumlar da o zirvelerden biridir.






Bu izahlarla Kur’an’ın tılsımı açılır ve hilkat-ı kâinatın en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden aciz bırakan muamması bilinir. (134) Bediüzzaman felsefenin çıkmazlarını bilir, bu yüzden birçok bahsin sonunda felsefenin yetersizliğini ortaya koyar. Buradaki cümlesi de öyle. “Felsefeyi idrakinden aciz bırakan muamması” felsefenin bu konularda düşünceleri var, ama onlar bunu idrak etmekten acizler.






Bu sırlara ve muammalara ek olarak Bediüzzaman, bir şeyin zati olması o şeyin zıddının o şeye müdahelesini engellediğini, nuraniyet, şeffafiyet ve itaat sırları ile Allah’ın Kudret’inin eşyaya kolayca nüfuzunu ifade eder.







Dördüncü Hakikat, üçüncü hakikat gibi yine Bediüzzaman’ın tavrı aklın haricinde gözlemlerinin sonucu olan azametli, uzun, sıralamalı, son derece mantık düzeni içinde kâinat ve tabiat müşahadeleridir. Bediüzzaman’ın tevhidi, armonikal zekâsı gözlemleri bir noktaya yığmış ve aralarındaki birlik bağlarını belirlemiştir. Burada da on iki veya on üç yaratılış görüntülerini saymış ve Allah’a bağlamış ve örneklemiştir. 






Mevcudatın vücutları ve zuhurları;
Beraberlik
Ve birbiri içinde birlik
Ve birbirine benzemeklik
Ve birbirinin misal-i musağğarı 
Ve nümune-i ekberi 
Ve bir kısım küll ve külli 
Diğer kısım onun cüzleri ve fertleri 
Ve birbirine sikke-i fıtratta müşabehet
Ve nakş-ı sanatta münasebet
Ve birbirine yardım etmek
Ve birbirinin vazife-i fıtriyesini tekmil etmek







Bütün bu fiilleri birbiri ile bağlantılı bir şekilde, bütünlükçü bir gözlemle görmek ve ifade etmek akla hafsalaya sığmayan bir müşahededir. Bu esas cümleden sonraki kısım bunları destekleyen canlı gözlemlerden oluşur.  Dört yüz bin nevin iç içe sanatla yaratılması, idaresi, kuşların, sineklerin, kartalların halkedilmesi ve yönetimi, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve beden hücreleri arasındaki yardım, samanyolundan, güneş sisteminden, elementlerden, göz hadekasının perdelerine, gül goncasının yapraklarına, mısır sümbülünün gömleklerine, kavunun çekirdeklerine kadar yansıyan sanat ve intizam ile idare edilme, Samanyolu ve güneş sistemini idare ettiği gibi kalbin isteklerini de görür yerine getirir. Sineği kartal sisteminde, çekirdeği ağacın mahiyetinde, bir ağacı bir bahçe suretinde icad eder.  O kadar görsel ve canlı ve aklı harekete geçiren örnekler. Eşyanın varlıkların bu kadar ayrıntısına bakan B e d i ü z z a m a n  d i k k a t i  hayret bir insan.







Beşinci hakikat de kendinden öncekiler gibi azametli ve derinlikli gözlem ve yorumlardan oluşur. Birlik ve intizama dikkati çeker ve görsel örnekler verir. Kâinatın tamamında, erkânında, cüzleri arasında yüksek ve birlik içinde bir intizamın bulunması.






O büyük memleketin yönetim ve idaresine medar olan ve tamamına bakan maddeler ve vazifeliler birer olması, o haşmetli şehir ve galeride, teşhir yerinde işleri yapan, tasarruf eden isimler, fiiller, birbiri içinde ve birer, bir mahiyet ve vahid ve her yerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, her şeyi veya ekser eşyayı çevrelemeleri, ihatası ve şümulleri kapsamları, o süslü sarayın  tedbirine ve şenlenmesine ve binasına medar olan elementler ve neviler birbiri içinde  ve birer ve bir mahiyet  ve her yerde aynı unsur ve aynı nevi bulunmakla beraber, zeminin yüzünü ve ekserisini intişar ile ihata etmeleri, elbette bu kainatın sanatlı yaratıcısı, sanii, müdebbiri, tedbir alanı, bu memleketin sultanı ve terbiye edicisi, sarayın sahibi ve bina edicisi, banisi birdir. Bu bölümde birliğin ve intizamın anlatılması en büyük zekaların bile üzerinde topyekin yorum yapamayacağı alabildiğine yoğun bir cümleler zinciri vardır. Bunların içinde hem tasvir nitelikli hem de sade olan kısmı alacağız.






“Hem madem bu misafirhane-i dünyanın sobalı lambası birdir ve ruznameli kandili birdir ve rahmetli süngeri birdir ve ateşli  aşçısı birdir ve hayatlı şurubu birdir ve himayetli tarlası birdir.. Bir bir bir ta bin birler kadar. Elbette bu bir birler bedahetle şehadet eder ki bu misafirhanenin sani ve sahibi birdir. Hem gayet kerim ve misafirperverdir ki: Bu yüksek ve büyük memurlarını, zihayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatlarına çalıştırıyor.” (138)





Beş hakikatten sonra Bediüzzaman kahramanını anlatır. “Bizim yolcu bu beş hakikatten aldığı feyz-i imani ve zevk-i tevhidi neşesiyle müşahedatını hülasa ve hissiyatını tercüme ederek, kalbine diyor.” (139) Bediüzzaman kendisi ile kahramanı, o da kendisidir, arasına bir anlatma mesafesi koyar, distans onun aldığı tevhid zevkini ve iman feyzini anlatır. İki şiirle. Sanatçı bir yolcudur, duyguların şiirlerle anlatır.







Bu beş hakikat yüzlerce tablodan oluşan bir ilahi sanat tablolar galerisidir, bundan bir resim  sergisi çıkabilir. Çünkü her şey görsel olarak tesbit edilmiştir.  Tasavvufi ve kelami öğretimin soyutla anlattığı hakikatleri Bediüzzaman somut ve görsellikle anlatmıştır, bu dinin anlatım ve tesirinde yeni bir metoddur, şark skolastiğinin yıkılmasıdır.







Sıra Birinci Makamın İkinci Babının, üçüncü menzilinin hakikatlerindedir. Bediüzzaman menzile girmeden önce bu ana kadar öne sürdürdüğü gözlemlerin iman üzerindeki tesirlerini anlatırken İmam-ı Rabbani’nin bir sözünden hareket eder. Onun üstadlarından olan bu meşhur imamın sözü Bediüzzaman’ın yaptıklarını güçlendirir, takviye eder. Bediüzzaman’ın iddiası imanın genişlemesidir, açılmasıdır. İmam-ı Rabbani’nin sözü de bu yoldadır.  Seyyah canlı bir şekilde imamın medresesine girer. Bediüzzaman ifadeyi canlı tutmak için maziyi hale taşır sürekli, burada da aynı üslub metodunu kullanır, konuyu maziden alır güncelleştirir, şimdileştirir. “Sonra o seyyah-ı alem asırlarda gezerken müceddid-i elf-i sani İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki’nin medresesine rast geldi, girdi. Onu dinledi. İmam ders verirken diyordu. “Bütün tarikatların en mühim neticesi hakaik-ı imaniyenin inkişafıdır ve birtek mesele-i imaniyenin vuzuh ve inkişafı bin keramata ve ezvaka müreccahtır.” (141) Bediüzzaman kahramanını asırlarda dolaştırır. O esnada İmam’ın medresesine rastgelir o da onu dinler. Bediüzzaman büyük anlatım ihtilalleri gerçekleştirir ama edebiyat, batı edebiyatı bilmeyen onun yaptığını bilemez ki Wirjinia Wolf İngiliz romancısı Orlando romanında İngiliz tarihini anlatır küçük bir romanda kahramanı Orlando sekiz yüz yıllık İngiliz tarihinde dolaşır, hatta bir ara İstanbul’a gelir, rahatsız olduğu camilerin kubbeleridir. Şimdi Bediüzzaman onun romanı olarak kabul ettiğim bu büyük büyük eserinde kahramanını bütün İslam coğrafyasında bütün zamanlarda, bütün asırlarda dolaştırır. Bediüzzaman’ın Ayetü’l-Kübra’daki kahramanının zamanda tasarrufu dolayısıyla Bediüzzaman’ın zamanda tasarrufu, Ayetü’l-Kübra’da zaman çok grift bir araştırma konusudur. Onun skolastik bataklığında medrese hocası olmaya isyanı sözü bu anlatım inceliklerinden haberi olmayan sözde âşıklarınadır.





Bu ara bölümde veya geçiş bölümünde Bediüzzaman çok yerde yaptığı gibi iman konusundaki tahşidatını, önemsemeyi yine vurgular. O bin yıllık tahribatı tamir etmiştir. Yani Bediüzzaman bin yıllık dinler tarihinin tahrib edilmiş noktalarından haberdardır, ne yaptığını bilir. “Ve madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Ve bir saadet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bakiyenin bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan erkân-ı imaniyeyi sarsmak istiyorlar, Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkika çevirip kuvvetlendirmeliyiz.” (141) Seyyah yine ibretgahın bir üçüncü menziline geçer ve gözlemlerine devam eder.







Bahis dört muazzam ve muhit hakikattır. Birincisi F e t t a h i y et ‘tir. Varlığın biçimlendirilmesi hakikati insanlığı ve bilim adamlarını, sanat eserlerinin biçimlendirilmesi de sanatçıları meşgul etmiştir. Bediüzzaman sanat eserinin, kendi eserlerinin biçimleri ile de meşgul olmuş en etkileyici üslup ve biçimleri seçmiştir. Kendisine gelinceye kadarki anlatım tekniklerinde ihtilal yaparak, konu ve temaları insanları nasıl etkileyeceğini düşünerek biçimlendirmiştir. Burada anlatılan biyoloji ve zooloji gibi ilimlerin dikkat ettiği, ince araştırmalarıyla ortaya koyduğu bir hakikat suretlerin açılmasında öyle bir ihata ve şumül ve sanat var ki bir tek vahid-i ehadden ve her şeyde her şeyi görebilecek ve yapabilecek bir kadar-i mutlaktan başka hiçbir şey bu cemiyetli ve ihatalı fiile sahip olamaz. Üç karanlık içinde validelerin rahminde insanların suretlerini ayrı ayrı, mizanlı, imtiyazlı, zinetli, süslü  ve intizamlı olarak, hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak  ve yaratmak olan fettahiyet vahdaniyetin varlığına en kuvvetli bir bürhandır, delildir.






İkinci hakikat, R a h m a n i ye t t i r. Yani gözümüzle görüyoruz. Birisi var ki bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleriyle doldurmuş, bir ziyafetgah yapmış ve rahmaniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş. Her baharı erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahimane beslettirir.






Bize hadsiz taamlardan lezzet alan bir mide vermiş, öyle bir hayat vermiş duyguları ile âlemin hadsiz nimetlerinden istifade eder, akıl ve kalb gibi çok aletlerle donanmış insaniyeti bize vermiş, öyle bir İslamiyet vermiş gizli ve açık bütün manevi, âlemlerden istifade eder, öyle bir iman vermiş ki dünya ve ahiret âlemlerinin hasra gelmez, sayılmaz nurlarından ve hediyelerinden tenevvür edip istifade ettirir. Onun rahmeti dünyayı ve ahireti kaplamıştır.







Üçüncü hakikat müdebbiriyet ve idare hakikatıdır. Gayet dehşetli  ve süratli semavi varlıkları ve gayet istilacı ve karıştırıcı elementleri ve gayet ihtiyaçlı, zafiyetli arzdaki mahlukları tam bir intizam ve denge ile idare etmek, birbirine yardımcı yapmak ve birbiri ile ilişki halinde irade etmek ve tedbirlerin görmek ve bu koca alemi bir mükemmel memleket bir muhteşem şehir, bir müzeyyen saray gibi yapmak hakikatidir. Bu hakikat c e b b a r a n e ve r a h m a n a n e’ dir. Yani bu kadar dehşetli varlıklar ondan korkarlar ve işlerine bakarlar, ama korkunun yanında onları ürkütmez, varlıklarını ve vazifelerini yerine getirmeleri için şefkatli davranır. Bediüzaman’ın seyyahı baharın sahifesini okur bu hakikati görür.






Dördüncü hakikat Rahimiyet ve Rezzakiyet hakikatıdır. Umum zemin yüzünde ve içinde ve havasında ve denizinde bütün canlıların ve özellikle ruh sahiplerinin ve bilhassa aciz ve zaiflerin ve bilhassa yavruların ham maddi ve midevi, hem manevi bütün rızıklarını, şefkatkarane kuru ve basit bir topraktan ve camit ve kemik gibi kuru odun parçalarından yapılan ve bilhassa en latifi kan ve fışkı ortasından gelen ve bir dirhem kemik gibi bir tek çekirdekten yapılan binlerle okka taamların vakti vaktine mukannen, kanunlaşmış bir surette hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak gözümüz önünde bir gizli el tarafından verilmesi hakikatidir.







Bediüzzaman rızık kelimesine de genişlik getirir onu sadece mideyle sınırlamaz. “Nasıl ki mide rızık ister, öyle de kalb ve ruh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın latifeleri ve duyguları dahi Rezzak-ı Rahimden rızıklarını isterler ve müteşekkirane alırlar. Rezzak-ı Rahim onlara daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalp ve hayal ve akıl gibi o latifelerin her birisini rahmet hazinesinin birer anahtarı hükmünde yaratmış. Mesela göz kâinat yüzündeki hüsün ve cemal gibi kıymettar cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu misüllü, ötekiler dahi her biri birer âlemin anahtarı olur, iman ile istifade eder.” (148)








Romanımızın, anlatı metnimizin bir anlatıcı ile bir kahramanının yorulmazca devam eden fikri seyahatleri sona erer. Anlatıcı, anlatımı yönlendiren ve kahramanını bir kâmil imana getiren Bediüzzaman sonunda kahramanını bize anlatır. “işte b i z i m  s e y y a h diyor ki Elhamdülillah her yerde aradığım ve her şeyden sorduğum Halikımın ve Malikimin vücub-ı vücuduna  ve vahdetine şehadet eden Otuz üç hakikatı gördüm ve dinledim. Her bir hakikat   g ü n e ş  gibi parlak, karanlık bırakmaz. Dağ gibi kuvvetli ve sarsılmaz. İman taklitten, araştırıcı bir imana, araştıran imandan ilmi bir imana, oradan gören, tesirleri hisseden bir imana, oradan kendisiyle bütünleşilen imana götürür.” Kahramanımız Allah’ın fazlına hamdeder. Ve kâinattan halikını soran seyyahın maddi manevi coğrafya kavramını aşan seyahati biter. Bu zaman ve mekân kaydına sığmayacak büyük sinema sona erer. Bu eser sinema olduğu, onu sinemaya yansıtacak kadar büyük iktisadi imkânların ve zihni imkânların var olduğu gün insanlık kâinatı anlamlandırmadaki yanlışlarını düzeltecektir. Ama bu eser ancak onun sinemaya yansımasını büyük ızdıraplarla çeken kafaların olduğu gün sahneye konacaktır. Bin yıl âlemin sırrını çözmeyi kimse düşünmedi, peygamberimiz bin yılın biriken beklentisine Hira’ya yıllarca giderek kâinatın esrar kapısını araladı. Eğer o ısrarla bunun üstüne gitmesiydi yine kâinat kapıları kapalı, sırları örtük, insanlar şaşkın, âlem vahşet içinde olacaktı. Kahramanımız otuz üç merdivenli bir iman merdiveninden ve daha sonra üç menzilden yaptığı gözlemlerle Halıkını mükemmel olarak buldu. Ayetü’l-Kübra bin yıllık biriken ateizmin ve ona paralel olan felsefi fikri ve dini hastalıkların çaresi bir evrensel hakikattir. O bütün insanlığı alakadar eden bir büyük eserdir. Büyük Allah’ın büyük eseri ve büyük ayetidir. Eserini başka yerde Ü s t a d kendi tanıtır. Bu eser Lailaheillallah’ın izahıdır. Yani bu kelime eşittir Ayetü’l-Kübra. “Birinci Kelime Lailaheillallah. Bundaki hüccet ise matbu Ayetü’l-Kübra risalesidir. O e m s al s i z hüccetin harikalığı”  Evet Bediüzzaman yazdığı eserin kendisine gelinceye kadar tevhidin isbatı alanında eşsiz bir eser olduğunu söylüyor. Çünkü o ne yapıldığını görüp ne yapılmadığını bilen ve onu yapandır. Büyük adamlar yapılmayanı görür, yapılması gerekeni yapar.








Daha ayrıntılı tarifini yapar. “Evet Ayetü’l-Kübra şuaı otuz üç icma-ı azimi ve külli hüccetleri mevcudatın heyet-i mecmuasında gösterip, her bir hüccet-i külliyede hadsiz bürhanlara işaret ederek başta semavat, yıldızlar kelimeleriyle, arz, hayvanat ve nebatat kelamları ve cümleleriyle gitgide ta kainat muecmuasını müştemilat ve mevcudat ve hudus ve imkan ve tagayyür hakikatlerinin kelimeleriyle Vacibü’l-vücudun mevcudiyetini ve vahdaniyetini güneş zuhurunda ve gündüz katiyetinde isbat ediyor.   S a r s ı l m a z  b i r  i m a n i s t e y e n  ve     d i n s i z  a n a r ş i s t l i ğ e  k a r ş ı  k ı r ı l m a z  b i r k ı l ı n ç  a r a y a n l a r. Ayetü’l-Kübra ‘ya müracaat etsinler. (Şualar 527) Bir yazar ancak en mükemmel şekilde kendi eserini tarif eder, Bediüzzaman da öyle yapar.






Bediüzzaman bu büyük eserini nasıl tasarlamış, nasıl biçimlendirmiş, nasıl yazmış. Kahramanını nerelerde dolaştırmış, bütün bunları ortaya koymak olağanüstü dehaca bir zekânın başarısıdır. Ben çok sayıda okuduğum bu eseri bir de yazıya icmal etmek isteyince nasıl yetersiz okumalar gerçekleştirdiğimi gördüm kendime gücendim.









Not: Kaynak göstermek şartıyla yararlanılabilir ve alıntı yapılabilir.

Son Güncelleme ( Salı, 28 Eylül 2010 15:03 )  

Yorumlar  

 
# nur 2010-09-28 11:44 Bu yazıda yazarın ''Ben çok sayıda okuduğum bu eseri bir de yazıya icmal etmek isteyince nasıl yetersiz okumalar gerçekleştirdiğ imi gördüm kendime gücendim.''ifadeleri Ayetü'lKübra'nın umman gibi bir eser olduğunu belirtirken; bize de Sayın Prof.Dr Ahmet Nebil Soyer bunu derse, biz ne demeliyiz? sorusunu sordurtuyor. Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 66 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter