Kurmaca, Farazi Bir Şahsın İnkârdan Kabule Fikri Seyri (Otuz İkinci Söz Birinci Bölüm)
Otuz İkinci Sözün birinci kısmında metnin kurgusu bir tiyatrodur. Bediüzzaman sahneye önce olayları şüpheli sualleriyle çözümleme fırsatı verecek kahramanını yerleştirir, antagonist veya kötü adam. Kötü adam bütün şirk ekollerinin temsilcisi olarak konuşur. Sahneye davet edilen ve rolünü yerine getiren, müddeinin sorularına cevap veren şahıslaştırılmış, karakterize edilmiş misyon sahibi kişiler konuşmalarını tevhid hesabına, yine onun dili ile yapar sahneden çekilirler. Eser bu kurgusu ile bir tiyatro bir tevhid tiyatrosu olarak yorumlanır.
Bediüzzaman dinin anlatım tekniklerine kendinden önceki tekniklerden çok yeni ve orijinal, çarpıcı, tesirli, yoğun teknikler ilave etmiştir. Bunların fiktif, kurmaca onun tabiri ile farazi olanlarının en önemlileri 10. Söz, 22. Sözün 1. Bölümü, 32. Sözün 2. Mevkıfı ve Haşir Risalesi’dir. Modern kelimesi 17. yüzyıldan sonra bütün alanları işgal etmiş bir kelimedir ve o kadar çok anlam genişliği vardır ki bunların büyük bir kısmı makul olsa da, birçoğu da yanlış ve dejeneredir. Bediüzzaman modern bir adamdır demek bu yüzden münakaşaya açık bir kelimedir. Eğer modern demek çağın bilimsel yeniliklerine göre anlatım tekniklerini kullanmaksa Bediüzzaman’ın bu yönü bile büyük bir moderndir. Yani yenilikçidir, Şeyh Galip’in “yeni şeyler söylemek gerek” dediği gibi o da klasik öğretinin temalarını yeni şekillerde ifade etmek gereği duymuş, gerçekten çok yeni teknikler ve anlatım üslupları kullanmıştır. O bu üslupları ile de bediülüslup, bediülbeyan, bediülbeşer bir harika şahsiyettir.
Bizim burada anlatmaya çalışacağımız ve derinliklerine gücümüz yettiğince girmeye çalışacağımız eser yukarıda adını belirttiğimiz bir eserin bir bölümüdür. Bediüzzaman her kurmaca veya fiktif veya tahkiye türü eserdeki gibi kendine müsbet veya menfi bir kahraman, olumlu veya olumsuz, protagonist, antagonist şahıs seçer onunla hakikati daha anlaşılır ve nesnel hale getirir. Başka eserlerinde olumlu-olumsuz şahısları birlikte yürüten ve hakikate götüren Bediüzzaman burada zıt bir şahsı antagonisti, düşünen şeytansı, olumsuz şahsı üretir, ona bir şahsiyet verir. Harika bir takdimle kişisini ortaya koyar. Hayatı boyu itilip kakılmış, huzursuz edilmiş, ölesiye zulme maruz kalmış bir insana bu kadar taze ve yeni anlatım tekniğini seçmiştir. O ihtiyar ve kendi tabiri ile fersude bedende bu şahsı üretmek için bir kurgusal ameliye geçirmiştir. Bu şahıs onun kafasında, muhayyilesinde vücut kazanırken neler olmuştur, onu sanat felsefesi dahi çözememiştir. Çünkü sanat felsefesi daima doğduktan sonra eser üzerine düşünmüştür, ama nasıl doğduğu konusu hala müphemdir yüzyıllardır. Bediüzzaman yavan, tatsız, tuzsuz, heyecansız, etkileyici olmayan teknikleri kullanmaz. O her şeyi ile yeni ve Bediidir.
Şahsını tanıtır. “Bütün tabiatperest, esbabperest ve müşrik gibi umum enva-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalaletin tevehhüm ettikleri şeriklerin namına bir şahıs farzediyoruz.“ Bediüzzaman felsefe tarihinin, esbabperest ve tabiatperest grubunun fikirlerini, dinler tarihindeki müşrik ve şirk ehlinin bütün çeşitlerini bilir onların fikirlerini muhayyilesinde bir kurmaca şahsın kafasına yükler. Bu felsefe veya materyalizm tarihinde bir şahıstır. Bütün olumsuzlukları şahsında toplayan bir şahıstır. Materyalizm ve ateizmin bütün esaslarını şahsında toplayan bir şahıs ondokuzcuncu yüzyılın başları ile ikinci yarısından sonra yaşamış olan Marks’tır. Marksizmin üçayağından ilki olan ve ilk defa kendisinden başlanan materyalizm ve ateizmdir. Bunların kaynağı da ta eski Yunan’a kadar giden atomcular, zerreciler ve tabiiyyun ile esbabperestlerin fikirleridir. Marks bunu sözde sistematize etmiştir. Atom konusu onun doktora konusudur, atomun hareketlerinin maddeyi dokuduğunu söyleyerek atomun hareketlerini ilim, basar, şuur ve kuvvet sahibi olan Allah’tan koparır, bilinçli olarak sisteminin ilk ayağını ateizm üzerine kurar. Onun iddiaları yukarıdaki şahsın iddialarıdır. Materyalist kuşağın Bediüzzaman’ın tabiri ile deccal komitesinin en önemli ayağı ve üstadı Marks’tır. Bu yüzden Bediüzzaman’ın seçtiği ve biçimlendirdiği şahıs tarihi maddecilik kavgasını bilen birinin belirlediği bir şahıstır.
Tabiatperestler, natüralist filozoflardır, felsefe tarihinde büyük bir grup oluştururlar. Tabiiyyun iki ayrı coğrafyada değişik isimler altında görünür. Doğu felsefesinde en dikkati çeken tabiiiyyun Razi’dir. İslam felsefesinde tabiiyyun akımının kurucusudur. Platoncu çizgide yer almakla birlikte onun gerisine atomcularla Pisagor’culara kadar gitmiştir. İslam akaidine aykırı görüşler ortaya koymuştur. En büyük yanlışı aklı vahyin önüne geçirmesidir. Bediüzzaman’ın temel savunmalarından biri de aklın vahye ulaşamayacağı, çünkü “hakaik-i mutlaka mukayyed enzar ile ihata edilmez” yani Allah ve yaratılış, yaratılışın gayeleri gibi konularda beşer aklı sınırsız olan külli aklı, mutlakı ihata edecek çevreleyecek görüşler sergileyemez. Akıl insanı yönetmek ve ulaşabileceği sırları çözmek için insana verilmiştir, yoksa Allah’ı ve faaliyetlerini denetleme aracı değildir. Fenerin güneşi denetlemesi gibi. Onun bir iddiası da peygamberlik konusundaki görüşleridir. Ayrıca ezeliyeti başka şeylere de yaymıştır. Atomcuların görüşlerini kabullenmiştir ki Bediüzzaman’ın en büyük fikri savaşı Marks’ın da savunduğu atom nazariyesini, yani zerrenin istihdamı konusundaki fikirleridir. O zerrenin mutlak bir göz, ilim ve icranın elinde olduğunu söylemiş, zerrenin evrende evreni kuşatan bir gözü olamayacağını muhtelif yerlerde derinlikli olarak anlatmıştır. En büyük yanlışından birisi de maddeye ezeliyet vermesidir.
Ona göre ne vahye ne de peygamberlere ihtiyaç vardır. Bediüzzaman mutlak anlamda peygamberliğinin insanlık için gereğini eserlerinden birçok yerde anlatır. Peygamberliğin ışığını güneşin ışığa ihtiyacı kadar gerekli bulur. Kâinattaki ilahi sanatlara beşerin değil Allah’ın istediği şekilde dikkat nazarı çeken peygamberdir. Değişim özel bir kelimedir, kainatın değişimindeki maksad ve gayenin ne olacağını, âlemin kapalı sırlarının ne olduğunu, insanın ve varlığın nereden nereye ne için olduğunu, insana bütün varlığı ve bütün nimetleri tahsis edenin insandan ne istediğini, varlıkla kendini tanıtan Allah’ın kullar tarafından nasıl tanınması lazım geldiğini ancak peygamberler izah edebilirler. (l0. Söz, 2. İşaret) Peygamberler gelmediği dönemlerde vahşet ve dehşetten başka bir şey yaşanmamış insanlar âlemdeki eşyalara ve nesnelere tapmışlardır. Peygamberler güneşe değil güneşi yöneten güce tapmayı öğretmişlerdir. Ateşe değil ateşi yaratana tapmayı öğretmişlerdir. Razi bu yönü ile Bediüzzaman’a göre büyük yanılgı içindedir. Bediüzzaman’ın Razi hakkındaki eleştirileri bir kitap olacak kadar büyüktür. O isim vermeden felsefe tarihinin dev telakki edilen cücelerine çıkmazlarını göstermiştir. Nerelerde boğulduklarını ortaya koymuştur. Çünkü o Bediüzzaman’dır sadece yaşadığı zamanı değil ona gelinceye kadarki zamanın da Bedii’dir. Zamanın çifte kanadını ihata etmiştir onun bedayii ve bediiliği.
Tabiiyyunların diğer bir kısmı natüralist filozoflar olarak isimlendirilmişlerdir. Batı felsefesinde bunlar bir büyük zincir oluşturur. Natüralist filozofların belli başlı temsilcileri arasında Fichte, Schelling, Hegel gibi Alman İdealizminin önde gelen filozofları ve daha başka şahıslar vardır. Bu filozoflar doğayı bütünlüklü ve birlikli bir yapı olarak değerlendirirken pek çok Alman düşünüründen yararlanmışlardır. Bu filozofların tabiat ve hareket konusundaki düşünceleri Razi’nin düşüncesinden daha sağlıklıdır. Çünkü onlar evrendeki engellenemeyen hareketin arkasında bir metafizik ilke görmüşlerdir. Bu filozofların arasında benzerlikler yanında ayrı düşünceler de vardır. Zihnin yasaları ile tabiatın yasalarının birlikteliğini düşünürler. Bediüzzaman tabiatın yasaları ile insan zihninin ve fizyolojisinin yasaları arasındaki ortaklığı kabul eder, evrenin ve varlığın insan ruhuna göre tanzim edildiği yolunda konuşur. İnsan evrenin maddi manevi küçük örneğidir. Ancak bunlar onganizmaların kendi kendilerinin nedenleri ve sonuçları olduklarını ileri sürerler. Bediüzzaman kendilik teorisini kabul etmez, organizmaların gerek küçük, gerek büyük kendini tasarlamasının imkânsızlığını Tabiat Risalesi’nde isbat eder. Kendi yok ki kendi kendine olsun. Ancak onlar da organizmaların birbirini iten hareketlerinin dış kaynaklı olduklarını kabul ederler. Bu filozofların düşüncelerinin olumlu yanları olmakla birlikte onlar sadece düşünce bazındadır. Tabiatın tasarımı ve biçimlendirilmesinin insana göre olması insanın önemini artırır ve ona teklif denilen sorumlulukları yükler. Bunların böyle düşünceleri yoktur ve olamaz da. Çünkü teklif ve sorumluluk ancak dinlerin vardır.
Natüralist filozofların en tehlikelileri Fransa’dan çıkmıştır. Bunlardan Holbach tabiatın ve hareketin arkasında bir inayet ve metafizik ilke görmez, Doğa Dizgesi isimli eserinde yaşamın varoluşunu tamamen mekanik güçlerin doğal işleyişine bağlamıştır. Dini ve Hristiyanlığı akıl dışı ve doğadışı bulmuştur. Bunların doğrultusunda Fransız Ansiklopedistleri de vardır.
Bediüzzaman’ın seçmiş veya üretmiş olduğu farazi kahraman bu olumsuz nitelikler ile “Mevcudat-ı âlemden bir şeye rab olmak istiyor ve hakiki malik olmak dava etmektedir. “(Sözler s 810) Şahsın içinde barındırdığı diğer menfi fikir akımlarını bahsin akışına erteleyelim ve iddialarına dönelim.
Bediüzzaman kahramanına isim verir; “müddei”, yani bir şeyi iddia eden, savunulmuş ve kararlılık kazanmamış, sadece iddiada kalan bir durumdaki kişi. Metinde “rast gelir” fiilini kullanmıştır, iddiacı seyahat halindedir. “İşte o müddei evvela mevcudatın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rab ve hakiki malik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisanıyla felsefe diliyle söyler. “(Sözler s 810) Bediüzzaman daha önce müddeiyi tanıtmıştı, şimdi ikinci karakterize edilmiş, kişilik kazanmış olan atom yani zerredir. M ü d d e i, atoma tabiat lisanı, felsefe diliyle söyler. Eser boyunca tabiat lisanı ve felsefe dilinin özellikleri anlatılmıştır, kısaca “rab olmak, malik olmak dava etmektir” Bediüzzaman iki kahramanı arasında konuşmaları idare eder, her ikisine de hâkim noktadadır. Bir mekân var, orada m ü d d e i, haksız iddiacı ile zerre konuşurlar, anlatıcı konuşmaları yönetir. Şu an eserin üç kişilik kadrosu vardır. Biri iddiacı, diğeri zerre, bir de narrator, anlatıcı veya tahkiye eden. Bediüzzaman’da dialoglar çözüm unsurlarıdır, her şey onlarla açıklık kazanır, boyut kazanır, ortaya çıkar.
Atom, yani zerre konuşur, müddeiye karşı ”Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum, eğer bütün o vezaifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa, hem benim gibi hadd ü hesaba gelmeyen zerrat içinde beraber gezip iş görüyoruz. Eğer bütün emsalim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa, hem kemal-i intizam ile cüz olduğum mevcutlara, mesela kandaki kürevyat-ı hamraya hakiki malik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rab olmak dava et, beni Cenab-ı Hak’tan başkasına isnad et. Yoksa sus.” (Sözler 811) Bediüzzaman asrında İslamın yorumu ancak bütün ilimlere dayanan bilgisi olan kişilerin yapabileceği iştir, geleneksel ve skolastik İslamda böyle bilime dayalı, bir atom zerratını konuşturarak uluhiyet fikrini sorgulamak var olan bir şey değil. Bediüzzaman’ın dini anlatımda hem muhteva, hem de şekil yönünden getirdiği yeniliğin en önemli vesikalarından biridir bu söz. Kimya-fizik ve fizyoloji bilgisi yanında felsefe ve tabiatın olayları sorgulama dilini bilen birisi ancak bu dialogları tanzim edebilir. Ayrıca materyalizmin tarihi de bilmesi gerekir, çünkü o şahsı icad edip kişilik vermek ancak inkâr fikrinin mazisini bilmekle olur.
Zerre konuşurken haksız iddiacının tanıtımını yapar. “Senin gibi camid, aciz ve kör ve iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs hiçbir cihette parmak uzatamaz.” Burada bir insan biçimli tasvir yapılmıştır. Camid hayat eseri göstermeyen, aciz güçsüz, kör yönünü göremez, iki elinden biri tesadüf, diğeri tabiat olan bir canlı. Böyle bir resim çizebilir miyiz? Eller iş yapmak içindir bu adamın ellerinden biri tesadüf yani binde bir ihtimalle mantıklı bir iş yapabilme durumu. Diğeri tabiat eşya ve nesneler arasındaki ilişkiler, güneş, bulut, bitkiler, hayvanlar ve diğer canlıların meydana getirdiği büyük varlık grupları. Şimdi bu gruplar hiçbir şeyi aralarında tasarlayıp inşa edemezler, kuramazlar, yapamazlar, yaratamazlar. Öyle bir adam ki beş duyusu iş görmez, bu ne Atom, yani zerre. Şu adamı biçimlendirmek, imaj haline dönüştürmek, biçimlendirmek ne kadar harika bir orijinal tesbit. Bu tam bir karikatür, karikatürize etmek, ironi sanatının en önemli unsurlarından Bediüzzaman bunun da ustası. Öyle bir karikatür ki bütün bahsi bitiren bir çizim. Bir ressam bunu yapabilir mi acaba?
Müddei, sahte iddiacı bu sefer m a d d i y y u n’lar gibi konuşur. Bediüzzaman felsefe tarihinin ve İslamın itikad tarihi ile çatıştığı noktalardaki fikir odaklarına bir eser içinde göndermelerde bulunur. Bediüzzaman’ın eserleri başka eserlere, ekollere, fırkalara göndermelerle doludur. Onu tam layıkı ile anlamak eserlerin bilgi alanlarının taalluk ettiği alanları da az da olsa bilmeye bağlıdır. Bediüzzaman’ın eleştirisi birçok bilimi bilmeye bağlıdır, onu anlamak da hakkıyla birçok ilimden haberdar olmaya bağlıdır. Maddiyunlar diğer tabirle materyalistler idealizmin karşısında yer alan temel yönelimdir. Maddecilik, madde ile şuur ilişkisine belirli bir açıdan bakar diğer görüşlerden bu yönden ayrılır. Dünyayı madde üstü güçlerin etkisine dayanarak açıklamaya çalışan dini mitolojik görüşün aksine davranır. Maddecilik ilk defa eski Yunan felsefesinde yer alır. Bediüzzaman, Muhakemat’ta eski Yunan felsefesini hurafe ve esatir ile dolu bulduğu için eleştirir. Maddeciliğin eski Yunan’da doruk noktası Demokritos’un Atomistik öğretisidir. Bediüzzaman bu adamın ve bu adam üzerine doktora yapan Marks’ın görüşlerini bütün iddialarını eserlerinde eleştirir. Bunun için Zerre (Atom) Risalesi kaleme almıştır. İngilizlerden etkilenen Fransız maddeciliği La Mettrie, Holbach Helvetius ve Diderot’un görüşlerinde yeni bir mahiyet kazanmıştır. Onlar evreni mekanik ilkelerine göre yorumlarlar ve hareketin varlığını hiçbir Tanrısal güce bağlamamışlardır. Daha sonra Marksizm bu görüşleri sistematize etmiştir. Bediüzzaman hareketin kendi kendini yönetemeyeceğini, hareketin nesneleri yaratan gücün denetiminde olduğunu eserlerinin çok yerinde izah eder. Özellikle kozmik hareketlerden tut atomun (zerrenin) içindeki hareketlerin kendi başına değil bir ilim ve gücün denetiminde olduğunu anlatmıştır. Yirmi Birinci Pencere isimli eserinde özellikle güneş sistemini anlatırken hareket odaklı düşünür. “Evet Manzume-i Şemsiye –güneş sistemi- denilen küremizle beraber on iki seyyare –gezegen- cirmleri küçüklük büyüklük itibariyle pek çok muhtelif ve mevkileri uzaklık yakınlık noktasında pek çok mütefavit ve s ü r a t – i h a r e k e tl e r i çok mütenevvi olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile bir saniye kadar şaşırmayarak h a r e k e t l e r i ve deveranları Kudret-i ilahiyeyi gösterir. (Sözler 934) Bu bahiste hareket bütün düşüncelerin odağında, merkezinde yer alır. Bu yüzden Bir Fizik felsefecisidir, sadece hareket konusundaki düşünceleri bir kitabı aşacak kadardır. Bütün bu hareketleri nesneler ve cirmlerin kendine verip hareketin ortaya çıkardığı faydaları cansız gezeğen kütlelerine vermek işte Materyalistlerin saçmalığı.
Zerre risalesinde de yine h a r e k e t odaklı düşünür. Birinci Nokta’nın Birinci Mebhasi hareket ile kurulmuş bir cümle ile başlar. “Her zerrede hem h a r e k e t i n d e hem sukünetinde iki güneş gibi iki nur-ı tevhid parlıyor. Her bir zerre eğer memur-ı ilahi olmazsa ve O’nun izni ve tasarrufu ile h a r e k e t etmezse ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lazım gelir.” (Sözler 744) En büyük nesne güneş ve sisteminden, en küçük olan zerreye kadar hepsinin hareketi denetim altındadır. Bediüzzaman’ın bütün eserleri bu materyalistlerin mantıksız iddialarına cevap ile doludur. Risale Akademi bu akademik okumaları gerçekleştirmelidir, ne yapar nasıl yapar bunu başarmalıdır. Hazinenin üstünde yatar, kıymetini bilmez insanlar.
Bu eser, “Laşerikeleh” ayetinin izahı için düzenlenmiştir. Bu manayı nasıl anlattığını, hangi tekniği seçtiğini ifade eder. “Basit avamın fehmine gelecek bir muhavere-i temsiliye ve bir münazara-ı faraziye tarzında ve lisan-ı hali lisan-ı kal suretinde söylemiştim.” (Sözler 810) Muhavere-i Temsiliye, tiyatro tarzı konuşmalar demek. Evet bu eser bir tiyatro gibi kaleme alınmıştır. Bir kötü adam, antagonist kişi yanında, misyonu olan şahıslar konuşturulmuş, anlatıcı da rolleri ve konuşmaları yönetmiştir. Kahramanlar ise, Zerre-Atom, Alyuvar, Hücre, İnsan Bedeni, İnsan Nevi, Zemin Yüzüne Serilen Geniş Haliçe, Zemine Giydirilen Gayet Müzeyyen ve Münakkaş Gömlek, Küre-i Arz, Güneş, Yıldızlar. Bediüzzaman sorgulayıcı bir müddei, iddiacı kötü kahraman ile dokuz kahramanını konuşturup, sinek kanadından semavat kandillerine kadar bir sinek kanadı kadar şerike yer olmadığını ifade eder. Bir münazara, bir muhavere tarzında yazılmıştır.
Münazara, iki uçlu bir konu üzerinde inkâr ve kabul, belli kural ve yöntemlere uyularak iki grup arasında yapılan seviyeli konuşma, tartışmadır. Temel gaye konuşulan konuyu, tezi aydınlatmak, tarafların kendi doğrularını kabul ettirmeye çalışmalarıdır. Bediüzzaman inkârın iddialarını da kötü adamı tarafından yeri geldikçe iyi ve etraflı idare eder, kötü daima iyinin iyiliğini ortaya çıkaran bir üslup aracıdır, bir yönü şeytana benzer. Bediüzzaman’ın yönettiği münazarada on bir şahıs görülmektedir, bunlardan dokuzu varlık içinde seçilmiş temsili kişilerdir. Bir menfi şahıs bir de anlatıcı yani Bediüzzaman şahıs kadrosunu, münazara kadrosunu ortaya koyarlar.
Tiyatronun veya münazaranın sonunda kötü şahıs, sahte iddiacı bir yıldızın tokadı ile yıldızlardan cehennemin dibine düşer. Onun yardımcıları olan tabiat; evham derelerine, tesadüf; yokluk kuyusuna, ortakları da; imtina ve muhaliyet, imkânsızlık karanlığına, din aleyhtarı felsefe de; Cehennemin en dip yerine atılır. Bütün yıldızlar koro halinde “Yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı onların nizamı bozulurdu.” ayetini okurlar.





