Estetik Kategorilerden, Kâinata Yansıyan Görüntülerden Namazın ZorunluluğunaSanat sanatçıların eserlerinin görüntülerinden hareket eder, esere yansıyan sanatçının mahareti, başarısı, kemali, değerlendirme olarak ortaya çıkar. Sanat eserlerinde üç genel görüntü vardır, bunlar güzellik, yüce ve olgunluktur. Beauty, perfection, sublime’dir. Sanat felsefesi bir sanat eserinde gerçekleştirilen güzelliğin, mükemmelin, azamet ve yücenin çok yönlü mana derinliklerini, arkeolojisini anlatmıştır. Bu konuda dünya çapında büyük eserler meydana çıkmıştır. Bediüzzaman eserlerinde bu üç kelimeyi dinin kaynağına oturtur. Bu kelimelerin dinin kaynağında olması ayrı bir bahistir. Çok uzun yorumlara ve değerlendirmelere müsaittir. Batı estetiğinin a harfinde kaldığı bu kavram ve görütülere Bediüzzaman çok büyük derinlikler ve yücelikler getirmiştir. O, yaşadığı yüzyılın ve geçmiş yüzyılların birçok konusuna yeniden bakmış ve çok yeni yorumlar getirmiştir. Bütün müzeler, sanat galerileri, resim sergileri, mimari eserlerde bu üç görüntünün ayrıntıları konuşulur. Bütün eleştiriler bu görüntülerin eserlerdeki yansımalarını yorumlarlar. Selimiye’nin azameti Sinan’ın büyüklüğü yanında Allah’ın azametine adanmıştır. Bediüzzaman Barla’da yaz mevsiminde ağaçlardaki değişik meyvelerin sanatsal görüntülerinden o kadar mest olur ki “Sungur ben bunları yüz sinemaya, tiyatroya değiştirmem” der. Güzel bir bahar mevsiminde binbir görüntüleri ile insanı etkileyen büyük galeride araba ile giderken yanındaki öğrencisinin kitab okumasına karşı “Bırak da kâinat kitabını oku” der. Bediüzzaman’ın günleri bu harika sanat galerisinde dolaşmakla geçer, günlerce dağlarda, ormanlarda ağaçların arasında, vahşi hayvanat ile ünsiyet içinde yaşar. Bütün eserleri bu gözlemlerin sonunda doğmuştur. Adeta ruh, kalb ve aklı seyrettiği şeylerdeki mükemmellik, güzellik, harikalık, incelik, kemal görüntüleri ile dolar ve dışarıya eser olarak çıkar. Sanat, güzellik, kemal paralelinde tekrar ettiği kelimeler yüzlercedir.
Buradaki bahsimiz, onun bu üç görüntüden hareketle namazı insan ruhuna ve aklına, idrakine zorunlu hale getirmesidir. Bu anlatım Bediüzzaman’ın kendinden önceki namaz bahisleri konusuna getirdiği bir yeniliktir. Naslara bağlı olmadan kâinat gözlemleri ile namaz arasında bağlantı kurmuştur. Varlığın inşası ve görüntüleri ile insanın ibadeti arasında inanılmaz empatiler tesis etmiştir.
Bediüzzaman durum, görüntü, levhadan tavıra doğru bir seyirle namazın hakikati üzerinde durur. Önce namazı tarif eder. “Namazın manası Cenab-ı Hakk’a tesbih, ta’zim ve şükürdür.” (Nesil l. 15)
Tesbih, tazim ve şükür, alınan ve takınılan tavırları ortaya koyar. Üç durum ve görüntü karşısında üç değişik tavır vardır.
TAVIR DURUM
Tesbih-------Celal
Tazim--------Kemal
Şükür--------Cemal
Allah’ın eseri olan kâinata perdeler arkasından yansıyan bir C e l a l ‘i vardır. Celal insanın idrak etmekte ve kapsamakta zorluk çektiği veya anlayamadığı büyüklük demektir. Allah’ın Celal’i onun k i b r i y a ve A z a m e t‘ini kuşatır, onların üstündedir. Kibriya ve azameti Bediüzzaman anlatır. “Binlerce sene birbirinden uzak bir mesafede bulunan yıldızları, aynı anda, aynı tarzda icad edip tasarruf eden ve zeminin şark ve garp ve cenub ve şimalinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz efradını, bir zamanda ve bir surette halk edip inşa eden “Hüvellezi halekassamavati velardi fisitteti eyyam”-Gökleri ve yeri altı günde yaratan odur. Yani gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybi ve çok acib hadiseyi, hazır ve göz önünde bir hadiseyle isbat etmek ve onun gibi acib bir tanzir -benzetme- zeminin yüzünde, bahar mevsiminde haşr-i azamın yüz binden ziyade misallerini gösterir gibi, iki yüz binden ziyade nebatat taifelerini ve hayvanat kabilelerini beş altı haftada inşa edip kemal-i intizam -tam ve eksiksiz bir düzende- ve mizanla -denge- iltibassız, noksans ız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iaşe, temyiz ve tezyin eden, hem yülicülleyle finneharı veyülicülnehare filleyl”-Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar- ayetinin sarahatıyla zemini döndürüp, gece gündüz sayfalarını yapan ve çeviren ve yevmiye hadisatıyla yazan, değiştiren aynı Z a t, aynı anda, en gizli, en cüz’i olan kalblerin hatıratlarını dahi bilir ve iradesiyle idare eder” (Nesil, l. 920)
İşte Celal bu Kibriya ve azamet hakikatini kuşatan Allah’ın büyük isimlerinden birinin yansımasıdır. Namazı ruhta, akılda, kalbde uyandıran bu görüntünün ruhun, kalbin, aklın duvarına ve idrak mıntıkalarına yansımasıdır. Kâinatın kozmik durumu insana görünmesi ile namazın zorunluluğu arasındaki kozmik hakikattır bu durum. Gözüne kâinattaki azamet ve heybet ve Kibriya çarpan, başını kaldırdığında gördüğü gökyüzünün sonsuzluğu insanın secdeye başını koymasını zorunlu kılar. O celal ve azamet karşısında başka hangi canlı başını secdeye koyabilir. Sultanlar ve hükümdarlar Allah’ın azamet ve heybetini çalmışlardır, Allah’a gösterilecek tutumu çalmış ve insanlardan istemişlerdir. Kralların, bu küçücük cebbarların Azrail önünde son bulan bu azametlerine zavallı insanlar, boyun eğmişlerdir. Dünyada yaşadığı sürece binlerce defa menfaat elde edeceği insanların önünde eğilen insan, Rabbi’nin azameti karşısında eğilmese Allah o kulunu nereye koysun? O baş ne tür bir karşılık görsün?
İşte bu insanı hayrete düşürten ve şaşırtan büyüklük ve azamet ve ikisini kuşatan Celal karşısında insanın tavrını Bediüzzaman namaza dâhil eder, namazın bir kısmı budur. “Celaline karşı kavlen ve fiilen Sübhanallah deyip takdis etmek” (Nesil l. 15) Dili ile ve namazın rükünleriyle, davranışlarıyla o ihtişam, azamet, Kibriya karşısında tavrını, kul olduğunu sergilemek ve sabitleştirmek.
Bundan sonra Allah’ın yine perdelerden geçtikten sonra varlığa yansıyan K e m a l’i gelir. Kemal kelimesi Bediüzzaman’ın dilinde en geniş izahını bulur. Ayetü’l-Kübra’nın ikinci babında Kemalat’ı izah eder. “Evet bu kainatın bütün ulvi hikmetleri, harika güzellikleri, adilane kanunları, hakimane gayeleri hakikat-ı kemalatın vücuduna bedahetle delalet ve bilhassa bu kainatı hiçten icad edip her cihetle mucizatlı ve cemalli bir surette idare eden Halık’ın kemalatına ve o Halık’ın ayine-i zişuuru olan insanın kemalatına şehadeti pek zahirdir.” (Nesil l. 919) Kemal, her şeyi en ideal ve fonksiyonel şekilde yaratmak ve o şekilde devamını sağlamaktır. Beşerin sanat eserlerindeki olgunluk ve fonksiyonellik, donmuş bir fonksiyonelliktir. Kâinatın bütün ulvi hikmetleri ile kastedilen, kâinatta her varlık kendisine verilen göreve göre bir biçim ve yapı kazanmıştır. Koyunun biçimi ile işi, bulutun biçimi ile işi, insanın biçimi ile işleri arasında büyük bir uygunluk gözetilmiştir. Tek tek her varlık fayda ve hizmete göre dizayn edildiği gibi birbirleri ile de ortak bir hikmeti paylaşırlar. Bir fabrikanın her çarkı bir göreve sahip olduğu gibi bütün fabrika da aynı şekilde bir umumi hikmete sahiptir. Birlikte ve tek tek hikmetler sahibidir. Bütün varlıkların da cüzleri ve onlardan meydana gelen külleri, bütünleri aynı şekilde ortak ve tek tek hikmete göre düzenlenmişlerdir. Kâinatta ne kadar varlık varsa genel hikmete uygun hareket ettikleri gibi, kendi içlerinde de umumi hikmete uygun hareket ederler. İnsan eli kendi vazifesini yaptığı gibi, diğer azalarla da bir uyum içinde insanın hayatına katkı sağlarlar. Bütün azalar, bütün vücuda katkıda bulunurlar. Bunlar Allah’ın mahlûkatın yaratılmasında kemalini ve kemalatını ortaya koyar. Harika güzellikler de Allah’ın kemaline ve kemalatına delalet eder.
Harika ve güzel, güzellikle ilgili kelimelerdir ve ya estetik kategorilerdir. Bir şeyin cüzleri veya parçaları arasındaki uyum ile asgari düzeyde bir güzellik elde edilebilir. Âlemdeki güzellikler böyle sıradan güzellikler değildir, olağan değiller, olağanüstüdürler. Harikadırlar. Bir güzel şeye harika güzellik kazandırmak o güzelliği ona kazandıranın güzellik tesis etmekteki kemalini, kemalatını gösterir. Bütün çiçeklerin, sebzelerin, canlıların, semavi unsurların tamamı harika güzelliklerdir. Her güzellik bu güzelliklerin sarayı olan âleme alınmamıştır. Bediüzzaman her şeye en harika şekilde bakan bir göze sahiptir, baktığında o şeyin en ideal yerini ve durumunu görür.
Üçüncü kemalat alanı âdilâne kanunlardır. Âlemde her ilmin yüzlerce kanun ile varlığını ve tesirlerini yürüttüğünü görmekteyiz. Biyoloji, Kimya, Zooloji, Fizik, Astronomi, Matematik, Geometri ve daha onlarca ilimin kendi içinde birbiri ile çatışmayan ve çelişmeyen kanunları vardır. Bütün bu kanunlar kendi içlerinde çatışmayan bir düzen oluşturduğu gibi, biri birleriyle de bir ortak kanun platformu oluşturmaktadırlar. Kimya kanunları ile fizik kanunları birbiri ile çatışmamaktadırlar. Bütün bilimlerin kanunları birbiri ile çatışmamakta ve umumi hayatı rencide etmemektedirler. Hayat bütün bu kanunların bileşkesindedir. Bütün bu kadar sayısız kanunu adaletli bir şekilde hayata hizmet ettiren elbette ki büyük kemalat sahibidir.
Dördüncü kemalat alanı da hakîmane gayelerdir. Allah her şeye gayeler yüklemiştir. Her şeye umumi hayattaki hissesine göre bir gaye yüklemek de onun kemalatını gösterir. Güneşin umumi hayattan hissesine göre hikmeti ile bir karıncanın umumi hayattan hissesine göre yüklendiği gaye farklıdır. Az da olsa çok da olsa birlikte bir umumi gayeye hizmet ederler. Kimse hizmeti sırasında ailenin diğer üyelerinin gayelerine müdahale etmez. Âlemdeki çatışma da umumi gayeleri iptal etmez. Yukarıda kemalatı isbat eden dört şey, birbiri içinde Bediüzzaman’ın tabiri ile “mucizatlı ve cemalli bir surette idare etmek”tir. İşte kemalatın varlığı budur. Bu kadar sayısız unsuru bir arada yönetmek elbetteki mucizattır ve ayrıca güzelce idare etmek ayrı bir mucizedir.
Yukarıda ayrıntısını verdiğimiz kemalatın ve kemalin karşısında insan bir tutum takınmalıdır. Bütün bunları anlayacak ve yorumlayacak cihazlara, kabiliyetlere sahip insandır. Onun bunlar karşısında alacağı tavır ibadet ve namazdır. Bunu Bediüzzaman ifade eder. “Hem kemaline karşı lafzen ve amelen Allahuekber deyip tazim etmek” (Nesil l. 15) Yukarıda sayılan kemalat öğeleri karşısında insan Allahuekber demekle, hem de dili ile ve bedeni ile tavır almış olur, bu da namazdır. Sanat ise kemalat karşısında hayran olur, beğenir ama bir davranış ortaya koymaz. Dinin güzellikler karşısında sanattan farkı budur, din hayranlığı davranışa yansıtarak ifade eder, o da namazdır. O halde namaz en estetik duruştur varlık karşısında. Namaz sabit bir duruş gibidir ama Bediüzzaman bu sabit duruşa bütün evreni gözden geçiren bir iç görü kazandırmıştır. Kişi namaz kılarken kâinat denen bu güzel eserler ve eylemler diyarında en estetik mukabeleleri gerçekleştirmektir. İçi sonsuz hareketli bir sabit duruştur namaz. Kendisinden önce ve sonra bu boyutta bir namaz yorumu olamaz.
Namazdaki ana üç tavrın üçüncüsü ise c e m a l, güzelliktir. Estetik, cemalin, güzelliğin Allah ile nisbetini bağını kesmiş, onu sabit bir hakikat telakki etmiştir. “Ne kadar güzel der”, “Ne kadar güzel tasarlanmış” demez. İslam güzeli Allah’a bağlar, güzelliklerinin O’ndan doğduğunu anlatır. Ayrıca güzelliklerin karşısında namaz ile tavır alır. Kâinata çeşitli sıralamalardan sonra Allah’ın güzelliği yansımıştır. Bütün şiirler, kasideler, güzelliklerden bahseden ve öven edebiyat metinleri güzellikleri anlatmakla bitiremezler. Kemal ve celal insanın biraz uzağında kategorilerdir, ama cemal ona yakındır, onunla birliktedir. Onun hususi alanındaki her şey cemaldir, güzelliktir, ona misafir ve ikram olarak gelen her şey güzeldir. Bütün bu ona yakın duran güzelliklerin karşılığı olan tavır ise yine Bediüzzaman’ın dilinde şöyledir. “Hem cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillah deyip şükretmektir.” (Nesil l. 15) Yani insan her güzelliğe karşı kalbi ile dili ile bedeni ile Elhamdülillah der. Her gün yemek masasına konan nimetler ona karşı güzelce ikramlardır, her gün seyrettiği âlemdeki denetleyebildiği güzellikler onun onlar karşısında Elhamdülillah demesini gerektirir. Celal denetlenemeyen insanı aşan, hayrete düşüren bir güzelliktir, ama cemal kulun idraki ile denetleyebileceği bir güzelliktir. Eğer biz, bizim idrakimizin mıntıkalarına giren güzellikleri görmeseydik Allah’tan gaflet edebilirdik. Bu yüzden Allah bizi hemen fark edeceğimiz güzelliklerle yüz yüze getirmiştir. Bunu Bediüzzaman karşı fiili ile ifade eder. Bütün güzelliklerin karşısında durur insan onlara kalbi, dili ve bedeni ile Elhamdülillah der. Bütün bu izahlardan sonra kâinatın görüntülerinden namaza giden gözlem ve yorum düzeni tamamlanmış olur.
İnsan Bediüzzaman’a göre tarlaya tohum atan bir çiftçi gibidir. Kıldığı her vakit namaz o vakitte onun cennet tarlasına ekilen çekirdekleri ile doludur. Çekirdekler nedir? Yine Bediüzzaman bunu ifade eder: “Demek tesbih ve tekbir ve hamd namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki namazın harekât ve ezkarında bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki namazdan sonra namazın manasını te’kid ve takviye için, şu kelimat-ı mübareke otuz üç defa tekrar edilir, namazın manası şu mücmel hülasalarla te’kid edilir.” (Nesil l. 15) Bu kelimeleri namazda yukarıdaki anlamları düşünerek tekrar eden insan namaz kılmış olur, kâinatın hülasası olarak kâinatı düşünerek, kâinatın Rabbine karşı tutumunu sergiler.
Dünya ahiretin tarlasıdır, insan namazında bir çiftçidir, o çekirdekleri ve mücmel hülasaları ahiret toprağına eker. Bugünden itibaren toprağa atılan tohumlar ahirete göçünceye kadar artar, artar, artar, ne olur, bilemem gidince göreceğiz.






Yorumlar
14.asır dünyanın başına hiç gelmemiş en büyük felaket asrıydı,ama elbette dert içinde derman göndermek Sanii Hakime ve yüce izzetine layıktı.
Bugün Sanat,Hareket iman aşkıyla dolmuş gönüllerde nice eserler nice harikalar nakşediyor.Bunları Avrupa'da,Amerika'da aramayalım.İşte bakın burdalar,İşte Ahmet Nebil SOYER!
Selamlar… Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.