Şahıslar:
Eserin başlangıcında anlatıcı kahramanlarını tanıtır. Bunlar iki adamdır. "Bir zaman iki adam cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar." (62)
Birinci şahıs:
Onuncu Söz , birinci şahsa yani sersem ve hain olan kişiye göre tanzim edilmiştir. Anlatının genişlemesi, yeni boyutlar kazanması hep onun itirazları doğrultusunda gelişir. “O adamlardan birisi” diye tanıtılır. Bu ifadede bu tür adamlardan çok vardır, bu onlardan birisidir. Yani bir prototiptir, belli bir bakış ve yorumun örneği. Dünyaya giden şahıslardan birinin özeliğini anlatır, eylemlerini söyler. “Her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasbediyor. Hevesine tebaiyyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikab ediyor” (62) Birinci şahıs, ikinci şahıs tarafından kendisine yapılan ihtarları kabul etmez. Anlatıcı ona bir sıfat bulur ve konuşmasını nakleder. “Fakat o S e r s e m inad edip dedi : “Yok miri malı değil , belki vakıf malıdır, sahipsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi menedecek hiçbir sebeb görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi. Hem feylesofane çok safsatiyatı söyledi” (63)
Sersem şahıs Padişah’ı da tanımaz. “Padişah kimdir? Tanımam!” (63) der. Arkadaşı ona bir iki paragraf içinde yoğun bir tevhid dersi verir, sersem adam padişahı kabul eder. Sorun şimdi ahiret konusuna gelir, o adam der ki, “Haydi Padişah var, fakat benim cüzi istifadem O’na ne zarar verebilir? Hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor.” (63) Bundan sonraki cümle öldükten sonra dirilme hakikatinin etrafında döneceği bir esas paragraftır. Bu etkili ve vurucu cümle, Haşir Risalesinin çekirdeğidir. “ Arkadaşı ona cevaben dedi. “Yahu şu görünen memleket bir m a n e v r a meydanıdır. Hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin m e ş h e r i d i r . Hem muvakkat m i s a f i r h a n e l e r dir. Görmüyor musun ki , her gün bir kafile gelir, biri gider kaybolur. Daima dolar boşanır. Bir zaman sonra şu memleket t e b d il edilecek. Bu ahali başka ve daimi bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya c e z a ya m ü k a f a t görecek” dedi. (63) Bahsin devamı sersem adamın inadına dayanır, bütün deliller onun bu inadını kırmak için ortaya konur. Bediüzzaman inkarın tutumu ile isbatın tutumunu at başı götürür, belli bir dozaj ile inkar serilir, sürülür, karşısında onlar iptal edildikten sonra yeni şeyler ortaya konur. Bu onun münazarada dengeyi bozmayacak bir kuramsal deha ile hareket ettiğini gösterir. Sersem adama yeni bir sıfat eklenmiştir. “Hain sersem” Yine o h a i n s e r s e m, temerrüd edip “ İnanmam . Hiç mümkün müdür ki bu memleket harab edilsin. Başka bir memlekete göç etsin” dedi. (63) Bunun üzerine ikinci adam arkadaşına on iki suret ile ahretin varlığını isbat edeceğini söyler. Bediüzzaman arkadaşını ikna etmeye çalışan adama şimdi bir sıfat verir, e m i n a d a m . “Bunun üzerine Emin Arkadaşı dedi: Madem bu derece inad ve temerrüd edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delail içinde On İki Suret ile sana göstereceğim ki : Bir mahkeme-i Kübra -büyük mahkeme- var, bir dar-ı mükafat ve ihsan -ihsan ve mükafat yeri- ve bir dar-ı mücazat ve zindan -zinden ve ceza evi- var ve bu memleket her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki bütün bütün boşanıp harab edilecek.” (64) Burada kapalı gibi ama çok özel bir ahiret delili ortaya koyar. Bir derece boşalmak, bütün bütün boşalmayı gerektirir. Her gün derece derece ölümlerin yaşandığı boşalan dünyanın bir gün birden boşalacağını ifad e eder.
İkinci şahıs:
İkinci şahıs sağduyu sahibi olan şahıstır, sorumsuz ve keyfi yaşayan arkadaşını ikaz eder. “Diğer arkadaşı olan dedi ki, ‘Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belaya sokacaksın. Bu mallar miri malıdır. Bu ahali çoluk çocuğu ile asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git dehalet et’ dedi” (63)
Padişah:
Bir şahıs da ülkenin padişahıdır. O kanunların ve intizamın sahibidir, kanunlarına ve intizamına saygı duyulmasını ister. Bu yüzden onu hesaba katarak sorumlu yaşayan ikinci şahıs onun adına arkadaşına hatırlatmada bulunur ve onu ikaz eder. Padişah büyüklüğü ve azameti ile intizamına sahip çıkan biri olarak tanıtılır. “ Fakat intizam şediddir. Padişah’ın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git dehalet et” dedi.
İkinci şahıs, birinci şahsa yani Sersem’e Padişah’ın varlığı için deliller ve gözlemler öne sürer. Padişahı anlatırken mesafeyi kapatır, kinayeyi açar anlaşılır ki o kainatın sahibi olan Allah’tır. İkinci şahıs Bediüzzaman’ın sözcüsüdür. Veya maskesidir. Onun maskesi ile konuşur. “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz . Bir harf katipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihayet derecede muntazam şu memleket Hakim’siz olur? “ (63) Bediüzzaman Olmak fiilini beş defa farklı şekillerde kullanmış ve bir içi ahenk, nesir şiiri ortaya çıkarmıştır. Cümle bir mensur şiirdir.
Bir köy muhtarsız olmaz
Bir iğne ustasız olmaz
Sahipsiz olamaz
Bir harf katipsiz olamaz
Biliyorsun
Nasıl oluyor ki nihayet derecede muntazam şu memleket
Hakimsiz olur
Biliyorsun’a kadar bir matematik eşitliğin ilk tarafı daha sonra ona bağlı olarak ikinci tarafı verilmiştir. Bediüzzaman’ın bütün cümlelerinde matematik netliğinde eşitlikler kurulmuştur. Biliyorsun ile nasıl oluyor ki arasındaki tezattan, memleketin hakimi ortaya çıkar.
Münazarada artık tabiat gözlemleri, müşahadeler yer almaya başlar. Bediüzzaman münazarada çok farklı ikna edici malzemeler kullanır. Bu onun münazara stilinde kaleme alınmış eserleri için geçerli bir tutumdur. 32. Söz’ün Birinci Mevkıfı’nda, Onuncu Söz’de bu farkl ı malzemeyi yanlış düşünen şahıslarına karşı sunar ve onları ikna etmek için hiçbir baskı unsuru, psikolojik gerilim, delilsiz konuşma yapmaz. “Bu kadar çok servet ki her saatte bir şimendifer (Seneye işarettir. Evet bahar mahzen-i erzak bir vagondur. Gaipten gelir.) gibi kıymettar, musanna mallarla dolu gelir. Burada dökülüyor gidiyor. Nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilannameler ve beyannameler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl maliksiz olabilir? Sen anlaşılıyor ki bir parça Frengi okumuşsun. Bu İslam yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte gel en büyük fermanı sana okuyacağım.” (63) Bu ifadede önce görmeyi salık verir, baharı bir erzak vagonuna benzetir, daha sonra okumayı tavsiye eder, arkasından bunları yapamıyorsa bilenden sormayı salık verir. İşte inancı oluşturan üç eylem: görme, okuma , sorma.
Fon şahıslar:
Eserde anlatıcı ve iki kahramanın dışında olaylara şahitlik eden gözlemci olan onların dışında genel hayatı tanıtan insanlar da vardır. Bediüzzaman bunları ahali olarak isimlendirir. “Ahali de ona çok ilişmiyorlar.” (62) Bediüzzaman eserini hayatın içine, mekanın içine yerleştirmiştir. Burada görünen bir şehir hayatıdır. Fon şahıslar şehir hayatını, asıl kahramanların dışında bir hayatın varlığını anlatır. Daha sonra bunu netleştirir. “Bu ahali çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar.” (63) Şehirdeki ahali kahramanlardan birinin tutumuna karşı tavırlarını ortaya koymuşlardır. Onlar kimseye ilişmezler. “Ahali de ona çok ilişmiyorlar.” (62) “Sana çok ilişmiyorlar.” (63) Birinci ifadeyi gözlemci anlatıcı yani Bediüzzaman söyler, ikinci cümleyi ise sağduyu sahibi ikinci şahıs birinci şahsa söyler.
Fon şahısların yani ahalinin bir özelliğini yazar anlatır, onlar askerdirler. “Bu ahali çoluk çocuğu ile asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar.” (63)
Anlatıcı:
Edebiyat ve anlatma sanatı terminolojisine göre Bediüzzaman gözlemci-müşahit anlatıcıdır. Bu yeni bir anlatıcı türüdür. Roman ve anlatı türü eserlerde anlatıcı daima romanın dışında durur, olayları, insanları, konuşmaları idare eder, her yerde bulunur, her şeye katılır ve yorumlar. Bediüzzaman ayrıca yorumcu, interpereter bir narratordur. Yorumlayan anlatıcı, eserin tezi de bu yorumlayıcı anlatıcı olması üzerinde odaklanmıştır. Eserin girişinde anlatıcı okuyucuyu, üçüncü şahısları nazara alarak konuşur. “Birader haşir ve ahireti basit ve avam lisanıyla ve vazıh bir tarzda beyanının ister isen, öyle ise şu temsili hikayeciğe nefsimle beraber bak, dinle.” (62)
Teknik Konular:
Bediüzzaman’ın eseri t e m s i l i h i k a y e d i r. Bediüzzaman’ın dehası, tarihsel hidayet misyonunun başı olması, medrese skolastiğini yıkmasının nedenlerinden biri de hatta en önemlisi t e m s i l etme sanatındaki akıl almaz ustalığıdır.İ slam tarihi ve felsefe tarihi boyunca temsil edilme zorluğu olan meseleleri Bediüzzaman temsil etmiş, ortaya herkesin dikkatini çeken metinler çıkarmıştır. Bediüzzaman’ın temsil etme konusu uzun bir araştırma konusu olacak kadar geniştir. Temsil sanatın en zor alanıdır. Sinemacılar, dramaturglar, senaristlerin en büyük zorluğu fikri temsil edecek şekilde sahnelemek ve ifade edilir, görülür gösterilir hale getirmektir. Said Nursi, birçok eserinin başında t e m s i l i hikaye cümlesini kullanır, özellikle ona vurgu yapar. Richard Lepperd, Sanatta Anlamın Görüntüsü isimli kitabında özel bir temsil bahsinde temsilin sanattaki yerini netleştirir. Temsilin genel mahiyetine ilişkin sorular gündeme getirir. “Eski filozofların canını sıkan en önemli şey, temsil ile etik arasındaki ilişkiydi, yani imgelerin insan karakteri üzerindeki etkisinin, tasvire bir toplumu ve bu toplumun kültürünü biçimlendirme gücü vermesiydi. Başka bir deyişle batı uygarlığının doğuşundan itibaren şu gerçek çok iyi anlaşılmıştı. Temsil polsi biçimlendirmede büyük bir potansiyele sahipti.
Temsil düşünceyi uyarmak ve böylelikle de fikirler üretmek yoluyla gerçekliğin mahiyetini anlamamızda bize yardım mı eder, yoksa duyuları uyarmak ve böylelikle de bilişten yoksun bir fiziksel tepki üretmek yoluyla yüzeylerin dış görünüşün kopyasıyla bizi kandırır mı? Yüce zihne mi hitap ediyordu, yoksa pespaye bedene mi? İç görüye giden bir bulvar mıydı?
Bu kaygılar bir yana eskilerin de çok iyi farkına vardıkları gibi biz insanlar temsile ve özellikle de görsel temsile başvurmaksızın yaşayamaz ve ilerleyemeyiz. Dahası görme, görsel temsilin aktarıcısı olan duyu kanalı işitmeyle birlikte benzeri enformasyonu beyne taşıyan hayati bir araç olarak anlaşılıyordu. Başka bir ifadeyle görme ve temsil el ele vererek bilgi üretimi için çalışır. Bilgi ise herkesin bildiği gibi iktidarın olmazsa olmazlarından biridir. Fakat burada hala bir zorluk var. Temsil tehlikelidir, tam da mahiyeti gereği, asla temsil ettiği şeyin kendisi olmadığı için aynı zamanda yanıltıcıdır: “gerçek” gerçekliğin özü kavrayışımızın dışında kalırken, bu arada bunun tersini düşünerek kendimizi aldatabiliriz. Nitekim P l a t o n’un temsille uğraşmasının bir nedeni de inanmak için görmenin yeterli olduğuna inanma tehlikesini algılamış olmasıydı. (Richard Lepperd, Sanatta Anlamın Görüntüsü, 39)
Bediüzzaman’ın Onuncu Söz’deki temsili yukarıdaki teorik tesbitlerin hepsini gerçekleştiren bir anlam genişliğinde ele alınmıştır. Lepperd, temsilin düşünceyi uyarmak, fikirler üretmek yoluyla gerçekliğin mahiyetini anlamamızda bize yardım ettiğini söylüyor, yukarıdaki paragrafta. Onuncu Söz’deki temsil kitabın sonuna kadar belli bir haritası ve görsel görünümü olan bir temsildir. Bunun hedefi asırlardır uyarılamayan haşir konusundaki eksikliği uyarmakla gerçekleştirmektir. Bunu da başarır. Gerçekliğin mahiyetini anlamamıza yardım eder. Haşir gerçeği İbni Sina ve filiozoflar ve İslam ulemasının gerçeğini netleştiremediği bir hakikattir, Bediüzzaman bu hakikati gözle görülür hale getirmiştir. Bu ilerleyen bölümlerde görülecektir. Bediüzzaman girişte “bak, dinle” derken, temsilin hem göze, hem de akla zihne hitap eden bir karakteri olduğunu söylüyor. Ama önce bak fiilini almış çünkü asır görsel bir asırdır, insanlar önce bakıp görüp sonra dinleyip inanmaktadırlar.
32. Söz’ün Birinci Mevkıfı tamamen, Haşir ise kısmen m ü n a z a r a olarak yönetilmiştir. Eserin serim şahısların, olayların, sorunların sergilendiği ilk kısımda Bediüzzaman münazaradan bahseder. “İkisi arasında ciddi bir münazara” (63) başladı. Bediüzzaman büyük bir münazaracıdır. Çünkü o iyi kötüyü, inkar ile kabulü, lakaydlıkla, samimiyeti, güzel ile çirkini, dinin mahiyetindeki, hayatın özündeki birbirine zıt olan tema ve kavramları birbiriyle şahıslar vasıtası ile karşı karşıya getirir ve münazara düzenler. Bu münazaralar da bahsin açılımı için çok ciddi bir yavaşlık, ne zaman, nerede, ne oranında birbirine zıt unsurları karşılaştırıp, çatışmaya sokacağı ve çatışmadan inancın zaferine gelişi büyük bir deha ustalığıyla izah edilmiştir.
Münazaralar, çatışma metinleridir. Onuncu Söz’de iki şahsın arasındaki münazara bir çatışmadır ve eserin sonuna kadar devam eder. 18. yüzyıldan itibaren bütün dinler zıt unsurları il e çatışmaya girmişlerdir. Bediüzzaman dinlerdeki çatışmayı özellikle İslam dininin materyalizm, ateizm, inkar ile çatışmasını, çatışma noktalarını iyi bilir. Bütün Risale-i Nur özellikle üzerinde çatışma olan bahislere göre düzenlenmiştir denebilir. 25. Söz’ün girişinde bahiste seçilen ayetlerin üzerinde çatışma olan ayetler olması Bediüzzaman’ın dikkatini ve seçiciliğini gösterir. Çatışma İslami meselelerin farklı yorumlarında doğduğu gibi, filozofların dinler karşısındaki tutumları ve dinlerin de dillendirdiği yaratılış sorunlarında olmuştur. Bediüzzaman gençliğinden felsefe ile meşgul olduğunu Mesnevi isimli eserinin başında söyler. Bu meşguliyetten mutazarrır olması yanında, felsefe içinde sorunları anlaması noktasında faydalı olmuştur. Bu yüzden hemen hemen birçok eserinde olumsuz felsefeye, felsefecilere, tarizkar ifadeler kullanır. Burada s e r s e m diye isimlendirilen şahsın konuşmasını anlatırken onun konuşmasını şöyle ifade eder. “Hem feylesofane çok safsatiyatı söyledi.” (63) Ahiret inancı noktasında filozoflar çok safsata söylemişlerdir, bunu söyler ayrıntısına girmez. Çünkü o olumsuzlukları çok kısa ifadelerle belirler.
Mekan:
Haşir bahsinde olaylar bir mekanda cereyan eder. Bu mekan bir ev değil, bir oda değil, koca dünya yüzüdür. Anlatıcı mekanını tanıtır. “Bir zaman iki adam cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar.” (62) Mekanın özelliği “cennet gibi güzel bir memleket” olmasıdır.
Muhteva unsurları:
İntizam olması
İntizamın şedid olması
Padişahın her yerde telefonu olması
Memur olma
İstihdam edilme
Eserin işleyiş ve tezin ilerleyişinin seyri:
Eserde sahnelenmek ve yorumlanmak istenen her şey “had ve hesabı olmayan delail” dir. (64) Temsilin on iki sureti, on iki de hakikati vardır. Arada yine temsil ile ilgili bir mukaddeme, dört işaret eserin sonunda bahsi tamamlayan beş de zeyil vardır. Bu haliyle temsili hikayenin otuz üç cephesi, bölümü ve epizodu vardır. Bu bölümler birbiri ile konu, şahıslar ve tema yönünden bağlantılıdır. Sıkı bir mantık bağı ile tanzim edilmişlerdir.
Olay Örgüsü
Her anlatı metninin veya romanın, hikayenin, temsili hikayenin olayları ve olayları birbirine bağlanmasından doğan vaka örgüsü vardır. Bediüzzaman, müşahhastan mücerrede, olaydan yoruma giden bir yazardır, düşünürdür. Asrın gereği o olayları gözlemleyen ve sonuçlara, hükümlere onlardan gidendir. Mutasavvıflar gibi mücerredin dünyasında dolaşmaz. Roman olaylardan oluşur, ama romancılar olayları anlatır, olayları okumak onların asli gayeleri değildir. Onları ilgilendiren olayların içindeki ilişkilerdir, beşeri tutumlardır. Ama Bediüzzaman olayları olay olarak bırakmaz, onları okur ve onlardan dini, metafizik, uhrevi sonuçlara gider. S e r i m veya opening kısmından sonra On İki Suret bağımsız ama, aynı noktaya akan olaylardan oluşur.
Bediüzzaman’ın üzerinde düşündüğü vakalar sembolik, simgesel vakalar değildir, o gerçekçi vakalar üzerinde düşünür. Bu vakalar insanların ürettiği vakalar değil kainatın, yeryüzünün akışından doğan kozmik vakalardır. Onuncu Söz’ün bütün vakaları umumiyetle tanrısal vakalardır, yeryüzünün akışı sırasında insan algılarına çarpan olaylardır. Bediüzzaman Onuncu Söz’de insanları bu olaylara bakmaya, görmeye, üzerinde düşünmeye çağırır. Sıradan telakki edilen olayların ne kadar farklı anlamlar yüklü olduğunu gösterir ve yorumlar. Bediüzzaman Allah’ın genel vaka anlayışı ile bunların dünyadaki uygulamaları arasındaki oransızlığı göstererek ahiretin gelmesini zorunlu hale getirir. Suretler ve Hakikatler’deki hareket tarzı budur.
(Devam edecek.)






Yorumlar
Bediüzzaman filozof mudur, yaptığı 'felsefe' midir? Lütfen Risale-i Nur'larla ilgili yazı yazanlar bu inceliğe ve kul hakkına dikkat etseler iyi olur? Kendi felsefe batağına çakılmış algı dünyalarıyla Risale-i Nur'u izaha kimse lütfen yeltenmesin. Cevap | Alıntı | Alıntı
Kur'an ile barışık olan ve istikamet üzere giden felsefe anlamında, Üstad'a filozof demekte bir sakınca yoktur. Üstad felsefeyi müspet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırıyor. Müspet felsefe;vahyin terbiyesinde ve riayetinde aklı ve sair insani duyguları işlettirmek ve tekemmül ettirmektir. Bu noktada Üstad asrın en büyük filozofudur."
Mustafa Aydın beyi en başta saygıya daha sonrada biraz okumaya davet ediyorum,Sayın Yazarın başka açılardan Nurları ele aldığı makaleye skolastik düşünceden kurtulup bakmalıdır. Cevap | Alıntı | Alıntı
Yönetim Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.