Şu An Buradasınız: Anasayfa Prof. Dr. AHMET NEBİL SOYER Güzel’den Güzelliklere ve Güzeller Güzeline

Risale Akademi

Güzel’den Güzelliklere ve Güzeller Güzeline

e-Posta Yazdır PDF

Bediüzzaman 19. Söz isimli Peygamberimizin her şeyini çok icmali bir şekilde anlatan muazzam eserini bir cümle işle başlatır. “Bu söz güzeldir, fakat onu güzelleştiren güzeller güzeli olan evsaf-ı Muhammediyedir.” Güzel, güzelleştirme ve güzeller güzeli, güzel kelimesinden doğan ve birbiri ile bağlı üç kelime. Peygamber güzeller güzelidir, bütün güzellikler onun yansımalarından dolayı güzel olmuştur. Yani o güzel olmakla birlikte güzelleştirendir de. Bu sözün güzelliği de onun güzelliğinin yansımasıdır. Harika bir yorum ve değerlendirme. Zaten onda harika olmayan ne var. Evrendeki, nesnelerdeki güzellikleri nesnelere veren anlayışa bir ironik eleştiridir. Bütün güzellikler o güzeller güzelinden yansımıştır varlığa.






Bediüzzaman, sadece güzel kelimesinden hareketle peygamberimizin güzelliğine ve varlığına giden yorumlar yapmıştır. Bunlar dikkati çekici boyuttadır. Bediüzzaman sanattan, güzelden, cemalden hareketle Peygamberimizin (ASM), peygamberlerin varlığını zorunlu kılar. Allah, “nihayet kemalde olan bir cemal sahibidir.” Yani öyle bir güzellik ki hiç eksiği yok, son derece mükemmel bir güzellik. Kâinattaki bütün güzellikler o güzelden âleme yansımalardır. Kâinatta ne varsa en ideal şekilde biçimlendirilmiş, renklendirilmiş, uyum kazandırılmıştır. Bütün bu güzellikleri insanlara gösteren ve tarif eden, onlara insanların ilgisini çeken birisi lazımdır. Güzellikleri tarif eden ve gösteren peygamberimizdir. Onun bütün hayatı çirkinlikler içinde olan âleme bu güzellikleri göstererek onları güzelleştirmekle geçmiştir. Güzel Bediüzzaman, âlemdeki güzellikleri güzeller güzelinin varlığı ile nazarlara açıyor. Sözün kaynağı onun şu cümleleri: “Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemalde olan bir cemal gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?” (Sözler, 97)






Bu sefer sanatın kemalindeki güzellikten Güzeller Güzeline gider. “Gayet kemalde bir cemal-i sanat.” Allah Sani’dir. Yani önce halk ettiği her şeyi güzelliklerle süsleyip onu sanat eseri haline getirir. Bu sanat kemalin nihai sınırındadır, en ideal şekilde şekillendirilmiştir. İşte bu gayet kemalde bir cemal-i sanattır. Böyle ideal şekilde biçimlendirilmiş güzellikli sanat eseri kendi haline duramaz, ona insanların ilgisini çeken onu tanıtan Bediüzzaman’ın kelimesiyle D e l l a l  lazımdır. İşte ideal güzellikli bu harika kâinattaki her şeye maddi manevi dellallık eden, onların güzelliklerini sanat inceliklerini insanlara tanıtan güzeller güzeli bir Dellal’dır. Dellal tanıtacağı şeyi derinlikli olarak bilen kişidir. O tanıttığı şeyleri ve o şeylerde sanat güzellikleri yansıyanı yani Allah’ı da hakkıyla bilendir. Biyoloji, zooloji, tıp, ziraat, coğrafya, astronomi bu gayet kemalde olan sanat güzelliklerini anlatırlar. Onların güzellikleri ile insan arasında iletişimi özellikle Peygamberimizin asrımızdaki temsilicileri dini terminoloji ile onları birleştirerek yapmıştır ve yapmaktadır. Metnin aslını alalım: “Hem hiç mümkün müdür ki, gayet cemalde bir kemal-i sanat onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellal vasıtasıyla teşhir istemesin?” (Sözler, 98) Güzellikleri teşhir eden, insanların nazarına açan güzeller güzeli olan Peygamberimizdir. Dellal aynı zamanda güzelliği teşhir eder. Seyirciler bir şeyin güzelliğini ancak onun teşhiri ile anlarlar. Güneş yüzlerce yıl insanların gözü önündeydi, onun güzelliğini ve ideal tasarımını insanlar ve âlimler okuyamadı, Peygamberimiz ve peygamberler onun ve onun gibi sonsuz nesneleri Allah’a bağlayarak yorumladı, güzellikleri gösterdiler. Sadece biçimsel güzelliği değil, manevi güzelliklerini de teşhir ettiler.






Güzellik sanat eserlerinden sanatçının zatına doğru gidince mesele biraz daha derinleşir. Bir sanat eserindeki güzellik sanatçısının zatındaki güzellikten kaynaklanır. Güzeli ancak güzel isimleri olan gerçekleştirir. Sinan’ın ruhundaki güzellik, zatındaki güzellik Selimiye’ye yansımıştır. Bir sanatçının Cemali  mehasin ve letaif şeklinde eşyaya yansır. Eşya bu güzelliklere ayna olur, onları gösterir. Bu mahlûkat aynalarındaki güzellik ve incelikleri gören ve gösteren biri lazımdır.  O da peygamberler ve Peygamberimizdir (ASM). Onun görevi hem g ö r m e k  hem de g ö s t e r m e k ‘tir. Görmesini bilmeyen göstermesini de bilmez.  Peygamberimiz Allah’ın isimlerindeki güzellikleri hem kendi gösterir, hem de aynı güzellikleri başkalarına gösterir. Güzeller Güzeli hem güzeli gören, hisseden, hem gösterendir. Güzellikleri kendi vitrininde insanlara yansıtan odur, hem de âlemdeki güzellikleri gören ve insanların onlara bakmasını anlamasını yine sağlayan O’dur. Bunlar bütün hadislerin ruhundan Bediüzzaman’a yansıyan yorumlardır. O’nun hadisleri taranarak bu bahisler örneklendirilebilir. Metni alalım: “Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet derecede bir hüsn-i zâtî sahibi cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin? Yani bir Habib Resul vasıtasıyla ki, hem Habibdir, ubudiyetiyle kendini O ‘na sevdirir, ayinedarlık eder, hem Resuldür, O’nu mahlûkatına sevdirir, cemal-i esmasını gösterir.” (Sözler, 98)







Bediüzzaman yine güzelden vazgeçmez. Bu sefer g ü z e l  m a s n u a t'tan  hareket eder Güzeller Güzeline giderken. Güzel masnuat sözü iki yönlü bedii bir sözdür. Güzel biçimsel ve ruhsal güzellik, masnu da sanatlı yapılmış demektir, mahlûk demiyor, masnu diyor. Sanatlı yapılmış güzel eserler demek. Güzel sanatlı yaratılmış şeyleri yapan o şeylere dikkati çekmek istiyor, kendini tanıttırmak istiyor demektir. Tanıttırmak ile güzellik arasında ilgi kurar. Cümle şöyle: “Hem hiç mümkün olur mu ki bu güzel masnuat ile kendini zişuura tanıttıran.” (Sözler, 99) Demek güzel sanat eserleri kendini tanıttırmak istemesinin tezahürleridir. Bir mimar ve ressam güzel eserler yapıyorsa illa da bir yerde insanlara kendini tanıttırmak ister. Tanıttırmanın arkasından sevdirmek gelir, bir şeyi güzel yaratmakla kendini tanıtan ve onun yanında nimetlerle kendini sevdiren, bunlar karşılığında insanlardan ne istediğini yine Güzeller Güzeli vasıtasıyla belirtir. Ancak bir elçi tanıttırmanın ve sevdirmenin karşısında ne yapmak lazım geldiğini ortaya koyabilir. Cümleyi alalım: “Hem hiç mümkün olur mu ki, bu güzel masnuat ile kendini zişuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sani-i  Zülcelal, onun mukabilinde zişuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?”(Sözler, 99)






Yukardaki hakikatı daha geniş bir perspektiften Bediüzzaman başka bir yerde anlatır. Ali İmran suresindeki 33 numaralı ayetten hareketle yine sanat güzelliğinden Güzeller Güzeline gider. Ayet şöyledir: “Ey sevgili peygamberim de ki, Eğer Allah’ı seviyorsanınız bana uyun ki,  Allah da sizi sevsin.” Bediüzzaman’ın metni ise şöyle: “Madem kâinatta hüsn-ü sanat bilmüşahade vardır ve kat’idir. Elbette Risalet-i Ahmediye (ASM) şuhud derecesinde bir katiyetle sübutu lazım gelir.” (Sözler, 316) Sanatkârane inşa edilmiş şu kâinatta her şey güzel sanat eserleri olarak teşhir edilmiştir. Bu insanların ve bilimlerin gözlemleri ile vardır ve kat’idir. Bu güzel sanat eserleri Peygamberimizin (ASM) peygamberlik görevinde yani risaletinde aynı gözlem gücü ile şuhud derecesinde vardır ve kat’idir, kesindir. Yani güzellik ile risalet arasında bağlantı kurmuştur Bediüzzaman.  Açıklar: “Zira şu güzel masnuattaki hüsn-ü sanat ve ziynet-i suret gösteriyor ki, onların sanatkârında ehemmiyetli bir irade-i tahsin ve kuvvetli bir taleb-i tezyin vardır.” (Sözler, 316) Suretlerdeki ziynet ve sanatlardaki güzellik sanatkârın güzelleştirme iradesi ve süsleme isteğini, talebini gösterir. Yani güzellik ve süsleme estetik olarak güzelleşen ve güzelleştirenin görünmesini ve gösterilmesini gerektirir. Aynanın karşısında süslenen insan o güzelliğini teşhir etmek ister. Allah’ın güzelleştirme isteği ve süsleme talebi ifadeye muktedir olmadığımız bir boyutta ona aittir. Yani bütün güzellikler ve süsler bize kendini tanıttırmak isteyen bir ilahı bağırır dururlar. Tıpkı bir sanat galerisindeki eserlerin sahibini göstermesi gibi.






İrade ve talep şimdi yeni bir boyuta girer. Sanatkârın irade ve talebinden muhabbet ve rağbet doğar. Yani sanatını güzelleştiren onu sevdiğinden güzelleştirir, sevdiğinden sevmek isteğinden dolayı süsler. İnsan sevmek ve sevilmek için süsler ve süslenir. Süslenmenin ve güzelleştirmenin üzerinde en mükemmel şekilde gerçekleştiği canlı ise insandır. O zaman insana karşı Allah’ın tavrı en güzel eseri olması hasebiyle daha ileri boyuttadır. Çünkü o sanatına karşı muhabbet ve rağbet eder, en mükemmel sanatı ise insandır. “Ve şu muhabbet ve rağbet ise, masnuat içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insana daha ziyade müteveccih olup temerküz etmek ister.” (Sözler, 316) Muhabbet ve rağbet masnuat içinde sanatlı varlıklar içinde en sanatlı olan ve en nurani olan ve mükemmel olan insana yönelir ve onda odaklanır, merkezleşir. Allah’ın sevgi ve rağbeti insanda merkezleşir. Sevgisinin merkezinde insan vardır. Çünkü en güzel şekilde yaratılan odur. En güzel takvim odur. Allah’ı en iyi gösteren odur. Yorum yavaş yavaş Resulullah’a doğru gitmektedir.






Bundan sonra iki levhadan bahseder. Birinci levha, musanna, murassa, nakışlı bir sanat levhasıdır. Bu levhayı Allah bütün mahlûkatı güzel gösterecek şekilde terbiye etmesi ile oluşturur. Diğer levha, görüntü ise bu birinci levhaya karşı tavır alan, onda gösterilenlere karşı tutum sergileyen insandır. Bu insan birinci levhaya karşı, insan nurlu ve çiçekli, muhtelif renklerde, bir kulluk dairesi ve tefekkür düşünme fiili, beğenme, teşekkür ve iman ile karşılık verir. Bu ikinci dairenin yaptığı her iş ve aldığı her tavır ve tutum, birinci daire adınadır. Birinci daireyi tanzim eden Allah’ın Rububiyetidir, ikinci daire de ise insan vardır ve onların reisi de Peygamberimizdir. Çünkü o Allah’ın, Sanatkârın, Saniin sanatseverek inşa ettiği kâinata karşı en güzel tutumu ve tavrı sergiler. Bütün bu tavırları sergileyen Peygamberimizdir (ASM). Çünkü o ikinci dairenin reisi olarak birinci daireye karşı en güzel tutumu sergilemekle risalet görevini yerine getirmiştir. Tutum başkalarına yansımakla risalet ifa edilmiş olur.  Çünkü  O, O’nun “en güzel masnuatıdır”. “Arş ve ferşi çınlattıracak  bir velvele-i istihsan, beğenme velvelesi ve takdir, takdir velvelesi içinde, berr ve bahri, deniz ve karayı  cezbeye, coşkuya getirecek  bir şükran zemzemesi ve tekbir zemzemesi ile ona taparcasına, perestişkarane, O’na müteveccih olan, yönelen en güzel masnuuna karşı (ASM) lakayd kalsın(Allah) ve O’nunla konuşmasın ve alakadarane  onu resul yapıp güzel vaziyetinin başkalara da sirayet etmesini istemesin? Kella konuşmamak ve resul yapmamak mümkün değil…” (Sözler, 317) Peygamberimizin (ASM) Allah’ın azameti, güzellikleri karşısında yer ve denizi coşturacak bir şükran ve takdir zemzemesi ile hareketi onun davranışlarında, hadislerinde, yaşayışında görünür. İşte güzelliklerden Güzeller Güzeline giden Bediüzzaman’ın yorumlar zinciri. Binlerce hadis ve davranışla takviye edilecek ifadeler. Ciltlerle kitap ile ifade edilecek bir hakikatler bütünü.





Peygamberimiz evrenin kozmik görüntülerine karşı en ideal takdir ve beğenme örneklerini vermiştir. Bunun yanında en olumsuz davranışlara bile en güzel karşılıkları göstermiştir. Biçimsel güzelliklere de bigane kalmamıştır. Oğlunun mezarının düzenlenmesi sırasında mezarın biraz şekli düzgün olmaz. “Bunu daha düzgün yapabilirdiniz” der. Efendim bir mahzuru var mı ölen için?” derler. O ise “Ama gözün de hakkı var” der. Misafirleri gelince saçlarını tarar ve onların karşısında düzgün bir şekilde çıkar. Hz Aişe; “Ya Resullallah sende mi?“ deyince de; “Ya Aişe beni insanlar çirkin şekillerde mi görsünler?” diye buyururlar, fem-i mübarekinden.







O Güzeller Güzelinin güzel davranışlarının, sünnetinin gerekliğini Bediüzzaman yine güzelden hareketle anlatır. “Sani-i Zülcelâl nasıl ki, kemal-i ehemmiyetle sanatını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de mahlûkatını ve ibadını sair zişuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latif ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edep oluyor. İşte Sünnet-i Seniyedeki edep, o Sani-i Zülcelal’in esmalarının hudutları içinde bir mahz-ı edeb vaziyeti takınmaktır.” (Nesil, 609) Peygamberimiz Allah’ın esmanın sınırları içinde en güzel vaziyetleri almıştır. Güzel, Güzel Habibinden, Güzel Esmanın sınırları içinde en güzel vaziyetleri almasını istiyor. Sanatını güzel görmek isteyen en güzel sanatı olan insanın da, bütün güzelliklerin kendisinde teşhir edildiği Habibinin sünneti dâhilinde hareket ederek güzel görünmesini ister. Güzeller Güzeline benzeyen güzel olur.  O kadar çilenin içinde bu güzel manaları nasıl düşünmüş bu güzel insan.



İşte Güzel’den , Güzelliklere, Güzeller Güzeline ……

Son Güncelleme ( Perşembe, 11 Kasım 2010 00:19 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 59 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter