Estetik görüşler tarihinde güzel ile çirkin hususi bir yer almıştır. Teoride ve uygulamada olmak üzere güzel ve çirkin konusu ele alınabilir. Teoride bir şeyin güzelliği, onun unsurları ile ortaya konabilir. Ama uygulamada güzelin varlığı onu etkileyen iç ve dış tesirlerle ortaya çıkar, bu tür güzel ve çirkin teorideki tek yönlü güzelden farklıdır. Kötü, trajik, çirkin, kaba, daha başka görünümler ve tezahürler güzeli zorunlu kılan, çağrışımla güzeli aratan durumlardır. Günlük hayatımızda bu tür güzellikler belirlediği estetiğin güzelliklerden daha boldur.
Eleştiride evrenselleşmiş bir yasa vardır, bir şey mukayese ve tahlil edilmedikçe değeri ortaya çıkmaz. Bunu ünlü eleştirmen Thomas Stearn Eliot demiş. Şimdi Bediüzzaman’ın eserleri konusunda mukayese imkanı olmayınca onun nerede olduğu konusu sabit bir yorumla ortaya konur, halbuki bu mukayeseli ortaya konsa daha değerli yorum olur. Kur'an kendini diğer edebi metinlerle mukayese etti, Kabe’nin duvarına asılan metinleri insanlar indirdiler ve; “Ayata karşı bunların bir değeri kalmadı" dediler. Bediüzzaman’ı dünya fikir ve felsefe, din yorumu arenasında mukayese eden insanlar olursa o daha net biç imde elle tutulur, nesnel yorumlara muhatab olur.
Güzel çirkin ile mukayese edilince değeri ortaya çıkar. Bediüzzaman da güzel çirkin mukayesesini sorun olarak görmüş ve fikirlerini yer yer eserlerine dağıtmıştır. Bediüzzaman, çirkini güzelle birlikte düşünür, insan tabiatındaki çirkinden kaçma yerine güzel için çirkinin zorunluluğunu ifade eder. "Çok güzellikleri intac veya izhar eden bir çirkinlik dahi dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebeb olan bir çirkinliğin yok olması, görünmemesi yalnız bir değil, belki müteaddid defa çirkindir." (Şualar. S 30) Demek çirkini öldürmek aslında güzeli öldürmektir. Her güzellik bir çirkinliği yok ederek elde edilir, ama çirkin yoksa neye kıyasla bir şey güzel olacaktır? Kıyas edecek bir şey yoksa neyi neye göre kıyas edecek insan? Aynaya bakan bir insan o anki çirkinliğini kapatmaya, yeni bir yüz ortaya çıkarmaya çalışır. Kim güzel bir şey yapmaya çalışıyorsa kafasında sürekli çirkinliği iten, öteleyen bir mantıkla çatışır, çatışa çatışa çirkin geri gider ve kaybolur, güzel ortaya çıkar.
Güzel ve çirkin estetik tarihindeki yeri dışında insanların durumuna göre varlık kazanmıştır. İnsan isteklerine uygun şeyi güzel, uygun olmayanı çirkin olarak görür. Ama ideal bir ölçü değil göreceli bir yorumdur. Bediüzzaman insana göre değişen güzellikleri eleştirir, sanat, varlık, Allah’a göre olan güzellikler ile uğraşır.
Bediüzzaman’ın çirkin konusundaki fikirleri bugün modern estetikçiler tarafından da paylaşılır. Onlardan neredeyse yüz yıl önce Bediüzzaman çirkini onlardan daha iyi yorumlamıştır. “Yeniçağa kadar çirkin olan her şey estetik dışı sayılmıştır ya da estetik kavrayış da güzel ve çirkin ayrımı yapılmıştır. Bugünkü anlayış içinde çirkin güzelin bir başka görünümü, güzelin tümleyeni gibidir. Özgünü sezdirdiği ölçüde özel bir anlam ortaya koyduğu ölçüde güzelle bütünleşir. Eski güzel plastik bir anlam taşıyordu, bugünkü güzel anlamla ilgilidir diyebiliriz." (Afşar Timuçin, F L , s. 108)
Bediüzzaman çirkinle güzel arasındaki ilişkiyi modern sanat salonlarına, azınlık bir estetikçiye değil, her sınıf insanı etkiledikten sonra günlük hayatın ayrıntısına da taşır. "Mesela vahid-i kıyasi gibi bir kubh bulunmazsa hüsnün hakikatı bir tek nevi olur. Pek çok mertebeleri gizli kalır. Ve kubh’un tedahülü ile, çirkinin içine girmesi ile, mertebeleri inkişaf eder, dereceleri ortaya çıkar. Nasıl ki soğuğun vücudu/varlığı ile, hararetin mertebeleri ve karanlığın bulunmasıyla ziyanın dereceleri tezahür eder. Aynen öyle de cüzi şer ve zarar ve musibet ve çirkinliğin bulunmasıyla, külli hayırlar ve külli menfaatler ve külli nimetler ve külli güzellikler tezahür ederler. D e m e k ç i r k i n i n i c a d ı ç ir k i n d e ğ i l g ü z e l d i r . Çünkü neticelerin çoğu güzeldir. Evet yağmurdan zarar gören tembel bir adam, yağmura rahmet namını verdiren hayırlı neticelerini hükümden ıskat etmez, rahmeti zahmete çeviremez." (Şualar s 30)
Bediüzzaman şeytanın bütün kötülüklerin anası olması yanında onun varlığını da çirkinden hareketle güzel yorumlar. “Hatta şeytanın dahi manevi terakkiyat-ı beşeriyenin, insanların manevi ilerlemesine sebeb olduğundan o nevin icadı dahi hayırdır, o cihette güzeldir." (Şualar s 31) İnsan kendi içinde daima çirkine çeken şeytanı dinlememekle çirkinden uzaklaştığı kadar güzeldir. Bütün büyük insanlar şeytandan kaçtıkları oranda güzeldir.
Çirkin lokalize edilirse kendi çirkinliktir, ama bir güzeli çağrıştırdığı veya arattığı, gerekli kıldığı yerde güzele dolaylı olarak hizmet eder. Kokmuş bir et kötü ve çirkindir, anında bir taze et insanda güzel duygular meydana getirir. Zulüm kötüdür, çirkindir zalim bir adamın yanında şefkatli bir adam belirirse o zaman güzel bir durum ortaya çıkar. Karşıt değerlerin doğurduğu güzellikler, sabit güzelliklerden daha çoktur. Olumsuzluk birlikleri bu yüzden güzelliğe hizmet ederler. “Aydınlık kavramı, karanlık kavramının var olmasının bir öngereğidir. Nasıl ağırlık kavramı, hafiflik kavramının, pozitif yük kavramı, negatif yük kavramının, hakikat kavramı da hakikat dışı ya da yanılma kavramının öngereğiyse. Bunun gibi hakikat dışı ya da yanılmaz bilgi kuramı kategorileriyse, şer ya da haksızlık, etik kategorilerse, çirkin olan, yoz olan, kaba olan, bayağı olan da estetik kategorileridir, olumsuzluk işareti taşırlar." (M Kağan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, s. 210)
Her konuda olduğu gibi güzel-çirkin bahsinde de Bediüzzaman farklı perspektifler kullanır. Çirkin ile güzelin arasındaki ilişkiden sonra bahçe mimarisinde çirkinin güzele katkısını anlatır. Çirkin ile güzelin bir arada peyzaj mimarisinde kullanılarak birbirine olan tezadından bir güzellik doğduğunu ifade eder. “Tabiatları latif, ince ve latif sanatlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevari bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letafetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayri muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilave ediyorlar ki onların çirkinliğiyle adem-i intizamıyla, intizamsızlığıyla, bahçenin güzelliği, letafeti fazlaca parlasın Çünki, “inneme'l-eşyaü turefü bi-ezdadiha” lakin o müdakkik bir kimse o ezdadı cemeden, zıtları bir araya getiren bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki o çirkin kaba şeyler kasden yapılmıştır ki güzellik, intizam letafet artsın. Zira güzelin güzelliğini artıran çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden o çirkinlerdir. O çirkinlerin adem-i intizamı, intizamsızlığı nisbetinde bahçenin intizamı artar.”
Tümevarımla bahçeyi dünyaya dönüştürür Bediüzzaman. “Öyle de dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat arasında hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun, bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zinet bir süs olmak üzere Sani-i Hakim, her işe mana ve hikmet yükleyen sanatlı yaratıcı tarafından kasden yapılmış olduğunu pek yüksek geniş, şairane bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam görebilir. Maahaza, öyle de o gibi şeyler kasdi olmasaydı şekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet tehalüfte birbirine zıt olmakta, kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simaca muhalefeti buna delildir.” (Mesnevi Nuriye, s. 211) İnsan ve Allah, zıtlardan güzellikleri ortaya çıkarırlar.
En büyük çirkinlik ahireti getirmemektir. Dünyadaki bütün güzellikler de ahiret sayesinde güzeldir. Nasıl bir nesne yığınının üstünden onu örten büyük bez parçasını çekip alırsanız o nesneler bozulur, bütün güzel mahlukatın üzerinden ebediyet örtüsünü çekip alırsanız, bütün güzellikler anlamsız olur. Güzel bir insan güzelliğinin yavaş yavaş elinden alınıp sonunda kabre gireceğini düşününce o güzellik onunla alay olur. Bir tavus kuşunun güzelliği ölümle sona erecekse güzelliğin anlamı yok. Bütün çiçekler, semadaki düzen ve armoni ebediyet ile değer kazanır, yoksa o güzellikler sona doğru gidiyorsa ne seyredene zevk verir, ne seyredilene. Varlık kesilmek için mezbahaya giden ümitsiz hayvanlara benzer. Her şeye her canlıya yüzlerce gayeler yükleyen bir mutlak hakîm, bütün bu gayeleri ahireti getirmezse boşuna tasarlamıştır. Bütün bu gayeler ahirete dönük gayelerdir. İnsana dönük gayelerdir. Bütün varlığı insan hayatına uygun bir biçimde tasarlayan varlığı insana hizmet ettiren, insanı kabirle sıfırlarsa o zaman bütün bu kanunlar, hassasiyetler, gayeler abes, saçma bir kurgu olurdu. Abes hem hikmetin zıddıdır, hem güzelin zıddıdır, çirkindir. Bu yüzden Bediüzzaman; “Hayr-ı Mutlaktan hayır gelir, Cemil-i Mutlaktan güzellik gelir. Hakim-i Mutlaktan abes bir şey gelmez." diyerek bütün varlığı ahireti getirmemekle şerre çevirmek, bütün varlığın gayelerini saçmaya çevirmek, bütün varlığın gayelerini ahireti getirmemekle çirkine çevirmek Allah’a yakışmaz.
Bediüzzaman güzel çirkin tezadını, Allah ve insana uygular. Hep güzellikler ile uğraşan bir insanın çirkin işler yapması onun kişiliği için eksi bir puandır. Varlık ve yaratılışı bu kadar güzellikler ile donatan Allah’ın da insanı toprağa gömüp bütün bu güzelliklerin sonucu buymuş gibi yapması onun açsından çirkinliktir ve ona yakışmaz. O zaman güzel olan herkesin kendine yakışanı yapmasıdır. Demek güzel kendi başına yaratılış için bir başka alemi zorunlu kılar, yoksa güzelin anlamı kalmaz. Alaya, olumsuzluğa dönüşür.
Burada metinde güzel-çirkin tezadı, hikmet-abes tezadı söz konusu edilmiştir. Metnin sonunda yine konuyu başka bir örnekle izah eder. “Kendini o zata benzetsin ki, öyle bir saray yapar her bir taşında binlerce nakışlar, her bir tarafında binler zinetler, her bir menzilinde binler kıymettar alat ve eve lazım olan gerekli şeyler, levazımat-ı beytiye bulundursun da sonra ona dam yapmasın.” (Sözler s 76) O saray bu alem sarayıdır.
Dünyada toprak unsuru, su unsuru, hava unsuru, ateş unsuru, yağmur ve benzeri şeyler çok gayelere göre hesab edilmiş ve hizmete sokulmuşlardır. Bu unsurlar bazen şerlere, kötülüklere de neden olurlar. İnsanlar o zaman bu unsurları kötülükle, çirkinlikle, olumsuzlukla, güzel olmamakla suçlarlar. Bediüzzaman ise bunu izah eder. “Güçlü ve Celal sahibi olan Allah, her bir unsura çok vazifeler vermiş ve her bir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazifesinde, bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek netice vücuda gelmemek için insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men edilse, o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle o hayırlar adedince şerler yapılır.” (Sözler s 159)
Uyum ve Güzel çirkin
Estetikte uyum güzelliğin vazgeçilmez ögesidir. “Uyum güzelliğin temel özelliğidir. Uyumlu olan güzeldir. Uyumdan yoksun olan da çirkin. Güzellik evrendeki düzen ve uyumun sergilendiği genel bir terim olmaktadır." (Dabney Townsend, Estetiğe Giriş, s 27) Hikaye, şiir ve musiki parçalarındaki güzellikler de uyuma dayanır. Bediüzzaman bütün eserlerinde bu güzelliği meydana getiren uyumu yeri geldikçe anlatır. Beşeri estetik de bu uyumu bulmuştur. “Öykü ve şiir de düzen ve uyuma dayanır. Öyküler anlatılırken, şiirler okunurken bu açıkça görülür. Sözel edebiyat büyük ölçüde seslere, kalıplara ve yinelemelere bağlıdır. Resim de düzenli ilişkilere dayanır. Bazı renkler birbiri ile uyumlu olurken bazıları uygun düşmez. Bir nesnenin resmi o nesneyi oluşturan parçalar arasındaki düzenli ilişkinin yeniden üretilmesidir." (Dabney Townsend, Estetiğe Giriş, s. 27) Bediüzzaman bu beşeri ilahi uyumu anlatır. Batılı estetikçiler de böyle düşünür. "Evren bir bütün olarak temelde güzel olduğundan sanattaki güzelden doğadaki güzele geçmek kolay olur. Doğal güzellik yapay bir oluşumdan çok doğadaki düzenliliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan uyumlu bir düzendir. Evren düzenden yoksun raslantısal bir bütün olarak düşünülürse bu kuram işlemez olur. Tabiatın kendisinin uyumlu olması sanatın doğayı işlemesini olanaklı kılar." (aynı eser s 28)
Dünyanın da güzel ve çirkin yüzleri vardır. Bu güzel ve çirkin yüzlerin ahirette tırmandıkları iki nokta vardır. Cennetin en yüksek yeri, Cehennemin en derin yeri. İnsan ahsen-i takvimde yaratılmıştır. Yani yaratılanların en harika tasarlananı ve yaratılanıdır. Ama eğer bu güzel yaratılışına uygun davranırsa Âlâ-yı illiyine eğer davranmazsa Esfel-i safiline gider. Yani insanın dünyadaki macerası, seyyahlığı ve yolculuğu da güzel terimleri ile tasarlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Yaratılanın en güzeli, en güzele yolculuk eder. "Gözü güzelliğin bütün meratibini, mertebelerini görür.” (Sözler, s. 339) "Güzel bir sözü bir esiri azad etmek kadar itibar görür." (Sözler, s. 313) Buradan hareketle Bediüzzaman gençlik hissiyle güzel gördüğü dünyayı, asıl güzel dünyaya kıyasla çirkin kabul eder. “Ey Ahsen-i takvimde yaratılan ve kötü tercihleri yüzünden Esfel-i Safiline, cehennemin en kötü yerine doğru giden gafil insan. Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında uyandığım dakikada, o g ü z e l zannettiğim ahirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl ç i r k i n gördüğümü ve ahirete bakan hakiki yüzü, ne kadar güzel olduğunu bak gör.” (Sözler s 307)
Tasarım ve güzel-çirkin ve güzel
Bediüzzaman’ın güzel konusundaki izahları içinde en etkileyici, gözlemlere dayalı olanı “Ahsene külli şeyin haleke” ayetinin izahı sırasında söyledikleridir. Her şey en güzel şekilde tasarlanmış ve yaratılmıştır. Bediüzzaman genel bir hüküm verir; "Her şeyde hatta en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ciheti vardır." der. Bunun izahını yaparken genel bir kural ortaya koyar, dolaylı güzellikler ve perdeli, sonradan anlaşılan güzellikler diye iki tür güzellik sınıflandırması yapar. “Evet kainattaki her şey, her hadise ya bizzat güzeldir. Ona hüsn ü bizzat, hemen görülebilen, perdesiz güzellik denir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki ona hüsn ü bilgayr, dolaylı, bir sürecin arkasındaki güzellik denilir. “Bunu açıklamak için hayali, spekülatif değil, gözlemlere dayanan örnekler verir. “Bir kısım hadiseler var ki zahiri görünüşü çirkin, müşevveştir, karışıktır. Fakat o zahiri perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar vardır.” Bediüzzaman fenomenlerden, olaylardan hareketle düşünür, kendisine gelinceye kadarki gibi hayali, zihinsel düşünmez. Örneksiz düşünmez, temsilsiz düşünmez, tecrübesiz düşünmez. Bediüzzaman olayları sınıflandırır, “Bir kısım olaylar var ki" der. Bu olayların özelliğini hatırlatır. “Zahiri, görünüşü, çirkin, müşevveştir” karışıktır. Bu çirkinlik bir perdedir, arkasında, altında "gayet parlak güzellikler ve intizamlar" var. Bu hakikata bir başka yorumunda biraz daha genişlik getirir Bediüzzaman; "Her şey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir, veya neticeleri itibariyle güzeldir. Ve bu güzellik umumi Rububiyete ve Rahmetin kapsamına/şumülüne ve umumi tecelliye bakar.” (Mektubat, s. 367) Bediüzzaman'a göre Allah’ın bütün mahlukatı içine alan genel terbiye faaliyeti güzeldir. Rahmetinin bütün mahlukatı kapsaması güzeldir, genel neticeleri noktasından güzeldir. Bazı insanlar bunun dışında kalır, kendine çirkin yaparsa, o onun kendi tercihi olmuştur. Ondan ondaki çirkinlikten Allah’ı mesul tutamaz.
Örneklere girelim: “Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebatatın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin firak perdeleri arkasında Allah’ın haşmetli tecellilerinin aynası, yansıması olan kış hadiselerinin tazyikinden, tesirinden ve tazibinden, rahatsız etmesinden muhafaza etmek için nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları hayat vazifesinden terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin taze güzel bahara yer izhar etmektir.” (Sözler, s. 215) Bundan sonra gelen cümle genel bir gözlemdir, tabiat gözlemleri, insan hayatı ile ilgili gözlemleri, afetleri de içine alan bir genişliktedir. Batı estetiği çirkinin güzel olduğunu söyler, ama böyle bir yorum yapmaz. “Çok kez çirkin güzelin tam karşıtı sayılır. Güzel için değişmez bir kriter olsaydı, bu karşıtlığı belirtmek zor olmazdı. Oysa ki bir şey, hangi noktadan itibaren güzel ya da çirkin olur, yani güzelliğin ve çirkinliğin değişmeyen eşiğini ne nitelik, ne de nicelik bakımından belirlemeye imkan vardır. Şu halde bir şeyi çirkin yapan etkenleri aramalıdır. Bu esastan hareket eden estetikçilerden Chars Lalo, çirkinliği ahenge aykırı, hostil bir durum ya da beklediğimiz ve var olması gereken bir ahenk yerine geçen bir ahenksizlik saymıştır." (Cemal Sena, Estetik, s. 236) Bediüzzaman gibi bir sınıflandırma yapmamıştır, çirkin düşüncesinin evrimindeki estetikçiler.
Bediüzzaman gerçekten farklıdır. Dünyadaki olaylar arasındaki çirkinlerin hikmetini anlatır. “Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevi çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemasız kalan, gelişmeyen birçok istidad çekirdekleri, zahiri çirkin görülen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılaplar ve külli tahavvüller, değişmeler, birer manevi yağmurdur. Fakat insan hem zahirperest, görünüşe göre yorumlayan, hem hodgam, kendine göre yorumlayan, olduğundan zahire, görünüşe göre bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğunu hükmeder. Halbuki eşyanın insana ait gayesi bir ise Saniinin esmasına/isimlerine, ait binlerdir. Mesela yaratıcı kudretin büyük mucizelerinden olan dikenli otlar ve ağaçları muzır, zararlı, manasız telakki eder. Halbuki onlar otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar." (Sözler, s. 216)
Estetikçilerin manaları ne kadar tabiat gözlemlerinden kopuk ve soyuttur. “Eski Yunan, Latin ve Fransız klasiklerine göre tabiat güzellikleri ya ilgiyi çekmeyen, ya da çirkin olan şeydir. Lalo bu görüşü açıklamak için tabiatı dış estetik yani tarafsız ve güzellikle ilgisi olmayan bir gerçeklik saymış ve ondaki güzelliğin sahte olduğunu ileri sürmüştür." (Cemal Sena, Estetik, s. 236) Bu, Bediüzzaman’ın çirkinin, sosyal, toplumsal, tabiattaki örnekleri, müsibetler açısından yorumunu yaparak çok farklı bir deha olduğunu gösterir. Durmadan örnekler verir, bir küçük paragrafta. “Mesela atmaca kuşunun serçelere tasliti, musallat olması, zahiren görünüşte uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, kabiliyeti o taslit ile düşmanlık ile inkişaf eder." (Sözler, s 216)
Yine bir estetikçi A. Seail’e göre: “Çirkin kabalığın çıraklığıdır ki insana kin ve düşmanlık duygularını verir.” H. Taine, “Çirkin şüphesiz güzeldir, fakat güzel elbette daha güzeldir” der. Bütün bu görüşler ve daha başkaları Bediüzzaman’ın yanında ne kadar kısmi ve göreli kalırlar. Bediüzzaman örneklere devam eder. “Karı pek baridane ve tatsız telakki ederler. Halbuki o tatsız ve barid perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki tarif edilmez." (Sözler s 216)
Zıtlıklardan elde edilen güzel
Bediüzzaman birbirinin zıddı olan hakikatlerin birbirinin derecelerini ortaya çıkardığını anlatarak güzel-çirkin, ölüm-hayat, sıcak-soğuk gibi biribirisiz olmayan hakikatlerin hikmetini açıklar. "Lezzet- elem, ziya-zulmet, hararet-burudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalalet gibi zıdların birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa hayır bilinmez. Elem olmazsa lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziyanın ehemmiyeti olmaz. Soğukla hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlikle hüsnün bir tek hakikatı, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vucut bulur. Cehennemsiz Cennetin pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen her şey bir cihetle zıddıyla bilinebilir. Ve bir tek hakikatı sümbül verip çok hakikatler olur. Madem bu karışık mevcudat dar-ı faniden/fani dünyadan dar-ı bekaya/baki yere , akıp gidiyor." (Şualar s 209)
Güzel çirkin oranı ve kainat
Bediüzzaman kainatta güzel çirkin orantılarını karşılaştırır. Önemli bir tesbittir. “Kainatta gerçi her şeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır. Ve şer ve çirkinlik gayet cüzidir ve vahid-i kıyasidirler.” (Lemalar s 324) Kötülükler, şerler iyilerin varlığını ortaya çıkarmak için bir mukayese unsurudurlar. Çünkü bir şeyin zıddı olmazsa o şeyin neye göre kıymeti, itibarı ortaya konacaktır.
İkinci Şua isimli eserinde yine güzel ile çirkin tezadını gündeme getirir. Burada bir sualden hareket eder Bediüzzaman: "Bu makamda diyorsun ki, kainatı hüsün ve cemal ve güzellik ve adalet ihata etmiştir. Halbuki gözümüz önünde bu kadar çirkinliklere ve musibetlere ve hastalıklara ve beliyyelere ve ölümlere ne diyeceksiniz?” Çok güzellikleri intac veya izhar eden bir çirkinlik dahi dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine sebeb olan bir çirkinliğin yok olması görünmemesi yalnız bir değil, belki müteaddid defa çirkindir. Mesela vahid-i kıyasi, bire kıyaslama, gibi bir kubh, çirkinlik bulunmasa, hüsnün hakikatı bir tek nevi olur. Pek çok mertebeleri gizli kalır. Kubhun tedahülü ile kötünün karışması ile mertebeleri inkişaf eder. Nasıl ki soğuğun vücudu ile hararetin mertebeleri ve karanlığın bulunmasıyla ziyanın dereceleri tezahür eder. Aynen öyle de cüz'i şer ve zarar ve musibet ve çirkinliğin bulunmasıyla külli hayırlar ve külli menfaatler ve külli güzellikler tezahür ederler. Demek çirkinin icadı çirkin değil güzeldir. Çünkü neticelerin çoğu güzeldir. Evet yağmurdan zarar gören tenbel bir adam, yağmura rahmet namını verdiren hayırlı neticelerini hükümden ıskat etmez, rahmeti zahmete çeviremez." ( Şualar s 30)
Bediüzzaman varlığın asıl maksatlarını dört maddede toplar. Hayır, hüsün, güzellik ve mükemmeliyet. Bediüzzaman hüsün ile güzellik birbirine benzer iki kelime iken onları iki farklı kelime olarak gösterir. Hüsün kelimesi iyiye yakın bir güzelliktir, güzellik ise daha bağımsızdır. Hüsn-i niyet, hüsn-i beyan, terkiplerinde mana iyi niyet ve iyi, yeterli beyan anlamına gelir. Hüsn kelimesi demek farklı bir konumda olduğu için birbirine benzeyen bu iki kelimeyi Bediüzzaman ayrı kategori olarak yorumlar. Estetikte iyi ve güzel farklı kavramlardır. İyi ahlaki olarak güzel olan, güzel ise farklı anlamda güzel olan manasına gelir.
Bediüzzaman’ın ifadesine bakalım: "Fenlerin casus gibi tedkikatıyla, araştırmasıyla hadsiz tecrübelerle sabit olmuş ki kainatın nizamında mutlak galib olan ve bizzat maksud kasdedilen ve Sani-i Zülcelal’in hakiki maksatları hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir. Çünkü kainata ait fenlerden her bir fen külli kaideleriyle bahsettiği nevi ve taifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet gösteriyor ki ondan daha mükemmel akıl bulamıyor. Mesela tıbba ait teşrih-i beden-i insani, anatomi, cerrahi, fenni ve kozmoğrafyaya tabi, astrnomiye bağlı, manzume-i şemsiye fenni, güneş sistemi ilmi, nebatat ve hayvanata ait fenler gibi bütün fenlerin her birisi külli kaideleriyle o bahsettiği kısımda Sani-i Zülcelalin, haşmet sahibi sanatçının, o nevideki nizamında mucizat-ı kudretini, kudretinin mucizesini ve hikmetini “ahsene külli şeyin haleke” hakikatını gösteriyor." (Hutbe-i Şamiye, s 42)
Bir adam, adam gibi bir adam, yirminci yüzyılın başında henüz otuz ile kırk yaşları arasında, Şam’da Emevi Camii’nde on bin kişiye, içinde yüz alimin bulunduğu bir topluluğa Hutbe-i Şamiye isimli eserini irticalen konuşur. Bilim adına konuşan, bilimlerden istifade eden Newton, Descartes, gibi büyük filozoflar böyle bir şey konuşamaz. Bilimlerin casus araştırmaları ile vardığı sonucu tartışır. Casus bir olayın kaba yanlarını değil gizli sırlarını araştırır. Yazar ilimlerin casus gibi araştıranlar tarafından bilinen ayrıntısının esrarınından hareket eder. Demek ilme olan yakınlığı, ayrıntısınadır. Yine yüzyılın başında 1909'da bir şahıs ilim felsefesi yapar, konuştuğu doğrudan din değildir. İlimle din arasında bu ilişkiyi kurmuştur. Bizim bilim tarihimizde o tarihlerde teşrih-i beden-i insanı yani anatomiden bahsediyor. Yok böyle bir şey, bugün olmuş hala ülkenin ilmi mehafilinde yerine konamamış hayranları bol bir büyük adam. Tıptan, anatomiden, astronominin güneş sistemi biliminden, zooloji, biyoloji değil onlara bağlı bütün ilimlerden hareketle alemde hükmeden dört esası ortaya koyuyur. Hayır, hüsün, güzellik ve mükemmeliyet.
Bediüzzaman çirkinin evrendeki oranını belirler: “Hem istikra-i tamme tecrübe-i umumi gösteriyor netice veriyor ki şer, kubh, çirkinlik, batıl, fenalık hilkat-ı kainatta, yaratılışta cüzidir. Maksud değil tebeidir ve dolayısıyladır. Yani mesela çirkinlik, çirkinlik için kainata girmemiş, belki güzelliğin bir hakikatı çok hakikatlere inkılap etmek için çirkinlik bir vahid-i kıyasi, karşılaştırma unsuru olarak hilkate girmiş. Şer, hatta şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüzi şerler, çirkinlikler, külli güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kainatta halk edilmiş." (Hutbe-i Şamiye , s. 43)
Esmalar ve güzel çirkin
Allah’ın isimlerinin her birinin değişik yansımaları var, bazı isimleri de çirkinliğe ve güzel görünmeye tecelliler sunar. “Sani-i Zülcelal’in çok esması var, her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Mesala Gaffar ismi günahların vücudunu ve Settar ismi kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, Cemil ismi de çirkinliği görmek istemez. Latif, Kerim, Hakim, Rahim gibi esma-i cemaliye ve kemaliye mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise melaike ve ruhani ve cin ve insin nazarında güzelliklerini mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsnü edebleriyle göstermek isterler. İşte Sünnet-i Seniyedeki adab bu ulvi adabın işaretidir ve düsturlarıdır ve nümuneleridir." (Lemalar, s. 61)
Kanunun tabiatı gereği, bu soru gereklidir. “Eğer desen: Madem bütün güzelliklerin menbaı vücuddur, vücudda küfür ve enâniyet-i nefsiye, kendini Allah’tan bağımsız görme dahi var? Elcevap: Küfür ise, hakaik-ı imaniyeyi, iman hakikatlarını inkâr ve nefy olduğundan ademdir. Enâniyetin vücudu ise, haksız temellük ve aynadarlığını bilmemek ve mevhumu muhakkak bilmekten ileri geldiğinden vücud rengini ve suretini almış bir ademdir. Madem bütün güzelliklerin menbaı, kaynağı vücuttur ve bütün çirkinliklerin mâdeni ademdir. Elbette vücudun en kuvvetlisi ve en yükseği ve en parlağı ve ademden en uzağı vâcib bir vücud ve ezelî ve ebedî bir varlık, en kuvvetli ve en yüksek ve en parlak ve kusurdan en uzak bir cemal ister, belki öyle bir cemâli ifade eder, belki öyle bir cemâl olur. Güneşe, ihatalı bir ziyanın lüzumu gibi Vâcibü’l-Vücud dahi sermedi bir cemal istilzam eder, onun ile ışık verir.” (Altıncı Ayet-i Hasbiye) Küfür ve nefisteki ilahi mülkü haksız yere gaspetmeyi enaniyeti, benliği izah eden Bediüzzaman farklı noktalardan yaklaştığı güzel konusunu bütün vücutların ve güzelliklerin dayanağı olan Allah’a bağlar veya bütünleştiremiyor, aralarında düzen kuramıyorsa o zaman o da çirkindir. Semavi ve beşeri birliğin kaynağı birliği organize etmedir. Birlik tek tek nesnelere ve türlere değil, diğer bütün ilişkilere de hakim olur. Bu şekilde güzellik, doğruluk, sadakat, fazilet ve iyilik düzenli bir gerçekliğin ifadesidir.
Felsefeci ve estetikçilerin kenarından gördüğü, sanata ve sınırlı bir insan grubuna bağımlı kıldıkları güzel ve çirkin bahsini Bediüzzaman, sanata dönük yorumlar yapmakla birlikte dini, kozmik, ilmi ve gündelik yaşamın bir realitesi haline getirir. Bediüzzaman en sıradan hakikatleri dahi evrensel bir hakikatin ucu olarak görür ve yorumlar. Bediüzzaman sadece dini alanda konuşan bir yazar, düşünür değildir. O sanatın, felsefenin meselelerine de temel sorunları arasında yer verir, sanatın, felsefenin kısır bıraktığı bu evrensel ipuçlarını geliştirir ve idealist felsefenin de reorganize edeni olarak düşünce tarihinde yerini alır. Ama Bediüzzaman büyük bir bahçedir, herkes boyunun uzandığı yerdeki meyveyi alır. En kötüsü meyveyi göremeyenin başkalarının meyvelerini aşağılamasıdır. Tembellik ve rehavetin sadakatı olsa gerek.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.