Bediüzzaman’ın Muhakemat dâhil bütün eserleri hakkında Türkiye’de bir fırtına koparacak düzeyde insan yetiştirmediğimiz kesin. Her gün onun ile ilgili yazılar çıkıyor, ama bu yazılara cevap verme hakkınız yok. Özellikle medyanın büyük gazeteleri onun ile ilgili yazıları neşrediyor, bir enteklektüel Bediüzzaman uzmanı onlara cevap vermiyor, bir avukat onu savunmuyor. Zaman İçinde Bediüzzaman diye bir kitap çıkarttılar, faydalı yanları olmakla birlikte korkunç derecede Bediüzzaman’ı sınırlayan, kirleten bazı yorumlar yüzünden kitap kamuoyuna fayda getirmedi. Ama ne yazık ki bu projenin içinde Nur Talebeleri de var, onlar da gümrüksüz bir ülke gibi, Bediüzzaman’ın duruşuna aykırı şeylere ses çıkarmamışlar. Böylece sanki kitap harcı yoğrulurken Nur Talebelerinin de rızası alınmış gibi bir imaj verildi. Türkiye’de Bediüzzaman’ın talebeleri Bediüzzaman’ı savunmuyor. İslami konuları çok zaman Risale-i Nur’un da haricinde İslami kütüpten istifadeyle yazıyorlar. Nur Talebesi durumundaki birçok yazar Risale-i Nur’dan bazı bahisleri yine onun perspektifinden alıntılarla yüz kere bin kere anlatılmış konuları gündeme getiriyor. Farklı bakış açıları getirmeye yeterli perspektifler gelişmemiş. Biz adeta pişirdiğimizi kendimiz yiyoruz. Dışarıya, Türkiye’nin kültür ve sanat gündemine Bediüzzaman’ı taşıyacak düzeyde ben kendimi görmüyorum, görenler varsa helal olsun. Bediüzzaman’ı muhafazakâr gazeteler bahis konusu etmiyor. Sadece yaşlı bir Nur Talebesinin ölümünü haber veriyorlar. Bu muhafazakâr gazeteler Bediüzzaman sayesinde var oldular, ama onu anlatmıyorlar, nedenleri vardır herhalde. Türkiye’de Bediüzzaman’ın talebelerinin Risale-i Nur’u Türkiye’nin entelektüel zeminine taşıyacak medyatik araçları yok. Gazete, televizyon vs. Olanlar da medresede ders yapar gibi yapıyor.
Muhakemat’ın Bediüzzaman’ın müellif olarak hayatındaki yerini ifade edecek bir cümle söyleyecek olursak bu eser; Risale-i Nur’un üç yönden teorisi. Bediüzzaman akaid, edebiyat, hakikat gibi üç büyük temanın dünyada yeniden inşasını yapmış. Muhakemat bu yeniden inşanın, yeni mimarisini ortaya koyan anlatılamaz düzeyde bir büyük eser. Bediüzzaman bir reorganizasyon yapmış bu kitabı ile. Onunla geleneksel din eğitimi tekniğine, hakikat eğitimi temasına, akaid eğitimi tarzına büyük bir yenilik getirmiş. O kitap din, sanat, edebiyat, felsefe ve hakikat eğitiminin dünyadaki baş kitabı. Ben bu kitap üzerinde konuşmak için uzun araştırmalar yapmam lazım geldiğine inanıyorum. O kitabı eski Said, yeni Said gibi nesh olmuş bir tasnifin içine yerleştirmek Bediüzzaman’a zulüm olur. Çünkü eskiyen bir şey yok, yeni bir şey var ama eskiye nisbet yok. Bediüzzaman Cumhuriyet döneminde yeni bir terminoloji icad etmek ihtiyacı duymuş ve ben artık siyasetle uğraşmıyorum, siyasete bakan yönüm bitti demiş kabaca. Çünkü o günün siyasileri böyle bir oltaya gelmeye muhtaçtılar, o da öyle söylemiş. Ama o hücresinde yine sürekli yeni bakış açıları ile kendini yenileyen bir insan olarak yaşamış. O elbisesinin asli parçası belli olmayan muhteşem adamın, her yaması bir ülkenin haritası gibi. Aslında o gündelik siyaset dışında evrensel olarak bir büyük siyasi perspektifin adamı. Onun siyasetten neyi kastettiği ile Türkiye’de neyin siyaset olduğu konusu arasındaki perdeyi açmak uzun bir yoruma bağlı. Bediüzzaman’ın siyaset kelimesine ne anlam verdiği yirmi yıl sonra ortaya çıkacak. Bu an haritanın genel çizgileri ufaktan ufaktan görünüyor. Bediüzzaman’ın siyasetten ne anladığını anlayan büyük adam Fethullah Gülen Hoca Efendi, birileri Türkiye’nin gündelik siyasetinin kıyısında köşesinde kalmayı marifet telakki ederken, o konuya öyle bir perspektif getirdi ki, siyaseti, ilmi, kültürel, dini, coğrafi, idari, mali, hukuki, eğitim, sanat, felsefe, edebiyat daha birçok alanları içine alan bir büyük kaotik kozmosa çevirdi. Objektif olmak birilerine göre konuşmak değil, hak adına konuşmaktır.
Şimdi Muhakemat’a örnek verecek olursak, Birinci Makelenin Birinci Mukaddimesinde bir cümle var. “Akıl ile nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl akıl olsa gerektir.” Şimdi bu cümle hakikatin Kristof Kolombu olan Bediüazzaman’ın daha sonra yazdığı bütün eserlerinde hakikati araştırmadaki teorisinin cetveli. Haşir’de akıl ile nakil çatışır, geleneksel düzeyde yüzyıllardan beri. Bediüzzaman bu hakikatın iki bin yıllık yalnızlığını bozarak, onun etrafında köhnemiş hakikat araştırıcılarını hayrete düşürmüş. Demek haşrin hakikatini çözecek akıl yokmuş, yani “o akıl akıl olsa gerek” diyor ya o akıl ancak Bediüzzaman gelince ortaya çıkmış. İşte o akıl Bediüzzaman’ın aklı ki, haşir hakikatinin bağladığı demirden kabuğu bir yorumla darmadağın etmiş, haşir; “Oh be Allah senden razı olsun Bediüzzaman kabuk bağlamıştım, beni bin yıldan daha fazla yalnızlığımdan kurtardın” demiş.
Hani Nil nehri bir mıntıka-i harreden çıkmış ya onun gibi Muhakemat da hakikat ve dinin mıntıka-i harresinden çıkmış. Bediüzzaman anlatılmaz bir büyük adam diyorum işte. Bu yorumum yine o büyük kelimesinin metresini toplayın kaçıp gittiği yerde, onun yanında bir nokta gibi duruyor. Şimdi yukarıdaki ölçü cümle bütün bir Risale-i Nur’da araştırmalar, muakaleler yapan adamın tarzı.
Dördüncü Mukaddime de tarih boyunca hakikatin anlaşılmasında büyük bir engel olan mübalağayı defetmek için anlatılmış. Namık Kemal İran’ın edebiyattaki hayallerinin edebiyatımıza nasıl zarar verdiğini anlatır. Bediüzzaman ise bunun mübalağadan arınmış örneklerini verir. Çünkü onun eserlerinde hayal gelip de hakikatin duruşunu bozamaz. Bütün Risale-i Nur bunun örnekleri ile doludur: “O halde o adam bir ucube olarak zihinlerde tecessüm eder.” (34) Bediüzaman tarih boyunca nesnelere, olaylara, hakikate, daha çok şeye muarız olan ham hayalleri hakikatin etrafından kovar, bu yüzden bu mukaddime yine Bediüzzaman’ın sonraki faaliyetinin bir mimari mikyasıdır.
Akide bahsinde İkinci Meslek’ten bir cümle: “Bir fende veyahut kasasta, bir adam esaslarını ve ruh ve ukdelerini ahz ederek müddeasını ona bina ederse, o fende hazakat ve meharetini gösterir.” (162) Şimdi herkesin, bütün dehatın, ulemanın şapka çıkaracağı bir söz. Bu işi yapan kim? Bediüzzaman. Bediüzzaman her meselenin ruh ve ukdesini gören adam. Ruh ve ukde görmek çok mu kolay bir konu? Hayır. Asırlarca bakmış görememiş filozoflar, muhakkikler, müfessirler ve sair, o bir bakmış meselenin ruhunu görmüş. İşte Miraç bahsinin hikâyesini anlatan selefe; “Beyler yüzyıllarca bakmışsınız hala görememişsiniz.” der gibi bakar. İşte pencereler, her pencere meselenin esası, ruhu, ukdesi. O ukdeyi gören adam, ukde düğüm demek, yani çözülmemiş yönü demek, arkadaş ne söyleyim işte bu yüzden Bediüzzaman sonraki yaptıklarının bütün teorik zeminini Muhakemat’ta ortaya koymuş. Muhakemat denen bu büyük mikyas ve anahtar külçesinin esasları ile Risale-i Nur’a bakmak birkaç kitap olur.
Dördüncü Meslek’teki bir cümleyi alalım: “Mesele- i Vahide iki mütekellimden zuhur eder. Birisi mebde ve müntehası, siyak ve sibaka mülayemetini ve ehavatıyla nisbetini ve mevzi-i münasipte istimalini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için o fende olan meharetine ve melekesine ve ilmine delalet etiği halde öteki mütekellimin şu noktaları ihmal ettiği için sathiyane ve taklidiyetine delalet eder. Halbuki kelam yine o kelamdır. Eğer aklın bunu fark etmezse ruhun hisseder.” (167) Bu cümle de bütün bir Risale-i Nur’un yorum kavaninin esaslarından biri. Bir konuda neler söylenmiş, neler söylenmemiş, ne söylenmesi gerekir. Yeni neler ilave edilir, söylenenlerin lüzumlusu ne, lüzumsuzu ne, bilimlerin bu söylenecek söze katkıları ne olmalıdır? İşte ene ve zerre hakikati, işte Mucizat-ı Kur’aniye, işte Mucizat-ı Ahmedi daha neler. Birinci şahsın yani kapalı olarak Bediüzzaman bu şahıs onun dışındakiler ise sathi ve kendinden öncekilerin taklidi. Ne eleştiri, ne yorum. Allah Allah Akif Çanakkale Şehitlerinde şehidi anlatırken şöyle bir cümle kullanır, bir şehidin azameti için. Biz de Üstada alalım o cümleyi söyleyelim.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın
Hercümerc ettiğin hakikate de yetmez o kitap (edvara‘nın yerine hakikat konmuş, Akif’in mukaddes ruhundan özür dileyerek)
Seni ancak ebediyetler eder istiab





