Şu An Buradasınız: Anasayfa Prof. Dr. AHMET NEBİL SOYER Bediüzzaman’ın Anlatma Esasına Dayanan Metinlerin Karektorolojisi ve Tipolojisi-3

Risale Akademi

Bediüzzaman’ın Anlatma Esasına Dayanan Metinlerin Karektorolojisi ve Tipolojisi-3

e-Posta Yazdır PDF





Bediüzzaman’ın Anlatma Esasına Dayanan Metinlerin Karektorolojisi ve Tipolojisi-1


Bediüzzaman’ın Anlatma Esasına Dayanan Metinlerin Karektorolojisi ve Tipolojisi-2


On İki Suret’ten sonra sersem arkadaş kabullenir, haşrin kapısından içeri girer. Bundan sonra anlatıcı onu küçümseyen bir ifade kullanmaz. Kahraman artık öğrenmek için dinler, arkadaşıyla birlikte gittikçe yükselen bir bakış, görüş, kabul, yorum zincirine takılır,  bakış alanı geliştikçe düşüncesi de değişir. İki kahramanın bakış açıları sanki birleşmiş gibidir. Ama ikinci şahsın varlığı az da olsa hissedilir. “Evet görünüyor ki şu âlemde tasarruf eden Zat, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin? Her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki: İnsanda bütün aza, kemikler ve damarlarda, hatta bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüzünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hatta bazı azası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki: Nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor. Hem  her şeyin sanatında nihayet derecede intizam bulunması gösteriyor ki: Nihayetsiz bir hikmet  ile iş görülüyor” (Sözler, s. 66) Ona bürhan mı istersin, görmüyor musun ki? Cümlelerinde ikinci şahsın varlığının devam ettiği görülür. 
      
Hakikatler bahsinde ise yine anlatıcı ikinci şahsa “Bak" fiili ile ona yeni vakalar, olaylar, nesneler ve insanlar göstermeye başlar. “Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsiliyede demiştik. Bir adada bir ictima var… Bir yaver-i Ekrem bir nutuk okuyor. Onun işaret ettiği hakikat şöyledir ki: “Gel bu zamandan tecerrüd edip fikren Asr-ı Saadete ve hayalen Ceziretü'l-Araba gidiyoruz. Ta ki Resül-i Ekrem’i (ASM) vazife başında ve ubudiyet içinde görüp ziyaret ederiz. Bak! O Zat nasıl ki Risaletiyle hidayetiyle saadet-i ebediyyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür. Onun gibi ubudiyetiyle ve duasiyle o saadetin sebeb-i vücudu ve Cennet'in vesile-i icadıdır” (Sözler, s. 70)
      
Beşinci hakikatte yine muhatabına bak bak diye hitap eder. “İşte bak!... O zat öyle bir salat-ı kübrada (büyük namaz) bir ibadet-i ulyada (yüksek ibadet) saadet-i ebediye için dua ediyor ki” (Sözler, s. 70) “Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saadet isteyip, dua ediyor ki” (Sözler, s. 71) “Bak, hem öyle yüksek bir fizar-ı istimdadkarane ile (yardım isteyen bir bağırtı) istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkarane (rica edercesine yapılan niyaz)  ile yalvarıyor ki” (Sözler, s. 71) “Bak, hem öyle Semi ve Kerim bir Kadir’den, öyle Basir ve Rahim bir Alim’den saadet ve bekayı istiyor ki” (Sözler, s. 71) Bütün bu “bak baklar” ile Peygamberimizin kudsi ahvaline ve davranışlarına dikkat çeker.
      
Hakikatlerde "bak" fiilinin yerini “anlarsın ki" ler almış olur. “Anlarsın ki: Şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların Rabb-ı Kerim’i, onları Darü’s-Selam’a davet eder.” (Sözler, s. 74) “Hem anlarsın ki" dokuz defa tekrar edilir, bu ikinci şahsın değişimi için tekrar ile elde edilen bir “Leitmotif”dir. Daha sonra tekrar edilen ise “Hiç mümkün müdür ki" leitmotifidir. Bundan başka tekrar edilenler “Hiç kabil midir ki”, "Hem zannetme ki”, “Hem hiç akıl kabul eder mi ki?”, “Acaba hiç kabil midir ki” bu tekrarlar aklın etrafında dönen özel olarak seçilmiş vurgu cümleleridir. Bediüzzaman muhatabını değiştirir, değişim süreci  bakmak, görmek, düşünmek, fikretmek, akletmek, yorumlamak gibi kategoriler üzerine kurulmuştur.
      
Haşir'de anlatıcı ve iki şahıstan başka bir de okuyucu metne dâhil edilmiştir. Bu yenilik olan bir anlatım tarzıdır, postmodern bir anlatı tarzıdır. “Ey şu risaleyi insaf ile mütalaa eden kardeş” Deme niçin bu “Onun Söz’ü birden tamamiyle anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma… Çünkü: İbn-i Sina gibi bir dahi-yi hikmet. "Elhaşrüleyse ale mekayis-i akliye” “İman ederiz. Fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmetmiştir. Hem bütün Ülema-i İslam: “Haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili naklidir. Akıl ile ona gidilmez" diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol; birdenbire bir cadde-i umumiye-i akliye hükmüne geçemez” (Sözler, s. 93) Anlatıcının anlatı perdesinden başını çıkararak yorumlar yaptığı yerler de olur. Bahsin sonunda bütün yorumların Kur’an’dan kaynaklandığını belirtir. “Mesele-i Haşrin başından buraya kadar temsil suretlerine ve hakikatlerine dair olan beyanatımız, Kur’an-ı Hakim’in feyzindendir. Nefsi teslime, kalbi kabule ihzardan (hazırlama)  ibarettir. Asıl söz ise Kur’anın’dır. Zira söz odur ve söz onundur. Dinleyelim” (Sözler, s. 91)
     
On Birinci Söz’de küçük kurmaca bir kâinat örneği olarak resmedilir. İki boyutlu hikâye vardır. Temsil kısmı, hakikat kısmı. Hikaye anlatıldıktan sonra ikisi arasındaki bağlam, geçiş kısmında Bediüzzaman şöyle konuşur. “Ey arkadaş, h i k a y e burada bitti. Eğer şu t em s i l i n sırrını anladınsa, bak,  h a k i k a t ı n yüzünü de gör.” (Külliyat, s. 45) Sarayın melikini yazar tanıtır. Temsildeki tanıtma cümleleri ile hakikattaki tanıtma cümleleri farklıdır. Temsilin sırrı geniş tutulmuştur, hakikat ise bir bakış açısıdır. Temsil sır kelimesi ile karşılanır, sır zengin bir kelimedir. Tek anlamla sınırlanamaz. Bu zenginlik temsilin başında görülür. "Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acib defineleri varmış. Hem kemalatça sanayi-i garibede pek çok mehareti vardım. Hem hesapsız fünun-ı acibeye marifeti ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulum-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış” (Sözler, Külliyat, s. 44) Bediüzzaman “temsilin sırrını anladınsa” diyerek sır üzerinde düşünmeye teşvik eder. Açılan temsil ise yalnız yazarın zengin yorumudur.
     
Temsildeki şahıslar: S u l t a n, Y a ve r-i E k r e m (AS M), A h a l i, B i r i n c i Gü r u h, İ k i n c i G ü r u h
      
Anlatıcı ve okuyucu: “Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş"
Mekânlar: Cesim ve geniş v e muhteşem bir kasır
Her bir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinden en lezizlerini cami sofralar
Ziyafet-i amme
Hikâyenin temsili kurgusu bu öğeler üzerine kurulmuştur.         
Yirmi İkinci Söz’deki anlatım örgüsü ve şahıslar Onuncu Söz’e benzer. Burada bir anlatıcı iki de birbirine zıt şahıs vardır.
       
Yirmi İkinci Söz'ün Birinci Makamı bir temsili hikâyedir. Kâinatı karşılık anlamları çok olan bir temsili hikâye (tiyatro gibi) ile temsil eder. Kâinat bir perdenin arkasından seyredilir ve yorumlanır. Kahramanların biri Bediüzzaman’ın sözcüsü ve evren ve olaylar hakkında mantıklı yorumların sahibidir. O arkadaşının olayları anlayamayışına üzülür ve onu fikir ve düşünce anlayış olarak yükseltmek için çabalar. Hikâye bir yükselme sürecine göre hesap edilmiştir. Teknik ve muhteva olarak yüksek niteliklidir.
      
Hikâyenin kötü adamı “öteki adam” diye isimlendirilmiştir. Bediüzzaman’ın birinci kişilerinin en önemli sorunları kozmik bilmecenin yorumlanmasıdır. Ayetü'l-Kübra’da birinci şahıs ilk defa gökyüzüne bakar, onun anlamını merak eder. Semavatın ve dünya memleketinin mahiyetini ne olduğunu anlamaya gayret eder. O da bu dünya memleketine gelen bir misafirdir. Dünyayı gayet keremli bir zatın ziyafet yeri, gayet sanatlı olarak yapılmış sanat eserlerinin gösterildiği bir galeri, teşhirgah, ordugâh, talimgâh, hepsi orijinal olan olayların bulunduğu hikmetli bir yorum yeri olarak görür. On Birinci Söz’de yine gaye “hikmet-i âlemin tılsımı ve hilkat-ı insanın muamması”nı çözümlemektir. Onuncu Söz'de âlemin içindeki sembolik ipuçlarından bir başka âlemi zorunlu kılan yorumlar çıkarır birinci şahıs. Anlamayan, kabul etmeyen, düşünmeyen arkadaşını inanca davet eder. “Yahu şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem sanayi-i garibe-i sultaniyenin meşheridir (sultanın garip, görülmemiş, orijinal sanatlarının teşhir yeri yani galeridir). Hem muvakkat (geçici) temelsiz misafirhanelerdir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider kaybolur. Daima dolar boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu ahali başka ve daimi bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek” (Sözler, s. 49)
     
Bediüzzaman’ın öğretisinde en önemli sorun kozmik muammadır. Ve bu muammanın karşısında ikinci büyük muamma olan insandır. İnsan o bilmece olan evrenin sırrını açan anahtara sahiptir, ama anahtarı yani kendisi keşfetmesi gerekir, şayet bulursa sırrı çözecektir. “Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren (görünüşte) açık görünürken hakikatte kapalıdır. Cenab-ı Hak emanet cihetinde insana ene namında öyle bir miftah (anahtar) vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar. Ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki, Hallak-ı Kâinatın künuz-ı mahfiyesini (gizli hazinelerini) onunla keşfeder.” (Sözler, s. 240) Bediüzzaman kozmolojisi herkese hayret verecek bir genişlikte ve derinliktedir. İnsan benini yorumlayan eğitim bilimciler, sosyologlar ve psikologlar onu böyle çok yönlü bir araç olarak değil, sadece hayatı besleyen bir cinsel motor olarak görürler.
     
Yirminci Mektup’un İkinci Makamı yine kozmik esrarın ayrıntılı tablolar zinciridir. Burada daha özel anlamlar gündemdedir. Kâinatın misafirhane, temaşağah, seyrangah olduğu anlamlarının arkasında daha derin ve geniş manalar takib edilir. Temel hareket kâinattaki faaliyeti gittikçe yakınlaştırılan bir kamera vasıtasiyle ayrıntılar içindeki Esmayı göstermektir. “Şu kainat yüzünde hususan zeminin sayfasında gayet muntazam bir faaliyet görünüyor…. Biz gözümüzü açtıkça kainat yüzüne nazarımızı saldırdıkça en evvel gözümüze ilişen, amm ve mükemmel bir nizamdır ve şamil hassas bir mizandır…. Ferşten  arşa, seradan süreyya’ya ,  zerrattan seyyarata, ezelden ebede kadar her bir mevcut, semavat ve arz, dünya ve ahiret her şey O'nun mülküdür…
        
Yirmi İkinci Söz'deki temsili hikaye fantastik bir girişle başlar “Bir zaman iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalade bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acib bir âleme götürülmüşler” (Sözler, s. 279) Havuzun ne olduğu, niye kendinden geçirici olduğu,  gözlerini açtıklarında onları başka bir âleme götürenin kim olduğu konusunda bir ipucu yok. Bediüzzaman da bu konuda bir izah yapmış mıdır bilmem.
       
Asıl temsili hikâye ondan sonra başlar. Burada bir anlatıcı ve iki şahıs görülür.   Anlatıcı olarak Bediüzzaman iki kişisine de aynı mesafede durur. Ama fikirleri birinci şahsın fikirleridir, iki şahıs arasında bir çatışma kurgulamış ve bu çatışma sayesinde fikirlerine gelişme alanı temin etmiştir. Birinci bölüm temsili hikâyedir. Temsili olması yüzünden çok yönlü anlaşılacak genişliğe sahiptir. Halbuki ikinci kısımda anlatıcı şahıslar perdesi arkasından değil perdesiz kendisi konuşur. Derinlik ve sanat olarak birinci kısım ikinci kısımdan daha zengindir, çünkü çok anlamlılık üretecek ipuçlarına sahiptir.    
      
Haşrin suretler bölümü gibi bu bölümde de ikinci şahsa birinci şahsın telkinlerinin ana ekseni bakmak ve düşünmek üzerine kurulmuştur. Risale-i Nur  iç gözlemlerde "düşün", dış gözlemlerde "bak" fiili üzerine kurulmuştur.
           
Bölümün anahtar kelimesi  “gizli el”dir. Bediüzzaman bir perdenin önünden, bir perdenin arkasını izah eder. Birinci perdeyi temsili hikâye ile kendisi kurmuş, ikinci perde ise evrenin metafizik perdesidir. Bu gizli el evrenin metafizik perdesinin arkasındaki eldir. “Gel her tarafa bak, her şeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor” (Sözler, s.280) “Gel bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilerleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Her birisinde o gizli zattan haber veren işler var” (Sözler, s. 281) “Demek bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli zatın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellal birer ilanname hükmündedirler.” (Sözler, s. 281) “Eğer o gizli zatı kabul etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahluklarda, o zatın bütün hünerlerini, sanatlarını, kemalatlarını birer birer o şeylere vereceksin” (Sözler, s. 282) “Öyle ise her bir nakış, her bir sanat, o gizli zatın bir ilannamesidir, bir hatemidir” (Sözler, s. 283) “Acaba bilir misin ki böyle garib bir gayb perdesinden böyle acib ihsanatı,  hedeyayı (hediyeleri)  şu mahlûklara uzatan zatı tanımamak, ona teşekkür etmemek ne kadar divanece bir harekettir.” (Sözler, s. 286) “Hem de bak ki o gaybi zatın saltanatına, birliğine bütün bu şeyler şehadet ettiği gibi, öyle de kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakiki perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılablar, bu tahavvüller, o zatın devamına, bekasına şehadet eder. Çünkü zeval bulan eşya ile beraber esbabları dahi kayboluyor.” (Sözler, s. 288) “Demek bu memleket  bütün mevcudatiyle onun memuriyetini tanıyor. Onu gaybi bir zat-ı muciznümanın en has ve doğru bir tercümanıdır, bir dellal-ı saltanatı ve tılsımının keşşafı ve evamirinin tebliğine emin bir elçisi olduğunu biliyor gibi onu dinleyip itaat ediyorlar.” (Sözler, s. 289)   

İkinci şahıs, olumsuz kişilik gittikçe yükselen yorumlar ve deliller zincirinden sonra değişir hem de arınır ve ikisi arasında şu konuşma cereyan eder. “İşte ey arkadaş! aklın başına gelmiş ise, bu kadar kafi… Eğer bir sözün varsa, şimdi söyle. O inatçı adam cevaben dedi ki, “Ben senin bu bürhanlarına karşı yalnız derim: Elhamdülillah inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki; şu memleketin tek bir Malik-i Zülkemali, su alemin tek bir Sahib-i Zülcelali, şu sarayın tek bir Sani-i Zülcemali bulunduğunu kabul ettim. Allah senden razı olsun ki, beni eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhanların her birisi tek başiyle bu hakikatı göstermeye kafi idi. Fakat, her bir bürhan geldikçe, daha revnaktar, daha şirin, daha hoş, daha nurani, daha güzel marifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim” (Sözler, s. 290)
      
Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makam’ında yine Birinci Makam'daki şahsa hitab edilerek Lemalar başlatılır.  Birinci kısımda olduğu gibi burada da  “bak “fiili hareketi başlatır. “Bak şu  kainat bostanına, şu zeminin bağına, şu semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et!...", "Bak şu kâinat-ı seyyalade, şu mevcudat-ı seyyarede cevelan eden zihayatlara.", “Bak şu semavatın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengarenk mevcudata ve çeşit çeşit masnuata dikkat et!”
     
Bahsin bitiminde Bediüzzaman okuyucuyu da muhatab alarak bahsin sonuçlarını onunla konuşur. “Ey  aklı hüşyar (uyanık), kalbi müteyakkız (hassas) arkadaş! Eğer şu Yirmi İkinci Söz’ün başından buraya kadar fehmetmişsen (anlamışsan) On İki Lemayı birden elinde tut. Binler elektirik kuvvetinde bir sirac-ı hakikat (hakikat güneşi) bularak, arş-ı azamdan uzatılıp gelen Ayat-ı Kur’an’iyeye yapış, burak-ı tevfike (yardım atına) bin, semavat-ı hakaikte (hakikatların semavatında) uruc et (yüksel) arş-ı  marifetullaha çık… 
      
Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ında şahıs yine fiktif yani kurmaca bir şahıstır. Onu yazar “şahs-ı farazi" olarak isimlendirir. Yani kurmaca demektir. Bütün olumsuzlukları kendinde toplayan biridir. “Bütün tabiatperest, esbabperest ve müşrik gibi, umum enva-i ehl-i şirkin ve küfrün ve dalaletin tevehhüm ettikleri şeriklerin namına bir şahıs farzediyoruz” (Sözler, s. 591)
      
Bu şahıs âlemden bir mevcuda hakiki rab olduğunu iddia etmekte ve onlar ile konuşmaktadır. Bediüzzaman burada karakterizasyonlarla kişinin muhataplarını kişileştirir ve konuşturur. Bir tiyatro eseri gibi temsil niteliklidir. Kendisi de bunu belirtir; "Temsil libası giydirililmiş bir hakikattır” (Sözler, s. 600). Temsil, tiyatro demektir. Yani hakikat insanlar arasındaki konuşmalara göre tanzim edilmiştir.
     
İlk muhatabı zerredir, alyuvar, hücre, insan bedeni, insan nevi, zeminin elbisesi, yeryüzü, güneş, yıldızlar daha sonraki rastladığı kişilerdir. Yıldızlardan biri ona bir şeytan yumruğu gibi tokat vurur ve şahsı cehennemin dibine atar. Burada anlatıcı olayları, konuşmaları idare eder. Anlatma perdesinin kurallarına riayet eder.
        
Bu temsili şahıs, “tabiat lisanı ile felsefe diliyle, maddiyunları (materyalistler) dedikleri gibi, tabiat ve felsefe diliyle, felsefe ve tabiat lisaniyle, kör tabiat ve serseri felsefe lisanı ile tabiiyyunların (natralistler) dedikleri gibi, esbab namına, (sebebler adına) tabiat lisanıyla ve felsefe diliyle, esbab lisaniyle, tabiat lisaniyle, şirk namına, şeytanlaşmış felsefe lisaniyle, mecusilerin dedikleri gibi, firavunlaşmış felsefe lisanı ile, esbab namına, şerikleri hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisaniyle, nücum perest olan tabiiyyunların dedikleri gibi konuşur. Bediüzzaman tarih boyunca, felsefe ve düşünce tarihi boyunca bütün dalalet fikirlerini bilir ve isimlendirmelerde konuşmaların sahiplerini o asırların şaşkınlarının isimleri ile zikreder. Şu isimlendirmeleri yapmak bütün felsefe tarihine bilmeye dayanır.
       
Muhatab aldıkları kişilerden zerre, (atom) hakikat lisanı ve Hikmet-i Rabbani diliyle,  alyuvar, ona hakikat lisaniyle ve Hikmet-i İlahiye diliyle,  hücre,  hakikat ve hikmet lisaniyle,   insan bedeni, hakikat ve hikmet diliyle, intizamının lisan-ı  haliyle, insan nevi, hak ve hakikat lisaniyle, hikmet ve intizamın diliyle, gömlek ve haliçe hak ve hakikat namına, lisan-ı hikmetle, küre-i arz hak namına hakikat diliyle, güneş hak namına hakikat lisaniyle, hikmet-i ilahiyye diliyle, hak ve hakikat namına ubudiyet lisanıyla konuşurlar. 
      
Sözün diğer bölümlerinde şahıs değişik şekillerde varlığını devam ettirir. Bu sefer sorularla şüpheler doğurmaya çalışır. “Bir yıldızın tokatiyle yere sukut eden elh-i şirk ve dalaletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre miktar şirke yer bulamadığınıdan, o tarzdaki davadan vaz geçip, fakat şeytan gibi, vahdete dair teşkikat (şüpheler) yapmak için üç mühim sual ile ehadiyete ve vahdete dair ehl-i tevhide vesvese yapmak istedi.” (Sözler, s. 605) Sorulardan da bir sonuç alamayınca işi itikad ve uygulama zemininden çıkararak mukaddes şeyleri düşünmemeyi öylece yaşamayı ister. "Ben saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyat-ı medeniyyeti ve kemal-i sanatı kendimce ahireti düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserisini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.” (Sözler, s. 632) Bu yeni şahıs hayatta daha çok rastlanan bir şahıstır, çünkü insanların çoğu küfrün, materyalizmin, tabiatperestliğin mahiyetini bilmez, onları düşünmeden hazlarının peşinde gitmeyi gaye edinir.
     
Bu iddiasına karşı da bir cevap alır. “Biz dahi Kur’an namına diyoruz ki: ‘Ey biçare insan! Aklını başına al! ehl-i dalaletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen hasaretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan ruh, akıl ve kalb ürperir.” (Sözler, s. 632)            
       
Şahısların tesbiti, konuşmaları, konuşmaların ilmi muhtevası, olay örgüsü ile bir tasarım harikasıdır e s e r.
       
Bediüzzaman’ın eserlerinin şahıs örgüsü bir büyük tez olacak genişliktedir.        
        
Bediüzzaman’ın tip veya karakterlerinin ana özelliği onların değişmekte oldukları, sabit kişilikler olmadığıdır. Onun kişileri anlatma metinlerinde durağan ancak gelişmeye adım atmış şekilde görünürler. 32. Söz’ün birinci bölümündeki örnek şahıs, yeni bilgi ve gözlemlerle değişir, eserin sonunda artık başlangıçtaki adam değildir. Onuncu Söz’deki şahıs da sürekli yeni sorularla bilgi dünyasını genişletir ve bahsin sonuda çok gelişmiş bir insandır. Ayetü’l-Kübra’da Otuz Üçüncü Basamak’ta kişi en ideal boyutta bir sayyahtır, gözlemcidir. Modern tiyatro (Bediüzzaman tiyatrodaki gibi şahısları konuştura konuştura geliştirir) da kişinin değişimini esas alır. “İnsanın doğası hakkında bildiğimiz tek şey, onun değişkenliğidir. Bu üzerinde durmamız gereken bir niteliktir. İnsan doğasının değişmezliği, gelişmezliği anlayışına dayalı sistemler başarıya ulaşamaz.” (Lajos  Egri, Piyes Yazma Sanatı, s 90)
                                     
Bediüzzaman’ın eserlerindeki şahıs dokusu birkaç kitap olacak kadar geniştir. O konuların gereğine göre kişiler üretmiştir.
      
O eserlerinin teknik kurgusunu  Kur’an’dan almıştır. Kur’an’ın teknik kurgusu; 
    
şahıslar- olaylar- mekânlar- tasvir- yorum – konuşmalardan oluşur.
      
Bediüzzaman’ın eserlerinde şahıslar
a- hakiki şahıslar
b- kurmaca şahıslar
diye iki kısma ayrılabilir. Onun eserinin canlı, devingen oluşu vaka ve şahıs üretmedeki uzmanlığından ileri gelir.
    
Hakiki şahıslar, Allah, Peygamberimiz ve peygamberler, ashab, büyük veliler ve asfiyalardır. İslam tarihinin önemli şahısları, Birinci Meşrutiyet,  İkinci Meşrutiyet, Mütareke Yılları, Cumhuriyet dönemi, Demokrat Parsi dönemi yöneticileri, talebeleri, kendisine zulmeden şahıslar’dır.
     
Gerçek şahıslardan biri de Şeytan’dır. Eserlerin vazgeçilmez kötü adamıdır, şeytan. İnsanların itikadlarını genişletmek için bir muhalefet partisi gibi kurgulanır ve çalışır. Her şeye itiraz eder, ama cevap alınca da susmasını ve teslim olmasını bilir. Onuncu Söz'de, 32. Söz'ün birinci kısmında, 31. Söz'de şeytan uslanır ve tevbe eder. “Kemal-i acz ve inkıyad ile vazife-i ubudiyetini takındı.” (32. Söz)
    
Kurmaca şahıslar, Bediüzzaman’ın eserlerinde en çok kullanılan şahıslardır. Eserlerini çarpıcı kılan onun eserlerindeki fiktif yani kurmaca olan kişilerdir. Bütün eserleri özellikle Sözler böyle onlarca şahıs ile doludur.
   
Kurmaca şahısların ikinci ve zengin kısmı âlemi oluşturan varlıklar, canlılar, nesnelerdir. Ayetü'l- Kübra’nın başındaki gökyüzü, yeryüzü, bulutlar, dağlar, denizler, yıldızlar gibi coğrafya ilminin münasebetlerine dayandıkları cansız diye bize öğretilen tabiatın azalarıdır. Pencereler, Haşir, Ayetü’l-Kübra ve daha birçok eserinde alemdeki kevniyat denilen varlıklar konuşturulur.
     
Onun eserlerinde marifet bahsinde hayvanlar da kullanılır. Kediler, balıklar, kuşlar, kuşcuklar, tavuklar daha birçok hayvan güçleri oranında marifet pencereleri açarlar insanlara.
    
O bizim alıştığımız nesneleri ve aletleri de anlatımda kullanır.  Ayna, pencere, gözlük gibi. Ancak o nesneler bizim bildiğimiz anlamları ile sınırlı kullanılmazlar. 
                  

Son Güncelleme ( Cumartesi, 18 Aralık 2010 23:12 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 60 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter