Bediüzzaman’ın, kendinden önceki itikat tesis edici seleften ayrıldığı noktalardan biri itikada estetik bir boyut getirmesidir. O güzelden, hüsünden hareketle Allah’ı, ahireti, namazı, melekleri, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu, kaderi, peygamberliği, peygamberimizi mantıki bir seyirle isbat eder. Bu itikadın görselden, seyirden, gözlemden akla giden yoludur. Bediüzzaman hem iç gözlemci, hem dış gözlemcidir. Göz ile seyredilen gözlemler, aklın anlayacağı bir düzeye geldikten sonra itikad duvarını oluştururlar. Meleklerin varlığı ile ilgili olan On Beşinci Söz isimli kudsi dehasının yansımalarından biri olan eserinde yine güzelden, seyirden hareketle imanın bir rüknünü, bir ayağını, iman binasının bir odasını inşa eder. Tasavvuf ve skolastik iç gözlemden hareketle, Bediüzzaman ise yaşadığı yüzyılın görselliğine, laboratuara dayalı düşüncesine, gözlem ve verilerden hareketine göre itikadı harici gözlemlerle inşa eder, bu şekilde en büyük itirazcı olan akıl ve şeytan susarlar. İtikadla sinema arasında bir bağlantı kuran Bediüzzaman kâinat sinemasının seyrinden kâinatın sahibine giden yüzlerce itikadi yollar bulur ve arkasından gidenleri hakka, hakikata ulaştırır. Bediüzzaman yaratılıştaki güzellik ile insanın güzellik karşısındaki tutumunu tamamen kendi estetizmi ile yorumlar: “Kâinatı had ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehasin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedahe, mütefekkir istihsan edici ve metahayyir takdir edicilerin enzarını ister. Evet hüsün elbette bir âşık ister; taam ise aç olana verilir” (Sözler, 162) Benim anlamakta haklı olarak zorluk çektiğim durumlardan birisi Bediüzzaman’ın içinde birçok şahsiyeti barındırması ve her birinin kendi ekseninde birbirine zaman zaman dokunmadan zaman zaman temas ederek varlıklarını devam ettirmeleridir. On altı veya on yedi defa zehirlenen, çeşitli suikastlara maruz kalan bir adamın üzerindeki baskı ve zulüm yorganını nasıl müfekkiresine tesir ettirmeden, idare edip bu kadar güzel sanatlı ve düşünce ağırlıklı metinler ortaya çıkarmasıdır. On dokuzuncu yüzyılın bizde ve batıda neredeyse bütün edipleri ve yazarları, filozofları yüzyılın kaos ortamından etkilenmişler ve onları eserlerine yansıtmışlardır. Elias Canetti, Avrupa’da tahsilini bitirmek için şehirler ve ülkeler değiştirmiş, gördüğü zulümler ve aymazlıklar yüzünden, yazdığı Körleşme romanında medeniyetin en büyük inşa edici öğesi olan k i t a b ı yerden yere vurur. Dünyası sadece kitaplardan oluşan roman kahramanı Kien sonunda kitaplarını yakar. Birçok büyük filozofu, öğretilerini aforizmik yorumlarla eleştirir. Demek ister ki Avrupa’yı içinden çıkılmaz bir huzursuzluk cehennemine çeviren filozoflar, “kitaplar ve ilim neredesiniz, ceza olarak sizi yakıyorum, anlayan anlasın, anlamayan da anlasın.”
Bediüzzaman Canetti gibi hareket etmez onun hayatında üç kitap vardır, biri kâinat kitabı, diğeri Kur’an denilen kâinat kitabının ezeli tercümesi, bir de batı düşüncesinin yoğunlaştığı felsefi metinler ve şark düşüncesinin kaynağı olan ulum-u şetta metinleri. O önceki iki kitap arasında bağlantılar, uyumlar, benzerlikler, yakınlıklar tesis eder. Risale-i Nur denebilir ki, kâinat kitabı ile onun tercümesi olan Kur’an-ı Azimüşşan arasındaki gizli, açık bağlantıların ortaya konmasıdır. Çünkü bu bağlar yüzyıllarca kapalı kalmış ve mütemadiyen İslam yorumcuları aynı şeyleri tekrar edip durmuştur. Son yüzyıllarda mukaddes dinlerin kitaplar ve felsefe karşısında tezelzülü bu bağların görülüp gösterilmemesinden dolayıdır. Naziler Almanya’da ondan fazla şehirde yirmi beş bin kitabı yakmışlardır, onlar ile Canetti’nin kitabında yaktırdığı kitaplar arasında bağlantı var mıdır? Canetti ‘in Körleşme kitabı Naziler tarafından, faşistler tarafından yasak edilmiştir. Halbuki ikisi de kitapları yakmışlardır. Hangisi haklıdır? Canetti bütün olumsuzlukları çare olmayan kitabı, “madem çare olamıyorsun seni yakıyorum” der, diğerleri ise, “bize engel olan fikirlerden uzak durmalıyız, insan denen canlı bir emirle yatıp kalkan, koşturan bir kitle olmalıdır” derler. Benzerlikler vardır veya yoktur, bu bir tez.
Bediüzzaman üç kitabı birleştirir, doğu dünyasının ana kitaplarını gözden geçirir, olağanüstü bir okuma ve fotografik göz ile sonra batı düşüncesinin tarar, bu yüzden zihninin kirlendiğini iddia eder. O düşünce hayatında bir hayret, bir yolunu belirlemede tereddüd geçirmiştir: “Kırk elli sene evvel Eski Said ziyade ulum-ı akliye ve felsefiyede hareket ettiği için hakikatü’l-hakaika karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü aklı fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı idi, tedavi lazımdı. Sonra hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatın arkasında gitmek istedi. Baktı onların her birinin ayrı cazibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı.” (Mesnevi, 7)
Bediüzzaman’ın ifadelerine dönecek olursak, tezyinat, mehasin, nukuş, süs, tezyin, istihsan, mütehayyir, takdir, enzar, hüsün, aşk gibi kelimelerin hepsi bir cümlede geçer, hepsi de estetik, güzellik ve değerlendirme ile ilgili fiillerdir. Süs ve tezyin, mehasin ve nukuş, kelimeleri yaratılan kâinatın insanın nazarına çarpan özellikleridir. Çünkü Allah kâinatı güzellikler ile yaratmıştır, en sıradan bir sanatçı eserini güzelleştirerek insanların beğeni nazarlarını üzerine çekmek ister. Allah da kendi sanatını o şekilde seyircileri olan insanlar için süslemiştir. Bahsin damarı bu cümledir. Bütün bu özellikler seyircinin takdir, tahayyür, istihsan nazarlarını celbeder. Seçilen cümlelerin yarısı Allah’ın fiiline ait, diğerleri de insanın faaliyetine aittir. Bediüzzaman buradan meleklerin varlığına giden yolu inşa eder.
İnsanlar bu tezyinat, mehasin, nukuş ve süsleri seyretmek için yeterli değillerdir. Çünkü onlar nihayetsiz, insanlardan da bunları seyretme konusunda kendini eğitmiş olan insan sayısı çok sınırlıdır. O zaman bütün bu güzelliklerin başkaları tarafından seyredilip, incelikleri karşısında hayret eden ve beğenen canlılar gereklidir. Bunlar kimdir o zaman, işte bunlar meleklerdir, ruhanilerdir. Bu zorunluluğu Bediüzzaman anlatır. “Evet hüsün elbette bir âşık ister, taam ise aç olana verilir. Halbuki ins ve cin şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete ve vüsatli ubudiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilirler. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibadata nihayetsiz melaike envaı ve ruhaniyat ecnası lazımdır” (Sözler, 162) Bu melekler ve ruhaniler de insanlar ve cinler gibi bu güzellikleri seyreden seyircilerdir, mütalaacılardır, dellallardır. “Şu muhteşem burçlar sahibi, müzeyyen kasırlar hükmünde olan semavat dahi, zişuur ve zevilidrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellallarıdırlar.” (Sözler, 162) Haşmetli nezaret ve vüsatli ubudiyet nedir? Allah’ın sanatının güzellikleri karşısında estetik beğeni, yani takdir tavrı sergilemektir. Bediüzzaman estetiğin admiration dediği bu beğenme tavrını istihsan, takdir kelimeleri ile karşılar. Nasıl bir sanat eseri seyredilir, ona beğeni tavrı alınırsa, melekler ve ruhaniler de kâinattaki hadsiz güzellikleri seyreder ve admiratin tavrı alırlar.
İnsanlar beğenmeyi nasıl akıl, göz, duygu pencereleri ile yaparlarsa melekler ve ruhaniler de bazı vasıtaları kullanarak âlemi gezer Allah’ın bu güzellik galerisinde beğeni tavırlarını ortaya koyarlar. “Bazı rivayatın işaratıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım seyyar cisimler, seyyarattan tut, ta katarata kadar bir kısım melaikenin merakibidirler. Onlar bunlara izni ilahi ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki bir kısım hayvan cisimleri, Hadiste “tuyurun, hurdun” tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, ta sineklere kadar bir cins ervahın tayyareleridirler. Onlar bunların içine emr-i hak, Allah’ın emri ile girerler, cismani âlemi seyran edip o cesetlerdeki hasselerinin pencereleriyle cismani fıtratın mucizelerini temaşa ederler.” (Sözler, 163) Bir örnekle netleştirirsek; bir sergiye insanlar nasıl muhtelif vasıtalarla giderlerse, melekler ve ruhaniler de âlemin güzellikleri seyretmek için canlıları kullanırlar, uçak gibidir onlar için, âlemdeki güzellikleri seyrederler. Meleklerin varlığı estetik zorunluluk, âlemin inşa ediliş tarzı da estetik, ikisinin münasebetleri de yine güzelliğe ve takdire dayalı. Ne harika kâinat, ne kadar harika Bediüzzaman yorumu.
Bu hakikati Mesnevi isimli eserinde bir paragraf halinde daha özet bir şekilde izah eder Bediüzzaman: “Semavatın melaike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. Çünkü küre-i arzın semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayat ile dolu olması semavatın o müzeyyen burçları zevilidrak ile dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza semavatın bu kadar ziynetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevilidrakin takdir ve istihsan ile nazarı-ı hayretlerini celbetmek içindir. Çünkü hüsn-i zinet âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahaza ins ve cin o vazifeyi ifaya kâfi değillerdir. Ancak gayr-i mahdud oraya münasib melaike ve ruhaniler o vazifeyi ifa edebilirler.” (Mesnevi, 197) Bediüzzaman açlara yemek yapılması zaruretiyle, güzelliklerin de onlardan anlayan melaike ve ruhaniler için olduğunu ifade eder. Hem estetik, hem fizyolojik zarurettir meleklerin varlığı. Bütün bunlar hakikat ve hikmetin gereğidir. “Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semavatın da kendine münasib sekeneleri bulunsun” (Sözler, 162) Bediüzzaman peygamberlik ve peygamberimizin varlığını da bu zorunluluktan hareketle anlatır. O başka bir bahistir.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.