Bediüzzaman dinin akaide ait olan kısımlarını anlatırken günlük hayatımızın sıradan ayrıntıları ve olayları ile empatiler kurar, bu çağrışımlardan hareketle hakikati uzaklıktan kurtarıp bizim hayatımızla bağlantılı bir şekilde verir ve yakınlaştırır. Onuncu Söz’ün Altıncı Suret’inde bir büyük saltanatı tasvir eder. Ama bu muhteşem saltanat perde arkasındadır, perdenin önüne yansır. Perdenin önüne yansıyanlardan, perdenin önünde görünenlerden hareket ederek perde arkasındaki büyük saltanatı nazara verir ve mukayeseler yapar. Saltanatın görüntüleri tıpkı bir resmigeçit görüntüleri gibidir. “Muhteşem şimendiferler, tayyareler, teçhizatlar, depolar, sergiler, icraatlar”dır. (Sözler 48) Bu derece büyük bir saltanatın raiyyeti, temsilcileri ise ona göre olmalıdır. Her hükümdarın, devletin adamı kendini yansıtır, büyükse vatandaşı da büyük, küçükse vatandaşı da değersizdir.
Bediüzzaman perde arkasındaki sınırsız büyüklük ve saltanatın perdeye, misafirhaneye, meşhere, meydana yansımasını bir resmi geçite benzetir. Bir iktidar nasıl kendi büyüklüğünü göstermek için bir resmigeçitte ordusunu ortaya sürerek büyüklüğünü yansıtırsa Allah da kendi büyüklüğünü, seyircileri ve mütalaacıları olan insanlara göstermek için bu dünya meşherine, teşhirgahına ve resmigeçit meydanına sürer. “Nasıl şu zamanda manevra meydanında harp usulünde “Silah al, süngü tak” emriyle koca bir ordu baştan başa dikenli bir meşegaha benzediği gibi, her bir bayram gününde r e s m i g e ç i t için, “Formalarınızı takıp nişanlarınızı asınız” emrine karşı ordugah, seraser rengarenk çiçek açmış müzeyyen bir bahçeyi temsil ettiği misüllü öyle de ruy-ı zemin meydanında -yeryüzü meydanında, Sultan-ı Ezelinin (saltanatı hiç sona ermeyen, bir süre ile sınırlı saltanatı olmayan), nihayetsiz enva-ı cünudundan (sayısız çeşitteki askerlerinden), melek ve cin ve ins ve hayvanlar gibi şuursuz nebatat taifesi dahi hıfz-ı hayat cihadında Emr-i Kün feyekun ile “Müdafaa için silahlarınızı ve cihazatınızı takınız” emr-i ilahiyi aldıkları vakit zemin baştan aşağıya bütün ondaki dikenli ağaçlar ve nebatatlar süngücüklerini taktıkları zaman aynen süngülerini takmış muhteşem bir ordugaha benziyor.” (Sözler, 48)
Gösteri alanına sürülen orduyu anlatır. O ordu dikenli bir meşegaha benzer. Oradan Ezeli Sultan’ın ordusunu gösteri alanında tasvir eder. Gösterinin, ordunun üyeleri melekler, cinler, insanlar, bitkiler ve hayvanlardır. Bunlar da silahlarını ve cihazlarını takarak meydana çıkar büyük sultanın haşmetini gösterirler. Onlar da ordu gibi resmigeçittedirler.
Bediüzzaman sinemaya gittiği gibi Osmanlı zamanında padişahların resmigeçit merasimlerini de seyretmiştir, bu empatileri, zihinsel ve fikirsel yakınlıkları kurması için bu merasimleri ayrıntılı olarak görmüş olması gerekir. Allah’ın saltanatını anlatırken sultanın saltanatından hareket etmiştir. Onda bütün her şey ulum, nur ve hikmete dönüşür. Kendi enesini izah eder Otuzuncu Söz’de “Afakî malumat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür, o ulum nur ve hikmet olarak kalır, zulmet ve abesiyete inkılâp etmez.” (Sözler 504) Bir resmigeçit afakî malumattır, ama onda nur ve hikmete dönüşür. Ne garip adam değil mi? Hiç boş şeylere bakmamış, boş gibi görünen ayrıntı bile onda hikmete, marifet merdivenine dönüşmüş. Risale-i Nur onun tefekkür hayatının görüntüleridir.
R e s m i g e ç i t örneğini daha ayrıntılı hale getirir. Baharın her bir gününü, haftasını bir bayram ve onun içinde resmi geçite benzetir. Elbette bu geçit resminin seyircileri ve ibret alıcıları insanlardır. Allah büyük sultan kendi ordusunun üyelerini sanatının harikalarını bu baharın resmigeçit günlerinde kendi ve insanların nazarlarına sunar. “Hem baharın her bir günü, her bir haftası, birer nebatat taifesinin birer bayramı hükmünde olduğu için her bir taifesi dahi kendi Sultanının o taifeye ihsan ettiği güzel hediyeleri teşhir için ona taktığı murassa nişanları birer resmigeçit tarzında o Sultan-ı Ezelinin nazar-ı şuhud ve işhadına arz ettiğinden ve öyle bir vaziyet gösterdiğinden, bütün nebatat (otlar) ve eşcar (ağaçlar) güya Sanat-ı Rabbaniyenin murassaatını ve çiçek ve meyve denilen fıtrat-ı ilahiyenin nişanlarını tanınız, çiçekler açınız” Emr-i Rabbaniyi dinliyorlar ki ruy-ı zemin, yeryüzü dahi gayet muhteşem bir bayram gününde şahane resmigeçitte sürmeli formaları ve murassa nişanları parlayan bir ordugâhı temsil ediyor. İşte bu derece hikmetli ve intizamlı teçhizat ve tezyinat elbette nihayetsiz kadir bir sultanın nihayet derecede hâkim bir hâkimin emriyle olduğunu kör olmayanlara gösterir.” (Sözler 48)
Resmigeçitlerde bir şeref locasında şehrin ve saltanatın ileri gelenleri resmigeçiti seyreder ve hükümetin ve devletin haşmetine şahit olurlar, içten içe övünürler. Tanrısal, ilahi, Rabbani resmigeçitin baş seyircisi kendi sanatını seyreden Sultan-ı Ezeli (ezeli sultan) hem kendi sanatını görür, hem de başkalarının nazarına gösterir. Hem yaratır, hem sanatlı süsler, hem seyreder, hem seyrettirir, İlahlık sana yakışır Allah’ım. Sultan Selim-i Azim’in mezarında “Yarabbi sultanlık ve padişahlık sana yakışır, sensin padişahlar padişahı” diye bir levha vardır. Sultanlık Allah’ındır, sultanlara verdiği denizden bir katredir. Mana ummanından ne güzel manalar bize sunmuş Bediüzzaman. Bu hakikatler herkesin ihtiyacı olan hakikatler.
Geçit Resmi imajının en harika kullanıldığı bir eseri de On Yedinci Söz’dür. Orada Bediüzzaman bayram ve resmigeçit imajını bütünleştirici, birbiri içinde anlatır. Bütün zamanları ihata eden bir büyük resmigeçit ve bayramdır. Büyük seyirci yine Allah’tır, o sanatını seyreder. “Halık-ı Rahim merhametli yaratıcı, ve Rezzak-ı Kerim, güzel rızıklar ikram eden rızık verici, her şeyi hikmetli ve fonksiyonel, ve sanatlı yaratan, Sani-i Hakim şu dünyayı Alem-i Ervah ve ruhaniyat için bir bayram bir şehrayin suretinde yapıp bütün esmasının garip nakışlarıyla, garaib-i nukuşlarıyla-yani rastlanmadık nakışlar- süslendirip, küçük büyük, ulvi süfli her bir ruha ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve inamattan, nimetlerden, istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-ı cismani verir, bir defa o temaşagaha gönderir. Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı, asırlara, senelere, mevsimlere hatta günlere, kıtalara taksim ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi her bir mevsimi, hatta bir cihette her bir günü, her bir kıtayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebati masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvi bayram yapmıştır. Ve bilhassa ruy-ı zemin yer yüzü, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sagirenin, küçük sanat eserleri olan canlıların, taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki tabakat-ı aliyede, yüksek mevkilerde bulunan, semada yaldızlarda, gökyüzünde, olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı, semanın muhtelif tabakalarındaki sakinleri, oturanları, seyre celbedecek bir cazibedarlık, çekicilik görünüyor ve ehl-i tefekkür için, olayları tefekkür ederek seyredenler için, öyle şirin bir mütalaagah oluyor ki akıl tarifinden acizdir.” (Sözler, 186)
Yeryüzünü bir çilehane göstermenin yanında, Bediüzzaman onu bir bayram yeri olarak anlatır. Nasıl bayramlarda bayram yeri önceden hazırlanır süslenir, insanlar güzel elbiselerini giyerek seyretmeye gittikleri gibi, geçit resminde yer alanlar da süslenirler. Hem seyreder hem seyredilirler. Bir geçit resmi imajını ne kadar farklı şekillerde tekrara düşmeden anlatır, ne hayat, ne kadar sanatlı imajlar gerçekleştiren bir imajinasyon mekanizmaları. Hayal dünyası ne kadar zengin, hiç kirlenmemiş, baktığı şey ile hayat arasında irtibat kuran harika bir çift göz ve yorum dünyası. Bediüzzaman her yerde büyüktür ama onun siyasi ve sosyal dünyasından, Türkiye tarihinin çeşitli dönemlerindeki dik duruşundan daha önemlisi itikadları kurarken gösterdiği harikahassasiyetler ve gerçekleştirdiği çarpıcı imajlar ve imajinasyonlardır. Shakespeare’in Sone’lerini Talat Sait Halman çevirmiş onun şiirindeki imajlar ile Bediüzzaman’ın eserlerindeki imajları karşılaştıralım bakalım hangisi daha harika. Shakespeare dünya bir tiyatro salonudur, demiş Bediüzzaman ne dememiş ki, işte birisi bir resmigeçit ve bayram, mütalaa ve tefekkür sahnesi, sinema, ibret sahnesi daha neler neler. Hür Adam isimli film üzerine basında çıkan yazılarda Bediüzzaman’ın tanımamış ne kadar zavallı yazılar görüyoruz. Resmi tarihin yumurta zarlı örtüsü yırtılınca, oradan otlanan zavallılar nasıl da hayretteler. Sahnedeki aktörleri idam sehpalarına, zehirlemelere, zindanlara iterek kurduğunuz curcuna birgün seyredilmeyecek zannetmediniz mi sayın aktörler.
Bediüzzaman ideal bir Müslüman, mümin portresi çizer muhtelif eserlerinde, Risale-i Nur’da harika insan portreleri vardır. Ayeti Hasbiyede kendi ulaşılmaz portresini çizer. İnsan orada Everest tepesine eteğinden bakar gibidir. Ayet ül Kübra’da kâinat sinemasında gözleri ve aklı ile seyahat eden bir mütefekkir seyyahı anlatır, böyle bir seyyah itikad tarihinde çizilmemiştir, bu yüzden bu eserine ve şahsına “emsalsiz eser” der müellifi. Ne Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşkı’nda, ne Mercimek Ahmet’in Kabusnamesinde, Ne Yusuf ile Züleyha’da, ne Thomas Mann ‘ın Yusuf ve Kardeşleri isimli dört ciltlik romanında, ne Joyce’in Ulysses’inde, n e Thomas Mann’ın Buddenbrok Ailesinde ne ve neler de bu portreyi göremezsiniz.
On Birinci Söz’de insan portresini dokuz büyük tefekkür fırçasıyla çizen Bediüzzaman orada da insanı bir resmigeçide hazırlanan ve o rölünü ifa eden olarak anlatır. “Nasıl bir asker padişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmi vakitlerde takıp padişahının nazarına görünmekle onun iltifat-ı asarını, gösterdiği gibi sen dahi Esma-i İlahiyenin cilvelerinin sana verdikleri letaif-i insaniye murassaatıyla bilerek süslenip o şahid-i ezelinin nazar-ı şuhud ve işhadına görünmektir.” (Sözler 115) Daha önce imajı genel bir perspektife alan Bediüzzaman burada imajı tekilleştirir ve insanı padişahına eserlerini gösteren bir insana benzetir. Burada Padişah Allah’tır, kul da ona resmi vakitlerde yani ibadet anlarında kendini gösterir. Nasıl bir imaja farklı noktalardan bakar, hayret verici bir insan. Kulunu güzel vakitlerde, güzel biçimlerde ve güzel ibadetlerde görmek ister Allah. Sünneti seniyye bu güzel görünmenin prospektüsüdür.
Bir başka imajında resmigeçitten geçen bir çiçektir. Allah’ın hayret ediyorum, bu ne kadar derin bir adam, ne harika imajlar, ne harika düşünce. Şimdi bunu okuyalım. Çiçeklere, ağaçlara nasıl dikkat etmiş harika gözlü bu büyük adam. Allah’ım sen bu eserleri okumayı herkese nasib et. Kuru ve idealsiz ve gündelik hayatın basit ayrıntısında olan bu insanlara uluhiyetin büyük sırlarını açan bu eserleri nasib et. Ne olur Allah’ım, birileri baklava yerken birileri kuru ekmek dahi bulamıyor. Sen bilirsin Allah’ım. İnsanlar Bediüzzaman’ın tanımıyor, tanıyanlar da tanıtmıyor büyük oranda.
“Çiçek açmış her bir ağaç güzel yazılmış bir manzum bir k a s i d e d i r ki, o kaside Fatır-ı Zülcelal’ın medayih-i bahiresini, denizler, okyanuslar gibi medihlerini inşad edip okuyup, şairane lisan-ı hal ile söylüyor.
Veyahut çiçek açmış her bir ağaç binler bakar vebaktırır gözlerini açmış, ta Sani-i Zülcelal’in neşir ve teşhir olunan acaib-i sanatını, sanatının görülmemiş örneklelerini, bir iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın, ta ehl-i dikkati öyle baktırsın. (Demek ağaç hem kendi pencerelerinden Allah’ın sanatını seyreder, hem de seyredilir, demek biz binler gözü olan varlıkların arasında dolaşıyoruz, bu yüzden edep ve sünnet bize emredilmiş. Çıldırtıcı manalar düşünmüş, matasavvifenin boğulduğu mana okyanuslarında Bediüzzaman ıslanmadan dolaşıyor.)
Veyahut o çiçek açan her bir ağaç umumi bayram olan baharın içindeki hususi bayramında ve r e s m i g e ç i t m i s a l bir anda yeşillenmiş azalarını en süslü müzeyyenaatla süslemiş. Ta ki onun Sultan-ı Zülcelal’i, ona ihsan ettiği hedeyayı ve letaifi ve asar-ı nuraniyesini müşahade etsin.
Hem meşher-i sanat-ı ilahiye olan, sanatının teşhir yeri, galerisi olan, zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde murassaat-ı rahmetini enzar-ı halka teşhir etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere ilan etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsanat-ı Rahmaniyyenin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle kemal-i kudret-i ilahiyeyi göstersin.” (Sözler, 562)
Bu metin onun imanının gizli sırlarını ifşa ediyor. Hazineyi nerde arar insanlar, Ağacın ince dallarında hazineler gizli, ne hazineleri imana katkıda bulunan iman değerlendirmeleri, gözlemler ve müşahadeler, biz nerede ararız, o nerede hazine bulmuş. Burdur da bir doktorla karşılaşır Bediüzzaman doktor eşine “ Bu adama hizmet edelim, Allah bize bir uhrevi hazine gönderdi” der nasıl anlamış adam, helal olsun. Şimdi sıra definede meyvelerde defineler gizli hem gıda defineleri, hem tefekkür defineleri, demek iman bir büyük hazine, ebedi bir hazinenin de anahtarı. Bediüzzaman arı gibi her varlıktan iman balını almış eserleri bir büyük bal hazinesi, okuyan bilir, okumayan ne bilsin.
Aynı imajı İşaratü’l-İcaz tefsirinde de anlatır. Eşya ve varlıkların insana arzedilmesini bir resmigeçit manzarasına benzetir. “Enva-ı eşyanın arzı manevi bir resmigeçit manzarasını andırıyor” (İşârâtü’l-İ’câz, 220) Mektubat’da dünyayı bir “Resmigeçit meydanı”na (Mektubat 386) benzetir. Bu sefer meydandan bakar imaja. Bir harika imajı da ibadetleri Allah’a arzedilmiş resmigeçit merasimi olarak göstermesidir. “Nazar-ı ilahiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resmigeçit yapmasına en parlak kudsi bir bayram hükmündedir. “(Mektubat, 385) İnsan ibadetlerini çeşitli zamanlarda Allah’a sunar, bu sunmalar ibadet vakitleri olduğu gibi toplu ibadet anları da olabilir. En ciddi geçit ibadet anında kulun Allah’ına ibadetini güzelce arzetmesidir.
Bediüzzaman bayram ve özellikle resmigeçit imajını bütün es erlerinde tekrara düşmeden umumi ve hususi manalarda anlatır. Bu onun zihninin mana derinliklerini, arkeolojinin bir yansımasıdır. Risale-i Nur insanın onunla meşguliyeti oranında gizli sırlarını veren büyük bir esrar deposudur. Resmigeçit imajını kulun ibadetlerini arzı anında, çiçek ve ağaçların baharda açılmaları ve sunulmaları anında, bütün mahlûkatın çeşitli an ve zaman ve yüzyılları içine alan duruşları ile derinliklerine inmeleri zamanında farklı boyutlar ve perspektiflerden izah etmiştir Büyük Üstad Bediüzzaman. Birçoğuna göre hayatın lüzumsuz ayrıntısı olan bu manayı ne kadar itikada basamak yapmış, talebelerinin tefekkür dünyasını zenginleştirmiştir. Var ol Üstadım.





