Bediüzzaman hayret kelimesine eserlerinde çok farklı anlamlar verir. Hayret insan idrakinin ihata edemediği, çevreleyemediği bir büyüklük ve azamet karşısında organizmanın ve manevi ünitelerin şaşkınlığı demektir. Sanat da eserler karşısında seyredene hayret verir. Sanat da hayretten ve takdirden doğmuştur. Ama din sadece dilde olan bir hayret ile yetinmez onu davranışta olan bir hayrete dönüştürür. Allah’ın azamet ve büyüklüğü, celal ve haşmeti karşısında kulunun ancak o hayreti secdeye kapanmakla gidereceğini örgütler. Dokuzuncu Söz’de onun şöyle bir cümlesi vardır. “İbadetin manası şudur ki Degah-ı İlahide abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp Kemal-i Rububiyetin ve Kudret-i Samedaniyenin ve Rahmet-i İlahiyenin önünde h a y r e t ve muhabbetle secde etmektir.”(Nesil, 15) Rububiyetin eksiksiz ve mükemmel oluşu insanın idraki ile ihata edemeyeceği bir büyüklüktür. Allah’ın kudretinin sınırsızlığı bir yerden takviye edilmeksizin kendiliğindenliği yine insanın anlayamayacağı bir azamettir. Allah’ın rahmet ve şefkatinin bütün varlığı istisnasız kuşatması yine haşmet ve azamet, insanın idrak mıntıkaları dışında bir tanrısal realitedir. Şimdi bu üç büyük azamet gösteren durum karşısında melekeleri sınırlı olan insan ancak yüreğinde, aklı ve ona bağlı melekelerinde, vicdanında, kalbinde meydana gelen büyük sirkülasyonu ancak ve ancak ve yine ancak secdeye kapanarak, hayretinden secdeye kapanarak giderebilir. Onun hayreti secde ile ifade edilir. Bütün bunların ö n ü n d e hayretini başını yere koyarak senin azametin ve benim küçüklüğüm der, ifade eder. Buradaki ifade bedensel bir ifadedir, ancak zihnin aczinden doğan bir ifadedir.
Aynı Söz’de bir başka ifadesi ile hayreti, doğuran ortamı anlatır: “Hem de Rububiyetin kemal-i kudreti dahi ister ki, abd kendi zaafını ve mahlukatın aczini görmekle Kudret-i samedaniyenin azamet-i asarına karşı istihsan ve hayret içinde Allahuekber deyip hüzu ile rukua gidip, O’na iltica ve tevekkül etsin.”(Nesil, 16) Bütün gezegenleri belli bir matematik ve geometrik bir ilmi düzen içinde birbiri ile irtibatlı gezdiren ve onlara sayısız nimetler yükleyen Allah’ın bu idaresi onun terbiye faaliyetindeki kudretinin tamlığını gösterir. Bu büyüklük karşısında kul kendi aczini görür, zayıfılığını görür, Allah’ın kendine yeterli olan gücünün meydana getirdiği azametli eserler karşısında beğenisinden ve beğenisinin onu aşan hayret noktasına gelmesinden dolayı içinde hâsıl olan zapdedilmez azameti ve o büyüklükler zinciri karşısında başını eğer ve hayretini ifade eder. Büyüklüğe iltica eder, ona teslim olur. İnsan büyük eserler karşısında hayret eder. Bu sanatın formudur, asıl bu form kulun Allah’ın sanatı karşısında sergilemesi gereken bir tutumdur, Bediüzzaman burada hem seküler beşeri sanatın kaynağını ama onunla yetinmeyip ilahi sanat eserleri karşısında kulun takdir ve beğenisini ancak rükû ve secde ile ifade edeceğini ifade eder. Demek namaz, hem sanatsal bir hayret ve hem dinsel bir hayrettir. Demek namaz kılan insan ilahi sanat galerisinde dolaşan bir insandır seyirden hayrete ve rükû ve secdeye varır.
Bediüzzaman her bir namazın vaktinin “mühim bir inkılâp başı olduğunu” söyler. Bu inkılâplar bir kozmik inkılâplar yani yer yuvarlağı ile güneş arasındaki değişimlerin beş durağı olan sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsıdır. Dini inkılâp olarak ilk sabah namazını ilk defa Hazret-i Âdem kılmıştır. Cennetten kovulmanın hüznü, dünyaya varmanın mutluluğu bu namaz ile ifade edilmiştir. Öğlen namazını ilk defa Hazret-i İbrahim kılmıştır. O da oğlunun üzüntüsünü, koçun getirilmesinin safhasını, Allah’ın bu tablo karşısında rızasını ve çocuğunun sabrı için namazı kılmıştır. İkindi namazını ilk defa Yunus Aleyhisselam kılmıştır, gecenin, balığın ve kurtuluşun sembolüdür bu namaz. Akşam namazını Hazret-i İsa kılmıştır, üçlü yanlış ilah anlayışının verdiği sıkıntıyı bu namazla gidermiştir. Yatsı namazını Hazret-i Musa kılmıştır. O da başına gelen musibetleri bu namaz ile teskin etmiştir. Demek Bediüzzaman bir cümleye neler yüklemiştir, hele bizim bilmediklerimiz nelerdir. Kul namazını kılarken bu kozmik ve dini realitelere zihnen gider ve tahattur ederse elbette hayret içindedir. Bütün namazlar için, büyük inkılâplar için, kulun gördüğü ve hayret ettiği için namaz kıldığını ifade eder. Öğlen namazını ifade ederken meydana gelen kozmik değişmeleri, günlük hayatın değişmelerini, ruhun bu değişmeler karşısındaki karmaşadan bir istirahata dönmek isteğini ancak namazın sayesinde ruhunda doğan hayreti teskin edip Rabbine yöneldiğini ifade eder. “Ve zuhr zamanındaki -öğlen- o zaman gündüzün kemali ve zevale meyli ve yevmi işlerin avan-ı tekemmülü, olgunlaşma anı ve meşağilin tazyikinden, dünyevi meşguliyetlerin baskısından ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve inamat-ı ilahiyetin, Allah’ın nimetlerinin tezahür ettiği ortaya çıktığı bir andır ruh-ı beşer o tazyikten kurtulup o gafletten sıyrılıp, o manasız ve bekasız şeylerden çıkıp, Kayyum-ı Baki olan Münim-i Hakiki’nin dergahına gidip el bağlayarak yekun nimetlerine şükür ve hamd edip ve istiane etmek ve celal ve azametine karşı rüku ve aczini izhar etmek ve kemal-i bizevaline ve cemal-i bimisaline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilan etmek demek olan zuhr namazını kılmak ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lazım ve münasib olduğunu anlamayan insan insan değil.” (Nesil, 17) Allah’ın celal ve azametine karşı içindeki hayreti rükû ve secde ile dindirir. Sona ermeyen kemaline ve benzersiz örneksiz güzelliğine karşı yine hayretini rükû ve secde ile dindirir. Çünkü insan denetlediği güzellikleri hoş, şirin bulur, ama onu aşan büyük güzelliklere hayret eder, o büyük güzellikler Allah’da ve Allah’dandır, ancak bu hayret secde ve rükû ile giderilir. Bir metinde sanat, kelam, felsefe, din, namaz, hayret daha neler, ne kadar zenginsin Bediüzzaman.
Dokuzuncu Söz hayret kelimesinin etrafında döner. Ondan gelir ona doğru akar ve onda nihayet bulur. Akşam vaktinin eşya ve nesneler, insan ruhu üzerindeki tesirlerini anlatır Bediüzzaman, namazın insan psikolojisi üzerindeki tesirini özellikle Beşinci Nükte’nin başında ayrıntılı verir ve demek ister ki işte namaz bu ruhun ihtiyacıdır. O kısmı alalım onun ne kadar derinlikli bir psikanalist olduğunu bu cümleler ifade eder.
“İnsan fıtraten zayıftır. Hâlbuki her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder.
Hem gayet acizdir. Hâlbuki belaları ve düşmanları pek çoktur,
Hem gayet fakirdir. Hâlbuki ihtiyacatı pek ziyadedir.
Hem tenbel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır.
Hem insaniyet onu kâinatla alakadar etmiştir. Hâlbuki sevdiği ünsiyet ettiği şeylerin zeval ve firakı mütemadiyen onu incitiyor.
Hem akıl ona yüksek maksatlar ve baki meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.” (Nesil, 16)
Ne kadar büyük ve azametli, derinlikli, yüksek, bir ruh tahlili. Nerdesiniz Freud, Adler? Gelin bakın neler söylüyor Bediüzzaman? Peyami Safa, ruh tahlillerinin üstadı nerdesiniz? Nerdesiniz hür adama sefil adam diyen garabetler tiyatrosu, ucubeler topluluğu, milletten habersiz millet kelimesinin arkasına sığınan sefalet tabloları? Arayın edebiyatı böyle bir ruh tahlili yok. Böyle bir ruh ancak büyüklük, celal ve azamet, haşmet karşısında hayret eder ve kıyamda eli bağlı, rükû ve secdede hayretini teskin eder ve büyür. Mikelanj Musa heykelinin karşısında dini bir vecd ile hayret ediyordu, sizin vecdiniz neyin karşısında harekete geçiyor.
İşte kul sona ermeyen zatın güzelliğine, kudsi sıfatlarının değişmezliğine, sonsuz sermedi kemaline, karşı secde edip h a y r e t ve mahviyet içinde terk-i masiva ile muhabbet ve ubudiyetini ilan etmek. (Nesil, 17) İşte namazdaki hayretin sadece Dokuzuncu Söz’ün ulvi satırlarına sığan mana büyüklükleri. Yatsı namazının da insan ruhu ve tabiattaki değişmelerle insan için zorunluluğunu anlatırken bu sefer sadece hayret ile iktifa etmez Bediüzzaman, bir terkip kullanır. Hayret alud bir muhabbet. Şaşkınlıkla karışık bir sevgi. Bu büyüklükler karşısında, “O Rahman-ı Zülkemal’in ve o Rahim-i Zülcemal’in bargah-ı huzurunda h a y r e t a l u d b i r m u h a b b e t, bekaalud bir mahviyet, izzet alud bir tezellül içinde Allahuekber deyip sücuda gitmek, yani bir nevi miraca çıkmak demek olan İşa namazını kılmak ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar aziz ve leziz, ne kadar makul ve münasip bir vazife bir hizmet, bir ubudiyet, bir ciddi hakikat olduğunu elbette anladın.” (Nesil, 19)
Namaz hayrettir, hissettiklerimizi onun satırlarından ilhamla yazdık.





