Şu An Buradasınız: Anasayfa Prof. Dr. AHMET NEBİL SOYER Türk Basınının Şerefli Üyelerine Teşekkür (1)

Risale Akademi

Türk Basınının Şerefli Üyelerine Teşekkür (1)

e-Posta Yazdır PDF

Hür Adam’la ilgili eleştirilerin kiritiği (1)





Hür Adam filmi ile ilgili fikirlerini beyan ederek, Bediüzzaman’a ve davasına büyük hizmet eden aşağıya yazılarının bir eleştirel kritiğini koyduğumuz şahısları ve gazetelerini tebrik ediyoruz.






Bu tebrik Risale Haber ve Risale Akademi adınadır. Mehmet Fırıncı, Mehmet Kırkıncı, Abdullah Yeğin, Mustafa Sungur, Fethullah Gülen, Sait Özdemir adınadır. Hepsinden önemlisi Bediüzzaman hesabınadır. Tebrik ediyoruz sağ olsunlar, kalemlerine sağlık diyoruz.





Hür Adam, gösterime girmeden ve girdikten sonra Türk basınında ve televizyonlalarında film ve Bediüzzaman ile ilgili muhtelif yazılar yazıldı. Akbıyık Bediüzzaman ile Atatürk arasındaki ilişkiyi irdeler. “Atatürk’ün ona saygı duyduğu Bediüzzaman’ın da zamanında onu desteklediği bilinir. Sonra bu ülkenin şekillenmesinde yapılan devrimler ilişkiyi çatallaştırmıştır” Mehmet Tanrısever’in oğlu Tarık Tanrısever’in Bediüzzaman’ın en yakın kâtibi olan Şamlı Hafız Tevfik’i canlandırmasını çarpıcı buluyor Akbıyık. Yazar, eleştiri adabına uygun olarak Tanrısever’in filminin gerçekliğini falanını eleştirmeye kalkmaz, bu tür yapımların çoğalmasını ister. Mürşit Ağa Bağ’ı takdir ederken onun “Bediüzzaman karakterini inanılmaz bir özümsemeyle perdeye taşımasını” beğenir.






Zaman gazetesinde Mustafa Armağan, filmin odağındaki Atatürk Bediüzzaman karşılamasını yorumlar. O Hem Bediüzzaman, hem de Atatürk’ün biyografilerinin tam olarak ele alınmadığını, eğer alınsa bu tür yanlış yorumlar olmayacağını söyler. Armağan Bediüzzaman’ın meclise geldiğini, dua ettiğini ve beş ay kadar Ankara’da kalıp sonra oradan ayrıldığını belgeli olarak ortaya koyar. Ama benim gördüğüm bizzat Mustafa Kemal tarafından Ankara’ya çağrılan bir insanın onunla bir defacık görüşmesi çağırmanın beyhudeliğini ortaya koyar, resmi belgelere yansımamış veya açılmamış çok görüşmeler olmuştur. Çünkü Bediüzzaman bu konuşmalardan sonra “benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi” diyerek ayrılış gerekçesini en hafif şekilde ortaya koyar. Bu onun tekniğidir, ihtilafları büyütmemek. Çünkü gerek Atatürkçü’ler, gerekse Bediüzzaman’ın talebeleri iki ağaç gibi devam edip gideceklerdi, bu yüzden iki grubun gelecekteki ilişkilerini bozacak cümleler kullanmaz, o büyük bir stratejisttir. Bugün talebeleri onun sustuğu noktalarda o kadar konuşuyor ki, sanki ondan haberleri ve tekniğinden bilgileri yok gibi. Bugün elem verici olan yan Bediüzzaman’ın stratejisine, sosyal ve siyasi mimari anlayışına uygun düşünmemektir.






Armağan Bediüzzaman’ın biyografisine göre Ankara’ya çağrılma hadisesini anlatır. Bediüzzaman namaz konusunda bir risalecik yayınlar, bunu Kazım Karabekir, Mustafa Kemal’e okur.  Zannımca o risalecik bir namaz bahsi değil, Bediüzzaman kafasında yeni Cumhuriyetin nasıl olması lazım geldiğini, dinin direği olan namazın, sistemin de Cumhuriyetin de direği olduğu yollu fikrini gerçekleştirmek için namazın penceresinden sisteme ve milletvekillerine girer. Orada büyük bir sosyolojik vesika yayınlar, batı ile bizim devlet anlayışlarımızın farkını anlatır, felsefe ve İslam dininin farklı bakış açılarını, bize yakışanın kendi dinimize göre bir yapılanma olduğunu söyler. Metinin dört başı mamur tahlili hala yapılmamıştır. Çünkü o metnin tahlili birçok sosyal bilimle misafireten yapılabilir.





Atatürk’ün karşısında Cumhuriyet tarihinde kimse oturup da sistemin nasıl olması lazım geldiğini konuşan bir babayiğit yok. Bediüzzaman görünmediği bir makama göre gelip Mustafa Kemal ile görüşmüştür. Basının kralcı tavrı tarihsel realiteyi görmek istememesindendir, İstanbul’da İngilizleri yazdığı eseri ile hizaya getiren adam, Mustafa Kemal nezdinde dikkat edilmesi lazım gelen bir insandır. Bu yüzden çağrılmıştır, iki şahsın birbirine denk olup olmadığına değil, çağıran tarafın onun fikirlerinden istifade için çağırmasıdır. Böylece Cumhuriyet tarihinin iki büyük aktörü bir araya gelmiştir. Armağan, görüşmenin ayrıntısının olmadığını teessüfle ifade eder. Ama Kazım Karabekir’in Ankara’ya hâkim havanın İslamın terakkiye mani olduğu fikrini öne sürmesi Bediüzzaman’ın neden onlarla yollarının ayrıldığının bir gerekçesidir. Kaderin hissesine gelince Bediüzzaman’ın ayrılması daha isabetli olmuş, çünkü o kurulan cumhuriyetin din açısından boşluğunu görmüş, onu doldurmak için Ankara’dan ayrılmıştır. Eğer verilen makamları kabul etseydi ne bir Bediüzzaman vardı, ne de eserleri.






Sibel Oral ile yaptığı konuşmada Tanrısever, yirmi yıl önce film yapmak istediğini ama olmadığını anlatır. Filminin bir siyaset filmi değil, dindar cumhuriyetçi bir mücadele adamının hayatı olduğunu söylüyor. Tanrısever, “sistemi birlikte kuralım” anlamına gelen “gel beraber çalışalım” dediği şahsın ayak ayaküstüne atmasını, basının karşılaşmanın yorumunu yapamamasından ileri geldiğini belirtiyor. Tanrısever yaptığı işin tamamen kendi imkânları ile olduğunu söylüyor. “Arkasında birileri var gibi yazıldı ama hiç kimseden destek almadım. Said Nursi’nin ölüsünden bile korktular.” Tanrısever, yüz yıldır Bediüzzaman’ın arkasından gidenlerin yapamadığı bu işi yaptığı için hayatından ve işinden memnundur. “Ben bu filmi yapmakla şeref duyuyorum. Bunu ister kabul etsinler, ister etmesinler. Gerçekleri yansıttığım kadar, eleştirilere de açık bir insanım. Daha iyisini yapabilen varsa yapsın. Ben paramı, yüreğimi koydum bu işe, eleştirilere kızmam, iltifatlara da sevinmem.” Tanrısever acı bir söz söyler: “Ona inanan insanlar da korkuyor. Ne korkuyorsunuz? Türkan Saylan vardı, o da bir kahraman değil mi? Geçtiğimiz yıllarda vefat etti, hemen dizi filimi yapıldı.”






Haber Türk Bediüzzaman’ın Atatürk’e gönderdiği mektuba ulaşır. Güntay Şimşek mektubu Cumhurbaşkanlığı arşivinden çıkarmıştır. Mektup İslam Âlemi kahramanı Paşa Hazretleri diye başlar. Bediüzzaman Mustafa Kemal’e sunduğu fikirleri önemser, hayatı boyunca kendini hiç önemsememiş, her zaman savunduğu fikirleri önemsemiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyetinin oluşturulma safhasında gerekli olduğu için mektuptaki fikirleri ona ulaştırmıştır. Belgeye göre 9 Kasım 1922’de ziyaret ettiği Mecliste Bitlis Mebusu Arif Bey ve arkadaşlarının Meclis Başkanlığına yaptıkları başvuruyla kürsüye davet edilir. Tebrik eder, dua eder, gelişmeler zabıt ceridesinde yayınlanır. Daha sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde haber olur.






Mektupta milli mücadelecilerin başarısını Bediüzzaman “Allah’ın verdiği olağanüstü başarılar” olarak yorumlar. Ancak verene en iyi teşekkürün namaz olduğu vurgulanır. Bediüzzaman eserlerinde de bütün akaidi ve amali hükümlerin namaz üzerinde durduğunu, namazın onların direği olduğunu vurgular ve vurgular. Öldükten sonra dirilmeye inanmak namazsız olmaz, kelime-i şahadet namazsız olmaz, meleklere iman namazsız olmaz, Allah’ın varlığı namazsız olmaz, Allah’a hamd etmek namazsız olmaz yani bütün hükümler ancak namaz olduğu sürece bir anlam ifade eder. İnsan hayatının ve dininin direği namaz ise o kişinin inşa ettiği sistemin de direği namazdır. Bu zorunluluk çok ciddi bir zorunluluktur.






Toplumun namaza bakışını anlatır, namazsız insanlara iyi bakmayan Müslümanları anlatır. Peygamberlerin doğudan, filozofların batıdan çıkmasından hareketle yeni sistemin filozoflara göre değil, batı felsefesine göre değil, dine ve Peygamberlere göre kurulmasını salık verir.  Daha sonra Hasan Ali Yücel’in çıkardığı klasikler külliyatında batı felsefesine ağırlık verilmesi bunu gösterir. Düşmanlarımız dini tahrib ederken, Müslümanların özellikle yönetici olan milletvekillerinin onu koruması ve yaşaması gerektiğini anlatır. Küfür her şeyi ile İslam medeniyetini yıkamamışken laubalilikle onlara yardım etmek iyi olmaz. Avrupa medeniyeti Bediüzzaman’a göre tıkanmıştır, bu daha sonra net olarak ortaya çıkmıştır, böyle bir zamanda İslamı geriye itmenin yersizliğini anlatır. Daha sonra Garody’in batı medeniyetinin nerede olduğu konusundaki fikirleri bunları teyid eder. Napolyon’u değil, Selahattin Eyyübi’yi örnek almak gerektiğini söylerken de ne dediğini ben henüz anlamadım. Bediüzzaman hem İslam medeniyeti, hem de batının nerede olduğunu o gün hiç kimsenin bilmediği kadar biliyordu.  Namaz kılarak hem Allah’ın, hem de Müslümanların gönül rızasını alacağını söyler.






Gaflet ve tenbellik saikasıyla namazı terk etmenin, kurtuluş savaşını kazanmış kişilerin ahiretini kurtarmayacağını, safsata ve nefsin vesvesesi ile dinin ve ulemanın teyid ettiği bir emri terk etmenin yersizliğini anlatır. Dinde gösterilen tenbelliğin milliyeti geliştirmeyeceğini söyler.







Bu mektup yayımlandıktan sonra ilk ciddi eleştirisini Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemil Koçak yapar. Bediüzzaman dehaca öngörüsü ile Meclisteki gelenek tarafları ile modern tarafları arasındaki çekişmeyi hissetmiş, Cemil Koçak buna vurgu yapar. “Anlaşılıyor ki Ankara’ya geldiği zaman tam o dönemde yeni sürecin başlangıcı ve o yeni süreç öncesindeki tartışmalar ve çatışmalar olduğu noktayı hemen fark etmiş olmalı. Birinci Mecliste biliyorsunuz ki iki farklı grup var ve bu iki grubun birbiriyle olan siyasi ve ideolojik mücadelesi söz konusu. Ve bu iki grup arasındaki önemli farklardan bir tanesi yeni Türkiye’nin nasıl formüle edilmesi gerektiği konusu. Modernizasyon projesi yeni Türkiye’de uygulanacak ama, ne kadar ve nasıl uygulanacak?”






Koçak, Bediüzzaman’ın Atatürk çevresindeki grubun ağır basabileceğini hissettiğinden bu mektupta Atatürk’ü etkilemek istemiş, ona tavsiyelerde bulunmuştur. Koçak zamanın Said Nursi’yi haklı çıkardığını söyler. “Said Nursi ve bütün muhaliflerin söyledikleri bir anlamda doğru çıkıyor. Bu şekilde yapılan bir devrimden toplumun alacakları kalıcı olmayabilir. Bu görülüyor.”







Koçak, “Meclis’in açılışının Cuma günü yapıldığını, dua ile açıldığını ve bu yönü ile Osmanlı meclislerinden daha fazla dini karakterliği olduğunu söylüyor. Türk milliyetçiliği üzerine kurulursa arkasından gelenlerin çok sınırlı olacağını belirtir. Mücadele daha başlamadan biter. Mücadeleyi buraya kadar getiren isimler daha sonra yoktur. Nakşibendi Şeyhi Fevzi Efendi, Halvetiye Şeyhleri Abdullah Sabri Aytaç, Yahya Galip Kargı Bey, Nakşi Özbekler Tekkesi Şeyhi Mehmet Ata Efendi, bir Kadiriye dergahı olan Hatuniye Tekkesi şeyhi Sadrettin Ceylan Efendi, Nakşi Şeyhi Şerafettin Dağistani, Hacı Bektaşi Veli Dergahının Nakşi Şeyhi Hacı Hasan Efendi. Savaşa katılanların hepsi bir din savaşına katıldığını, gavurlara karşı bir İslam mücadelesine katıldığını bilerek katılıyorlar."






Cemil Koçak, Mete Tunçay’ın alıntılarını nakleder ve Mustafa Kemal’in yeni yüzünü ortaya koyar. “Rıdvan Memi, bu durumun 9 Eylül’e kadar devam ettiğini söylüyor, şu anekdotu aktarıyor. “İzmir’in kurtuluşundan sonra maiyeti Mustafa Kemal’e Hacı Bayram’a gidelim ve şükür duası edelim” diyorlar. Atatürk, “Benim böyle bir borcum yok” diyor. O nokta itibariyle Atatürk’ün İslam tutkalına ihtiyacı kalmadı mı? Cemil Koçak, Evet yavaş yavaş o süreçten ayrılık başlıyor. Said-i Nursi’nin on maddelik mektubunda yapılmasını istediği şeyler ve tavsiyeleri okunduğu zaman Atatürk muhtemelen Said-i Nusri ile hiçbir şekilde politik olarak bir ilerleme sağlayamayacağını anlamıştır, muhtemelen bunu da okuduğu zaman.”






Cemil Koçak değişimi başkalarının da fark ettiğini söylüyor. Tarihin ve edebiyat tarihinin gösterdiği nedenler bu konuda belirsiz. “Atatürk’ün dine genel yaklaşımını ortaya koyan pek çok cümlesi var, fakat esas itibariyle olan şey bu. Atatürk’ün gideceği yolu, yazdığı mektup dolayısıyla sadece Said Nursi değil, silah arkadaşları da fark ediyorlar, muhalefete geçmelerinin esas nedeni de bu sezgileri ve anlayışlarıdır. Karabekir paşa, Cebesoy Paşa, Refet Bele Paşa, Halide Edip ve Eşi, Milli Mücadele’nin önde gelen isimleri bu duruma karşı çıkıyorlar” Tarihin gerçekleri ne kadar ters yüz edilmiş, bunları okuyunca ne kadar içimize yutturulmuş, doğru olmayan malumatın doldurulmuş olduğunu görüyoruz. Cemil Koçak Bediüzzaman’ın mektubunu devrinin siyasi ve fikri cereyanları içine yerleştirerek büyük ve önemli bir eleştiri ortaya çıkarmıştır. Hür adam münasebetiyle gördüklerimizin arka yüzü ile karşılaşmış oluyoruz. Mektup da ilahi bir tasarımla tam zamanında ve yerinde ortaya çıkmıştır. Kim ne derse desin Bediüzzaman hala işinin başında ve denetleme görevi ile çalışıyor.







Tarihçi Mustafa Armağan, Atatürk’le Said Nursi’nin 25 Kasım 1922’de görüştüklerini söylüyor, görüşme Meclisteki Başkanlık odasında olmuştur.  Birinci ve İkinci Meclis üyelerinden Ali Süruri Bey’in hatıralarından alıntılarla konuşur. Hatıraların Osmanlıca bir bendini de verir. Ali Süruri Bey adı geçen tarihte Atatürk ile Bediüzzaman’ın tartıştıklarını, kapının açık olan aralığından duyduğunu söyler. Buradaki konuşmalar meclise sunulan ve Atatürk’e gönderilen mektubun muhtevası doğrultusundadır. Ancak görüşmeden her iki taraf da memnun ayrılırlar.







Samet Altıntaş’ın Bediüzzaman’ın yaşayan talebelerinden nakillerle verdiği haberde onların da Atatürk’le Bediüzzaman’ın görüştüğünü ancak ayak ayaküstüne atma olayının “olayın seneryolaştırmasıyla ilgili olduğu” belirtilir. Mehmet Fırıncı, Abdullah Yeğin, olayı doğrularlar ama ayak ayaküstüne atma hadisesi konusunda bir şey söylemezler. Abdülkadir Badıllı ise Üstadın parmaklarının dilini kullandığını, bunun dışında bir şey olmadığını söyler.  Necmettin Şahiner de Milletvekili Hüseyin Aksu’dan aldıkları ile anlatır. Onun nakilleri de öncekiler doğrultusundadır.






Konuyla ilgili bir başka haber de yine o dönem milletvekillerinden Abdulgani Ensari’nin oğlu Nezihi Ensari’nin naklettikleridir. Atatürk Bediüzzaman ile Abdülgani Ensari vasıtasiyle görüşmüş, Abdülgani Ensari ve Bediüzzaman Hacı Bayram’dan yürüyerek Meclise giderler, Atatürk Bediüzzaman’ı kapıda, “Hocam neredesiniz? Bizi tamamen bıraktınız. Biz neden görüşemiyoruz?” sözleriyle karşılar. Daha önce dediğim gibi bizzat Mustafa Kemal tarafından çağrılan Bediüzzaman’ın farklı kaynaklardan görüşmesi doğaldır. Çünkü Bediüzzaman hem İstanbul’da, hem Anadolu’da, hem Bitlis savunmasında, hem aşiretler içindeki Üstadlığı ve Seyda tutumu ile doğu ve güneydoğunun milletvekilleri arasında büyük nüfuza sahipti. Üstelik dialog adamı idi. Görüşmelerinin birçok olması mümkün.  Nezihi Ensari’nin naklettikleri mektuptakilerin başka bir ifade ile tekrarıdır. Atatürk Bediüzzaman’a bazı makamlar teklif etmişse de Bediüzzaman bunlara yanaşmamıştır. Atatürk, Bediüzzaman’ın din konusundaki yorum ve bakış açısının farkını görmüş, çünkü Bediüzzaman dönemin önce ve sonrasındaki bütün olaylarda hep ön saftadır. Onu tanımaması imkânsız. Ama birçok noktada birlikte oldukları halde batı ve İslam dini konusundaki sentezleri uzlaşması imkânsızdır. Asıl ayrılık nedeni budur.







Bediüzzaman’ın Meclise gelişi ve dinleyici locasında görüşmeleri dinlemesi konusunda Meclis zabıt ceridelerinden alınan bilgiler ile teyid edilir. Bu haber de 07.01.2011 tarihli Sabah gazetesinde yer alır. Riyaset makamı Bediüzzaman’a resmi olarak “hoş geldin - hoş amedi” eder.  Yeni Şafak gazetesi Mustafa Armağan’ın naklettiği Ali Süruri Bey’in hatıralarındaki bilgileri tekrar eder. Metni İlhan Toprak kaleme almıştır.







Mehmet Tanrısever, bir televizyon programında konuşur. Atatürk ile Bediüzzaman arasında cereyan eden sahne için harika bir cümle kullanır. “Sadece iki dehanın karşı karşıya gelmesi” olarak niteler. “Siyasi bir deha Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Üstadımız da bir dini dehadır. Üstad değişimin Kur’an ahlakı boyutunda olmasını istiyor, ben de Hür Adam da yansıttım. İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır. Tabularımızdan kurtulmalıyız.”






Filmin gösterimi sırasında pankart açan kadın için ağlamıştır. Tanrısever olayı demokratik olarak yorumlar. “Ne kadar güzel bir iş yapmışım ki, yaptığımız iş bu kadar gündeme geldi. Çünkü insanlar cesurca tepkilerini de ortaya koyabilme fırsatı buldular. Keşke o hanımefendi filmi seyrettikten sonra tepki gösterseydi” Tanrısever, filminin dünya tarihinde ilk elliye gireceğini söyler. Devam eder: “Sürükleyici bir anlatımı var Hür Adam’ın. Bir insanın hayatını, çilesini anlatıyorsunuz bu konuyu bir kere film yapmak zor. Bırakın film yapmayı anlatmak zor.” Doğru, Tanrısever’in dediği sinema tarihinin en zor olayı, fikri sahneye yansıtmaktır.







Yavuz Donat, Demirel ile Hür Adam ve Said  Nursi konusunda konuşur. Demirel bir devlet adamı gibi konuşur, 20. yüzyıldaki devletlerin kuruluş tarzını göstererek bir yorum yapar. Önce Bediüzzaman’ın büyüklüğünü kabul eder, takdir eder: “Çok nüfuz sahibi. Konuştuğunu etkisi altında bırakan bir büyük âlim. Çok yazıp çizmiştir… Kur’an yorumcusu.” Sonra yeni devletin kuruluş dönemini yorumlar: “Din ile devlet işlerinin ayrıldığı her ülkede din adamlarının söylediği sözler vardır… Said Nursi de söylemiştir.  Pozitif hukuk üzerine kurulan devlet yeni bir düzendir.. O düzende din adamlarının kolay kolay alkış tutması mümkün değil… Avrupa’da da laiklik anlaşılıp hazmedilemedi.” Bediüzzaman’ın siyasi anlayışını anlatır: “Hoca barışçı bir insandır. Türkiye’nin birliğinin korunmasını ister. Kavgacı değildir. Ama inandığını inatla çok iyi savunur. Din, ahlak, kardeşlik üzerine çok güzel şeyler söylemiştir.” Nur talebelerinin siyasetteki tutumunu anlatır: “Siyasette size sorun çıkardılar mı? Hayır. Memleket hayrına gördükleri işlerde destek olurlar. Çok sadık insanlardır.” Film konusunda ise: “Said Nursi’yi anlatmak büyük olay. Çok tartışmalı bir zat. Siyasi kişiliği var. Meşrutiyetten beri siyasete karışmış.. Onu anlatabilmek zor iş.” Demirel yorumlarında ve siyasi tarih değerlendirmelerinde Bediüzzaman’ın kişiliği ile ilgili yorumlarda hiç falso yapmaz, Bediüzzaman’ın siyasi tutumunu en iyi şekilde anlatmış. İnsafı olan herkes Bediüzzaman’ı iyi görür ve nakleder.






Ramazan Balcı, Bediüzzaman’ın Ankara temaslarını anlatır. Araştırmacı Bediüzzaman’ın İngiliz işgalindeki İstanbul’da yayımladığı Hutuvat-ı Sitte isimli eserinden bahseder. “İngiliz’e dost olmanın İslamiyete düşman olmak” anlamına geldiğini anlatır.  Ramazan Balcı “üst düzey bürokrasinin kurduğu İngiliz Muhibler Cemiyeti” der, aslında bu onları hafif bir anlatımdır. Bunların içinde damad-ı hazret-i şehriyariler, bir sürü İngiliz’den meded uman yalaka aydınlar vardır, hatta meşhur hain Said Molla da bunların içindedir. Bunların iddiası kendi çabamızla değil, İngiliz sömürgesi olarak hayata devam etmektir. Böyle bir ortamda Bediüzzaman bir cümle ile iki kuş vurur, hem İngilizlerin kimliğini ve mahiyetini ortaya koyar, hem de onlarla dost olanları kasdederek İslama düşman olduklarını söyler. Ankara Hükümetinin bu sözü söyleyen Bediüzzaman’ı davet etmesi gayet makuldür, böyle bir işgal ortamında bu sözü söylemek ancak Bediüzzaman gibi topyekün cesur bir adamın işidir. Ramazan Balcı  “Bu tavır önemliydi” derken, bunları kasteder. Yazdığı eseri kendi ile birlikte Eşref Edip de dağıtır. Eşref Edip, “Kefenini boynuna takmayan böyle bir iş yapamaz.” der.







Bediüzzaman Edirne’de bir İslam hocasının diliyle Venizelos’a dua edilmesine, Milli Mücadele’nin bir isyan olduğu konusundaki fetvalar verilmesine karşı ne kadar büyük tepki gösterir. Fetvaların hükümsüzlüğünü kamuoyuna açıklar. Mustafa Kemal bu serapa yiğitlik ve vatanseverlik olan faaliyetler üzerine Bediüzzaman’ı Ankara’ya çağırtır. Bediüzzaman Ankara’ya vardıktan sonra gelişmeleri Milli Mücadele’nin ruhuna aykırı görür. Devletin kazanacağı yapı ve İslamın ruhuna aykırı bazı icraatlar Bediüzzaman’ı ciddi şekilde tahrib eder. Bu yüzden filimdeki sahnenin o sahne ile değil, arka planı zengin olan bir muhalefet tarzının görüntüsü olduğunu kabul etmek daha mantıklı olacaktır.  Bediüzzaman için önemli olan kişiliği değil, davasının izzeti ve karakteridir.







Toktamış Ateş, Bediüzzaman ile Mustafa Kemal arasındaki tartışmanın laiklikle ilgili olabileceğini yazar. Toktamış Ateş, Nurculuk gibi bir anlayışın öncüsünün, yaşamı ile ilgili bir sinema filminin yoğun bir ilgi ile karşılanmasını doğal karşılar. Ateş bir sahne yüzünden Bediüzzaman’a karşı bir tepki uyandırmanın insafsızlığını söyler. Filmin bir sahneye boğdurulmaya çalışılmasını yersiz bulur.  Toktamış Bey, Bediüzzaman’ın dinin yaşanması hususundaki bir standardı öne sürmesinin mantıklı olduğunu söyler ve Atatürk’le Bediüzzaman arasındaki sahneye böyle yorum getirir. Filmin galasında olan Bugün gazetesi yazarı, filme farklı bir perspektiften bakar, genel yazı profilinden farklıdır bu bakış. O filimde Bediüzzaman’ın hayvanlara gösterdiği şefkate, tesbit ettiği örneklerden hareketle bakar ve onun şefkatini nazara verir. Yanında öldürülen bir kekliğe feveran eden, hapiste peynirini farelerle paylaşan ve daha nice şefkat örmekleri olan bir insandır. Din konusunda toplumun inançlarını güçlendirme bahsinde gösterdiği şefkat de ayrı bir bahistir, ben bunu ilave edeyim.







Yeni Şafak yazarı Recep Yeter, “Hürriyetin Ne olduğunu Gösteren Adam” başlıklı bir yazı yayımlar. Yazar rahat içinde yaşayan ülkeyi yönetenlerin bu rahatı kimin gayretlerine borçlu olduklarını filmi seyretmekle anlayabileceklerini ifade eder. Metnin en vurucu cümlesi bu olsa gerektir. Bir de isyan etmiş insanlara “Bin yıl İslama hizmet etmiş bir neslin torunlarına kılıç çekilmez.” demesi yazarın ayrı bir dikkat noktasıdır. Akit Yazarı, Hakan Karakaya Hür Adam filmine gösterilen ilgiyi kırmaya çalışanları eleştirir. Olumsuz çevrelerin yumuşak karna vurma, çelme atma, çarpıtma, sulandırma gibi psikolojik tahrip tekniklerini kullanmalarına haklı olarak isyan eder.  Karakaya, Atatürk’e yazılan mektup ile mektubun içeriğini karşılaştırır. Birbirini teyid ettiğini söyler.







Ahmet Hakan da Bediüzzaman’ın veya Said Nursi’nin dört dörtlük bir mazlum olduğunu anlatır:





“Burdur’da ikamete mecbur edildi, Barla’da sürgün kaldı, Eskişehir hapishanesinde tecritte tutuldu, Denizli hapishanesinde yattı,  Kastamonu’da sürgün kaldı, Emirdağ’da sürgündeydi. Afyon hapishanesinde yattı. Hakkında onlarca dava açıldı, attığı her adım takip edildi, kitapları toplatıldı, onları okuyanlar bile tutuklandı, mezarı bir gecede söküldü, naaşı bilinmeyen bir yere defnedildi.” Hüküm ve veriler harika. Nazım Hikmet için yapılanın, söylenenin yarısını Said Nursi’ye söylemek gerekir diyerek hükmünü kapatır. Var ol Ahmet Hakan. Namık Kemal, daha nice sürgünler de buna dâhildir.






Bir Bediüzzaman hayranı, Yeni Şafak gazetesinin sinema eleştirmeni, ömrünün büyük bir kısmını Nurcu kanaat önderlerini Bediüzzaman için bir film yapmaya vermiş bir Bediüzzaman sevdalısı Ali Murat Güven, film için yazdığı diğer yazılardan sonra gösterimde şu cümleyi kullanır: “Yalnızca çekilmesi bile başlı başına bir devrim olan cesur film.” En çok üzüldüğü de ona birlikte saldıranların çeşitliliğidir. “Dincinin de solcunun da laikçinin de bağnazını böylesine dostça kol kola girmiş Hacı Fellini lakaplı Mehmet Tanrısever’e koro halinde saldırırken gördükçe, Minyeli Abdullah’tan sonra bir kez daha tarih yazmayı başardın be çılgın adam, helal olsun sana demekten kendimi alamıyorum.” Hür Adam ile ilgili yazıların piri bu yazıdır, çünkü o teknik düzeyde bir eleştirmendir. Yaptıklarını bir de kendi anlatır. “Uzun yıllardan beri gerek gazetemizin sayfalarında Bediüzzaman’ın ibretlik olaylarla dolu hayat hikâyesinin beyazperdeye aktarılması yönünde ısrarlı yazılar yazan, gerekse katıldığı radyo televizyon programlarında, panellerde, söyleşilerde bu konuda coşku dolu konuşmalar yapan bir sinema yazarı olarak bugün, ne Hür Adam’ın yapımcı yönetmeni Mehmet Tanrısever’in ne de anılan filmin oyuncuları, senaristleri ya da teknik ekibinin günü. “Her başarı bir fiili duanın bittiği yerde başlar, demek filmin ortaya çıkmasında ruhen ve kalemen dua eden Ali Murat Güven’dir.  Yazar bugünü özellikle kendi zafer günü olarak ilan eder. “Bugün öncelikle benim z a f e r  g ü n ü m dür.” der. Aman Allah’ım ne sevinç.  2000 yılının başından beri sayın saygıdeğer yazar bu filmin çevrilmesi için gayret etmiştir. Sağ ol! Varol! Ben senin şevkini okuyunca heyecanlanıyorum.






Filme tepki veren bölgelerin PKK ve batıdaki beyaz Türkler olduğunu söylüyor, oralardaki sinemalarda film gösterime girmemiş. Bu ülkenin başına dinden soyunmuş Türkler ile dinden insilah etmiş Kürtler olduğunu beyan eder bu tesbit. Ali Murat Güven, filmin resmi tarihe yaptığı azizliği anlatır: “Bütün bunlar resmi tarihin aşılmaz gibi görünen o yüksek duvarlarının bloklar halinde çatır çatır çökme sesleridir.” Filme dava açanları için şöyle konuşur: “Yıl 1980 olsaydı Tanrısever ve arkadaşlarını Metris’e,  Mamak’a atmak çok kolay olurdu da 2011’de bütün hukuk kuralları AB mevzuatına uyumlu hale getirilirken bir sinema filminin 2,5 dakikalık fragmanı üzerinden vatana ihanet davası türetmek o kadar kolay bir iş değil.” O eleştirileri genel olarak hak ile batıl arasındaki fikir mücadelesi ve haklı olarak görür. Ali Murat Güven, profesyonel Nurculara da dokundurur: “Bediüzzaman’ı yarım yüzyılı aşkın bir süredir kimseciklerle paylaşmamaya and içmiş  “küçük olsun benim olsun” felsefesinin yılmaz savunucusu konumundaki Profesyonel Nurcular”a da geniş düşünmeyi bazı örneklerle salık verir. Ancak filmin çevirisindeki eşhasın bu tavırlardan rahatsız olduğunu da belirtir. Ali Murat Güven, Salih Özcan Bey’in tavrını mantıklı bulur. “Salih Hoca, iki buçuk saat boyunca gözyaşları hiç durmaksızın izlediği filmin ardından çevresini saran medya mensuplarına, “O günlere yeniden dönmüş gibi oldum” diyordu. Bediüzzaman’a ne hoş bir benzerliktir, tarihi gerçeklere ne kadar güzel bir sadakattir bu! “Allah emeği geçen herkesten razı olsun. Sinemacılar elbette ki bazı tarihi gerçekleri dramatik kurallara uyduracaklar. Sonuçta bu bir belgesel değil. Önemli olan iyi niyetli olunması ve özden sapılmaması. Bu film de özden bir an bile sapmıyor. Bediüzzaman’ın dizinin dibinde 11 yıl geçirmiş bir adam olarak Hür Adam’a sonuna kadar kefilim.”






Ali Murat Güven, bir sinema eleştirmeni olarak Hür Adam filminin teknik ve sinemasal açıdan zirve noktalarını sayar: “Eser görkemli bir senfoni orkestrası eşliğinde yapılması, rol ile Mürşit Ağa Bağ arasındaki uyum sağlanması, mekânlar, giyim, kostüm, saç tasarımları yakın bir gerçeklikle gerçekleştirilmesi ile başarılı. Geriye dönüş tekniklerinin ustalığı, kamera manevraları ve ışık kullanımı ile uzmanlık düzeyleri ile yine başarılı.” Ali Murat Güven’e teşekkür ediyoruz.







Radikal yazarı Gökçe Aytulu, Hür Adam’dan hareketle Said Nursi hakkında bir kısa biyografi yazar. Resmi tarih tarafından Bediüzzaman’ın görmezden gelindiğini ve mensuplarının efsaneleştiğini söyler. Şerif Mardin’in Said Nursi’nin hayatını modernleşme çerçevesinde yorumlamasını bir milat olarak görür yazar. Kemalistler Mardin’in çalışmasını laiklik ve cumhuriyete ihanet olarak gördüler. Bazıları da sosyolojiye ihanet olarak gördüler. Yazar, Mardin’in kitabından hareketle Bediüzzaman’ın hayatı ve davasının önemli noktalarını sayar. Yazar film seyrederken iç dialog halinde sanki bunları düşünür. Güzel bir teknik. Yazının son cümleleri yazarın tezini anlatır: “Yeni rejimin büyük bir din âlimine karşı savaşı çerçevesinde işlenmiş. Bu yönüyle Hür adam resmi tarihin film edilmeye en değer figürlerinden birini göstermektedir.”







M. Emin Benek, Hür Adam filmini izleyenlerle röportaj yapar. Halil Yüksel isimli öğrenci, bir biyografiyi anlatmanın başarılı bir örneği olarak görür filmi.  Fatma Tuna, yetmiş yaşında bir hanımefendi, ağlamaktan turşuluk gibi olduğunu söylüyor ve filmi güzel buluyor. Abdurrahman Akbaş, Kürt-Türk kardeşliği konusundaki mesajları yerinde bulur. Emine isimli bir hanım ise, onun çilelerinin bu denli olduğuna hayret eder. Basri Özyurt ise, aç bırakılma sahnesine üzülür.







Yeni Akit’teki bir yazıda ise Bediüzzaman Atatürk ilişkileri ironik bir tutumla sorgulanır. Meşhur mektup üzerinde durulur: 






  “ Vay Bediüzzaman Atatürk’ü övmüş…
     Atatürk’e İslam alemi kahramanı Paşa Hazretleri demiş…
     Dahası var  “Ey şanlı gazi!” diye iltifatta bulunmuş…
     Peki ne yapacaktı?...






Mustafa Kemal (o zamanki tanımlama) Meclis Başkanı… Said Nursi ise dönemin en etkin (özellikle de doğuda) âlimlerinden biri. Bu kimliği ile defalarca Ankara’ya davet edilmiş, sonunda Ankara’nın havasını koklamaya gelmiş. Samiinden (dinleyici locasından) Meclis oturumunu izlerken bazı milletvekilleri tarafından Meclis Başkanlığına sunulan bir teklifin kabulü üzerine çok da teamül olmadığı halde Millet Meclisi kürsüsüne çıkmış, Vekiller onu hoşamedi (hoş geldin) merasimi ile karşılamışlar. “Yazar hocaların, âlimlerin yöneticileri ikazı geleneğinden örnekler verir. Hz. Ömer’e bir sahabe “yoldan çıkarsan seni kılıcımızla doğrulturuz.” demiş. Bursa Kadısı Molla Fenari, Yıldırım’ın bir mahkemede şahitliğini kabul etmemiştir. Gerekçe namazdır. “Cemaati terk ettiğin yayıldığından şahitliğin muteber değildir”  der.  Peygamberimizin son sözleri “namaz, namaz, namaza dikkat edin”dir. Osmanlı padişahları da namaz konusunda yöneticileri sürekli ikaz etmişlerdir. Bediüzzaman’ın vurgusu “v e r a s e t” mükellefiyetinin gereğidir.






Balıkesir’de Ulusal Parti üyesi bir grup Hür Adam filmini bir basın açıklaması ile protesto etmişlerdir. Parti Başkanı Mustafa Samsaylı, Şan sineması önünde bir basın bildirisi ile filmin Atatürk’e ve Cumhuriyete hakaret olduğunu anlatmıştır. Protestoyu partiye mensub beş kişi desteklemiştir. Doviz ve sloganlar taşımışlar ve sonra olaysız dağılmışlardır. Demokrasi muhalefet hakkının olduğu bir düzendir. Onlar da kendilerine düşeni yapmışlardır. Bediüzzaman eserlerinde muhalif fikirleri destekleyen kahramanlarını fikirlerine saygı duyarak eleştirir ve onları makul düşünmeye davet eder, onda dayatma yoktur. Hakikat muhalefetin fikrini söylemesinden sonra ortaya çıkar.






Yeni Şafak yazarı Yaşar Süngü, filmden korkan kesimin tarih bilgisinin ders kitaplarına dayandığını söyler. Onların “cumhuriyetin maskesinin düşmesinden” korktuğunu ifade eder.  Film Hür adam ve talebelerinin garipliklerini anlatır.






Hür Adam filmi Risale-i Nur eserlerine ilgiliyi artırır. Kırıkkale’de bir kırtasiyeci eser satışlarının fazlalaşmasından memnundur. Kitapçı Çağlar Yumşak, haftada on eser satarken şimdi otuz eser sattığını söyler. Filmin siyasi münakaşalardan çok asıl tesiri budur kanaatimce. Hadi Yalmancı isimli şahıs da filmden sonra kitapçıya koşup kitaplardan aldığını söyler. Hür Adam filminin heyecanına kapılan bir yazar da “Ders kitaplarında Said Nursi’ye yer açın” diye sorumlulara yüklenir.






Hakan Yavuz, Milli Gazete’de Bediüzzaman’ın üç farklı dönemini anlatır. Birinci dönem Eski Said dönemidir. 1907’de Şark’ta bir üniversite açmak fikri ile İstanbul’a gelmiş Milli Mücadelenin kazanılıp Cumhuriyetin kurulduğu yılları kapsar. Ankara yönetiminden umduğunu bulamayınca Erek dağına çekilir ve inzivaya girer. 16 yıllık bir süredir. 1923’ten 1950 ‘ye kadarki dönem ise İkinci Said, yeni Said dönemidir. Hayatının en çileli, en zor, en meşakkatli, aynı zamanda en hareketli dönemidir. Eserlerin çoğu bu sürede kaleme alınmıştır, 27 yıllık bir dönemdir. Üçüncü dönem ise 1950 ile 1960 dönemini kapsar, on yıllıktır. Bediüzzaman’ın bu üç dönemde de siyasetle uğraştığını söyleyen yazar, ancak siyaset anlayışının farklılığını anlatır. Bediüzzaman bana göre siyasete yön veren adamdır, siyasetin içinde yer alan değil, ona mecra değiştirtmeye dayanan bir siyasidir. Dünya siyasi literatüründe bu farklı bir siyasi aktivitedir. Konu geniştir. O siyasete memlekete menfaatine göre tavır alır, yoksa genel siyasi teamül gibi siyasetten nemalanan bir siyasi değildir. Onun siyaseti zararlı güçlerin ülkeye zarar vermemesi için siyasilere yön vermek üzerine kurulmuştur. Parti binalarından uzaktır. Özellikle dinin zarar görmemesi için tavrını ortaya koyar.







Prof. Zeki Sarıtoprak, Bediüzzaman’ı Mandela, Gandi ve Martin Luther King gibi dünya çapında barışçı kimselerle birlikte ele alır. Sarıtoprak’a göre Bediüzzaman’ın hayatı onu model yapacak unsurlarla dolu. Bu haberi değerlendiren yazar, Hür Adam filminin Türkiye’nin Gandhi’sini tanıttığını söyler. Film oynandığı üçüncü günde Kütahya’da büyük ilgi görmüştür, her seansın biletleri saatler önce tükenmiştir. Filmi izleyen Esra Çelik, filmde Türk-Kürt kardeşliğinin ağır bastığını söyler. Kültür Bakanı, Günay “Bediüzzaman hakkında filmler, yayınlar yapılmasına alışmamız gerekiyor.” der. Haberi Pınar Karaman vermiştir.






Bediüzzaman ile ilgili yazılar içinde Sinema Tarihçisi Atila  Dorsay’ın ki önemli bir yer işgal eder. Atilla Dorsay karalamanın kanunlarla korunamadığı bir dönemde yıllardan beri içinde biriken objektif ve realist Bediüzzaman yorumunu ortaya koyar. “En zor şartlarda bile Bediüzzaman inancı hatta kılık kıyafetinden taviz vermemiştir. Bir yobaz değildir, fen ve sanatın önemine inanır, batının yükselişinden ders almamız gerektiğini savunur. İnanç ve ideal adamıdır, çağdaş bir Kur’an tefsircisidir. Denge ve dialog adamıdır. En imkânsız hallerde bile fikirlerini kâğıda dökmüştür. Öylesine dolu ve mücadeleci bir hayat geçirmiştir. Filmin en iyi yanı saklanmış ve yasaklanmış bir insanı tanıtmadır. Onun hayatı 1600 dakikaya bile sığmaz.” Atatürk ve Bediüzzaman karşılaşmasını da inatçı ve idealist iki adamın karşılaşması olarak yorumlar. Bir de imkânsız temennisi vardır. Büyük devrimci ile bir inanç adamının birleşmelerini arzu eder. Dorsay’ın fikirleri filimle sınırlı değil, bu yorumlar eserlerini okumuş bir insanın yorumları. Tebrik ediyoruz, Allah razı olsun. Özellikle eyleme başvurmayı reddetmesi onu bütün İslam dünyasındaki muhaliflerden ayırır, büyük bir tesbittir. Sabah gazetesi isabetli yorumlar içeren yazıları ile dikkati çekiyor. Demek gazetenin yönetim mantığı demokratik ve herkese eşit uzaklıkta duran bir yönetim, sağ olsunlar. Haber Türk’te de aynı durum nisbeten var. Radikal beyne beyne. 







Sabah’ta Ulema Sınıfı Sınavda diye bir yazı, enteresan bir perspektiftir. Bir filmin yaptığını anlatır. “Bir sinema filmi ile bir dizinin aynı günlerde gösterime ve gündeme girmesi ulema sınıfını karpuz gibi üçe bölmüştür. “Bir kesim Muhteşem Yüzyılı, bir kesim de Hür Adam’ın eleştirmektedir. Ancak yazar Hür Adam ile Muhteşem Yüzyıl’ın realiteyle çatışmasını eşit gibi gösterir, bu yanlıştır. Çünkü Hür Adam tarihi realite, ama Muhteşem Yüzyıl çarpıtmadır, dejeneredir. Ancak “Hür Adamı hazmedebilsek” diyerek ibreyi tekleştirir.







Zaman’dan yine bir Hür Adam yazısı. Yazar halkı “toparlanın Hür Adam’a gidiyoruz” diye çağırır.  Ali Murat Güven’in tesbitlerinden hareketle yazılmış bir yazıdır. Ama onu teyid yolunda. Yazar üşenmeden gidip filimi seyretmeyi salık verir okuyucularına. Sanat ve edebiyatı din anlayışının bir yerine yerleştirmekte zorlanan dindar camiaya iyi bir çağrıdır bu söylenen. Bediüzzaman on yedi çeşit sinemadan bahseder, bunlar beyaz perde sınıflandırması değil, din öğretisinde sinema ile empati kuran sinema çeşitleri, ama sinemaya giden bu Allah adamı öğrencilerini sinemaya örgütlememiş hala. Bediüzzaman her ne kadar gelenekten farklı bir alimse de Türkiye’de hala onu skolastik yorumlayan çoğunluktadır. Bu filme gitmemek skolastik tutumdur. Türkiye’de Bediüzzaman dar bir yere hapsedilmiş farklı düşünenlerin hesaba çekildiği bir noktadadır. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün “Kardeşim Hür Adam Bediüzzaman’ı cemaattan Türkiye sathına taşıdı.” demesi çok manidardır. Herkes Bediüzzaman’ı kafasındaki zarfına yerleştiriyor, onun yerini düşünmeden.








Yazar İslamcı veya Müslüman camiayı yeni bir vadiye davet eder. “Meseleye ciddiyetle sahip çıkmalı, eğer bir davamız varsa ve yeryüzünde “biz de varız” diyebilmek istiyorsak sinemayla, müzikle, fikirle, edebiyatla, yayınlılıkla, animasyon teknikleriyle irtibatımızı gözden geçirmeliyiz, bu alanlara artık ciddi yatırım yapmalıyız. Evlatlarımıza artık sadece ekonomi, finans, siyaset bilimi, hukuk okutmakla yetinmemeli, okkalı burslar vermeli sermaye yatırmalıyız. “Bunlara katılmamak mümkün değil. Türkiye’ye her alanda yeni bir perspektif getirmek o kadar zor ki hele dindarlar arasına. Cemaat liderleri bir odada yaşar kitabını okur, yatsı namazını kılar yarım saat sohbetten sonra günü bağlar. Helal olsun. İnsanların cemaatlere konuk olmasını beklemek bir hülya, bu yüzden yazar temennisini ortaya koyar: “Bediüzzaman’ı doğru dürüst değil, yanlış ve kötü tanıyan, hiç tanımayan milyonlarca insan var bu memlekette, tanımak haberdar olmak onların da hakkıdır.”  Yazar bu yüzden herkesi sinemaya davet eder. Sağ ol sayın yazar.







İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemil Ertem, “Said Nursi namazı her şeyin merkezine koyar” der. Nurcular da Atatürkçüler de aynı sahneye ve ifadeye kafayı takmışlar. Said Nursi’nin Mustafa kemal’e hitabını bir nezaket ifadesi olarak görmek istiyor sayın röportajı yöneten. Şimdi ben diyorum ki Bediüzzaman söylediği sözü samimiyetsizlik eseri olarak sırf dalkavukluk için mi söyledi. O gün Yunan’ı denize dökmüş bir gazi var, bu hitap onun hakkı mı, değil mi? Bunu tartışmak bir şey getirmez, kavgayı yine alevlendirir. O güne kadar iki şahıs farklı görmemişler, asıl sorun ondan sonra çıkmış. Türkiye’de Atatürkçülerle Nurcular sivriliklerini törpüleyip bir araya gelmek değil, birbirlerini bugüne kadarki gibi değil, daha farklı yorumlasalar, yanlış anlamalar törpülense fena mı olur? Birileri “illa böyle bakacaksın” diyorsa bu yanlış. Bediüzzaman CHP’nin bile ancak yüzde beşini kabullenmez diğerlerine insafla, hoşgörü ile yaklaşır. O ifade iki tarafın da abdestini bozuyor, hem karşısında olanların, hem yanında olanların, o mektup kaderin sevki ile o başlıkla tam zamanında ortaya çıktı, kaderin bu işteki bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz tasarrufunu eleştirmek yanlış bir şey. Yunus;
                  “Ben gelmedim davi için
                  Benim işim sevi için”
diyor. Biz onun gibi düşünmeliyiz değil mi?





Yazı Bediüzzaman’ın dine namaz penceresinden bakmasının yanında siyaset ağırlıklı kalmıştır. İsmi ile metni aynı gayeye hizmet etmiyor.







Hasan Cemal, “herkesin istediğini sevip, istemediğini sevebileceğini” söyler. Herkesin sembolüne saygıyı demokrasi gereği olarak görür. Devam eder bahsi Said Nursi’ye getirir. “Şu sıralarda gösterime giren filmiyle Said Nursi yeniden kamuoyunun gündeminde, Nurculuk cemaatinin milyonlarca takipçisi var. Cumhuriyet devleti yıllar boyu hem Said Nursi’ye, hem de kurucusu olduğu cemaatinin takipçilerine hapis yolunu hep açık tutmuş, onlara çok hoyrat davranmıştı. O kadar ki 27 Mayıs sonrası darbeciler Said Nursi’nin mezarını bile yok ettiler, şimdi nerede yattığı bile bilinmiyor. Peki ne oldu? Tüketebildiler mi Nurcuları?...”






Bu soruyu en başta Said Nursi filmine bugün olmadık tepkileri gösterenler kendilerine sormalıdır diye düşünüyorum.
   “Said Nursi’ye hayatı zindan ettik.
  Mezarını bile yok ettik.
  Ne oldu?..
  En güzeli özgürlüktür, özgürlükçü demokrasidir.
  Herkes kendi sembollerine, değerlerine sahip çıksın,
  ama başkalarına karışmasın.”
Hasan Cemal, haklı tepkilerini ortaya koyar sağ olsun.






Bir haberde “Hür Adam’ı üç günde 239.176 kişi izlemiştir” diye bir kayıt var. Bir başka haberde İstanbul’un kalburüstü semtlerinde Sinemalarda Said Nursi’nin resimlerinin ya yırtıldığı ya da kapatıldığı söylenir. Haber Türk yazarı Balçiçek İlter bu haberi sadece nakleder ve yorumu okuyucuya bırakır, ama bunun arkasında kendi yorumu yoktur. Öyle sansın.  Ekmeği aç adamın önüne koyan “al ye” demek ister. Lukas, “yorumunu içinde saklamayan bir davranış yoktur” der. İnsafı elvermemiş, kötü tabloyu sağduyu sahibi topluma havale etmiş, sağ olsun.







Risale Haber, Alperen Ocakları Genel Başkanı Abdullah Güngör ile bir söyleşi gerçekleştirir. Güngör, Bediüzzaman’ı “Dünyada ve Türkiye’de bütünleştirici bir alim” olarak görür. Milliyetçilik anlayışlarını işledikleri dergilerinde Bediüzzaman’ın Mektubat’ından bir bahis almışlardır. Kendileri ondan daima istifade ettiklerini belirtirler. Abdullah Güngör, Enver Paşa hayranıdır. Paşa’nın Bediüzzaman’ın  İşaratü’l-İ’caz isimli eserinin kağıdını temin etmesi önemli bir olaydır. Bediüzzaman İttihat Terakki’de de çalışmış, Bitlis ve civarında onların tensibi ile çarpışmış ve Ruslara esir düşmüştür. Bediüzzaman, Enver Paşa için “şehid oldu” demiştir. Görülüyor ki aklıselim sahibi olan herkes Türkiye’de Bediüzzaman’ın birleştiriciliğini kabul ediyor.








Hakan Albayrak yazısında  Hür Adam’ın  gösterime girmesinden duyduğu coşkuyu anlatır. Nevzat Köseoğlu da eski bir MHP milletvekilidir, Bediüzzaman ile ilgili bir de Ötügen yayınlarından çıkmış biyografi yayımlamıştır. Seda Şimsek’in sorularına cevap vermiştir, sayın Köseoğlu. Bediüzzaman’ı  “Bu toprakların yetiştirdiği son dönem tarihimizin en büyük insanı” olarak kabul eder. Konuşmada Bediüzzaman’ın ziyaretçilerine Kürtçe konuşma izni vermediği yad edilir, Türkiye’de kalmakta ısrarlı olduğu vurgulanır. “Bediüzzaman sıradan bir düşünce adamı değildir. Üstad “Eğer Mekke’de doğsaydım bile İslamiyet’e hizmet etmek için Türkiye’ye gelirdim. Kürdistan’da doğdum ama benim en yakın müritlerim Türklerdir” diyor. Bediüzzaman iki Kürt isyanına da katılmamış ve isyan etmek isteyenlere engel olmaya çabalamıştır. Köseoğlu, Kürtçülüğün Tarihi diye bir kitap yazan şahsın da kitabında “Bediüzzaman yanına gelenlerle hep Türkçe konuşmuştur” diye yazmıştır, bunu yazar nakleder. O şoven bir milliyetçi değil, birleştirici ve nerede birleşme lazım geldiğini iyi bilen birisi.







Yılmaz Büyükerşen, başarılı bir bilim adamı ve belediye başkanıdır. O da Bediüzzaman’dan bahsedenler kervanına katılmayı vicdani bir sorumluluk görmüş ve Bediüzzaman’ın ölüm haberini yazdığını söyler: “O tarihte ben Dünya gazetesinin muhabirliğini yapıyordum. İhtilal hükümetinin 27 Mayıs sonrasında Bediüzzaman Said Nursi’nin cenazesini Urfa’dan İsparta’ya götürdüğü duyuluyor. Bu duyulunca ben de hemen olayın peşine düştüm. O tarihte Zeki Özver adlı bir havacı subay cenazenin naklinde bulunan arkadaşlarından duyduklarını bana anlattı. Ben de bu durumu anlatıldığı gibi gazeteme haber olarak yazdım.”






Kübra Doğru, Star gazetesinde Mehmet Tanrısever ile bir söyleşi gerçekleştirir. Sayın yapımcı “tepkilerden korkmadığını” söyler. O “uzun yıllar bu filmi çekmek için beklediğini ama doğru zamanı yakaladığında çektiğini” söyler. Protestoları doğal hak olarak görür. Ta doksanlı yıllardan beri onun kafasındadır bu filmi çekmek. Bediüzzaman’ın manevi ihtarlarını hep beklemiştir ama bir şey olmayınca yoluna devam etmiştir, çünkü yirmi yıl önce zamanı değil diye kendisine gayb canibinden haber gelmiştir. Büyük ideallerin sahiplerinin özel haberleri, habercileri olur, sıradan insanlar bunu anlayamazlar. Senaryo altı kere değişmiştir, konuyla ilgili yirmi kitap okumuştur. Tam altı bin sahife.






Hüseyin Gülerce, Rövanş değil Yüzleşme, isimli yazısında filmden sonraki ilk izlenimini anlatır: “Hür Adam filminin sonunda hissiyatımı yokladım. ‘Ne anladın?’ dedim. ‘Allah’ın tuttuğuna kimse bir şey yapamaz. Onun bıraktığını da kimse tutamaz’ hakikatini bir daha anladım.” Filmin çekilmesini Türkiye’de birçok şeyin değiştiğine emare olarak görür. Film, Cumhuriyetin hataları, saplantıları ve korkuları ile yüzleşmesidir. Filmin mesajları süreklilik gösterir. Yazar Mürşit Ağa Bağ’ın başarılı olduğunu, Üstadı sevdirdiğini söyler.







Milliyet yazarı Mehmet Tezkan, Ahmet Hakan’ın Nazım’a gösterilen ilginin Bediüzzaman’a gösterilmediğini söylemesi üzerine Nazım’ın çektiklerini sıralar ve Bediüzzaman’ın ondan çok çektiğini söylediği için Ahmet Hakan’ı eleştirir. Yoksa maksadı mazlumları karşılaştırmak değildir. Her iki yazar da olaya yeni boyut kazandırmışlardır sağ olsunlar. Nazım da Bediüzzaman da mazlumdur, batıda hiçbir şair fikri ne olursa olsun zulme maruz kalmaz, nihilist tanrıtanımaz birçok şair vardır, sanatına hürmeten kimse onlara ilişmez. Batılı toplum olmak bu başka türlü olmaz. 






 Prof. Dr. Himmet Uç, Atilla Dorsay’ı insaflı ve mantıklı değerlendirmelerinden dolayı tebrik eder. Tebrik Said Nursi adına yapılmıştır. Yazar sayın Dorsay’ın yazısını daha önce kimsede görmediği bir objektiflikte bulur. Bediüzzaman’a belli bir tarihten sonra nasıl zulüm yapıldığının, gösterilmediğini anlatır. Küçük bir biyografi gibi onun dünyasını, ilmini, dengeli oluşunu, dialogdan yana olduğunu, Atatürk’le buluşmasında da vatanın ve milletin hayrına bir tavır ortaya koyduğunu, ilke adamı olduğunu, fen ile dinin birleştirilmesi lazım geldiğini öne sürdüğünü anlatır. Hocamız sağ olsun.







Milli Gazete’den Abdülhamit Güler, Müslümanları Hür Adam filmini seyretmeye teşvik eder. Metinden anlaşılan dindarlara henüz sanatın abc’sini dahi öğretememiş bir dindar profili olduğudur, inşallah gelişmek gerektiğine inanırlar. Hür Adam’dan ziyade sinema sanatına dindarları teşvik nitelikli bir yazıdır.






Bediüzzaman ile Atatürk’ü barıştırma çabaları isimli yazıyı yazan sayın yazarın Cemil Koçak’ın yazısını okuması gerektiğini düşünüyorum. Bediüzzaman Atatürk konusunda hep dikkatli konuşmuş, eserlerindeki yorumlar bile kapalı yorumlardır, illa şu adam kastediliyor demiyor, bu yüzden bu konuları ironik perdeyi yırtarak sıradan bir eleştiri dili ile yorumlamak fayda getirmez. Lütfen Bediüzzaman’ın zarif ve mesafeli eleştiri tarzını takib edelim. “Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal” bu büyük bir eleştirel teoridir. Yani günün gereğine göre düşünmek gerekir, aşiret kavgaları gibi mazi olmuş şeyleri güne taşımak yanlış.





Namaz Gönüllüleri, namazın davasını hayatının davası haline getiren Bediüzzaman’ın Hür Adam filmine destek verirler. İlahiyatçı yazar Ahmet Bulut “İmana, Kur’an’a  ve Namaz’a hizmet yolunda hiçbir baskı, zulüm ve  tehdide aldırmayan bir mücadele adamıyla karşı karşıyayız” diyerek herkesi filme gitmeye teşvik eder. Üyelerden Abdullah Yıldız da oğlunun filmi izledikten sonra ideallerini değiştirdiğini söyledi. Diğer üyeler de filimde namazın özel bir argüman olduğu yolunda  örnekler verirler.






Zaman İçinde Bediüzzaman isimli eserin yazarları Cemalettin Canlı ve Yusuf Kenan Baysülen Ermeni Cemaatinin çıkardığı Agos gazetesinde Bediüzzaman’ı anlattılar. Bediüzzaman’ın tarih boyunca İslam dışına itilmek için özel bir gayret sarfedilen Aleviler için “onlar da İslam dairesi içindedir”  dediğini nakleder yazarlar. İki yazar yazmış oldukları kitaptaki fikirleri özetlerler. Baysülen “Bediüzzaman Sünni bir Türk devleti hedefliyor” diyor. Bediüzzaman Ermeniler için “Milletin saadeti ve selameti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir, bağlıdır” der. Bediüzzaman 1500 kadar çoluk çocuk kadın Ermeni’yi zulümden korumak için onları Rus tarafına göndermiştir. Kürtlerin gerçek temsilcilerinin Meclis-i Mebusandaki Kürt milletvekilleri olduğunu söyleyen Bediüzzaman 1908 yılında Bogos Nubar Paşa ve Kürt temsilcisi Şerif Paşa’nın Paris’te imzaladığı bir antlaşmayı kabul etmez ve onların Kürtleri temsil edemeyeceğini belirtir.  Şerif Paşa ve beş on Kürdün Kürt milletini temsil edemeyeceğini belirtir.







Ahmet Taşgetiren, Said Nursi’nin Mustafa Kemal’e önerileri hala geçerli diye bir yazı kaleme alır.  Meclise sunulan ve Atatürk’e gönderilen on maddenin hala geçerli olduğunu söyler. Bediüzzaman 1922’de devletin yeni yol arayışında ona büyük bir cesaretle yol göstermiştir. Bugün hala o maddeler doğrultusundadır birçok şey. Bediüzzaman zamanın eskitmediği bir perspektiften bakmıştır olaylara o her zaman evrensel düşünür. Taşgetiren bu şumül noktasından olaya bakar.  Aradan geçen 88 yıla rağmen mektubunun ihmal edilmez bir ehemmiyet taşıdığını belirtir.







Aksiyon dergisi de yine mektup üzerinde fikirlerini beyan eden bir yazarın yorumlarını nakleder. Yazar da Taşgetiren gibi aradan geçen 88 yıla rağmen tekliflerin yerindeliğini anlatır.







Haber Türk gazetesinden Şebnem Abaygil, Hür Adam filmi için  “Muhafazakâr Sinemanın Rekoru” cümlesini kullanır. “Seyirci Said  Nursi’nin tartışmalı hayatını sevdi” der. Bazı kıyaslamalar yapar.  Muhafazakâr sinemanın bir ekonomik gelişmeye paralel olduğunu söyler. Haber Türk’ten Kürşad Oğuz nesnel olmayan bir gazeteci lisanı ile filmi yorumlar. Posta koymak gibi bir argo ile olaya yaklaşır, Bediüzzaman Kasımpaşa kabadayısı değil, böyle bir kelime onun için yersiz. Atatürk ve Bediüzzaman’ı filmi yapan Tanrısever şöyle yorumlar; “iki dehayı karşılaştırdım” son söz bu.








Yine bir söyleşisinde Mehmet Bey, Üstadın sosyal yönlerini verdiğini, filimdeki savaş ve hapishane sahneleri beş on dakikadır, diğer yanı onun sosyal yönüdür. Risale-i Nur davasının boyutu da filmde verilmiş ve eserlere dikkat çekilmiştir. Özetlemek büyük bir maharettir, Tanrısever seksen yıllık hayatı 160 dakikaya sığdırmıştır, bravo. Çok büyük firmaların yardıma yanaşmadığını anlatır. “Çok büyük firma bunlar. 150-200 trilyonluk cirosu olan firmalar, oysa sponsor olsalar vergiden de düşecekler. Hatta bankalar bile var. Olmadılar. Spora yardımcı oluyorlar ama bu filme yardımcı olmuyorlar. Nurculuk felsefesinden beslenen insanlar bu filmin olmasına destek vermediler. Bu acı değil mi? Ben öldükten sonra mı imana geleceksin?”







Tanrısever iki ağabey arasındaki bir diyalogu nakleder: “Abdullah Yeğin ağabeyin Sungur ağabeye benim yanımda söylediği bir şey var. Sungur Ağabey, önceleri filmle ilgili sorulduğunda ‘bırakın Risale okuyun’ deyince Abdullah Yeğin ağabey de  ‘şimdi herkes Risale-i Nur okuyamıyor. İnsanların kafasında Risale-i Nur’a karşı ön yargı var. Ama insanlar filme giderler, ehl-i dünya da filme gider. Orada Risale-i Nur’la ilgili Bediüzzaman ile ilgili bir estantane yakalar ve döner Risale-i Nur’u alırlar, okurlar inşallah.” Tanrısever “film hizmete vesile olacak” diyor. Evet olmuştur ve olacaktır, bu film sinema tarihimizin klasikleri arasında olacak kıyamete kadar seyredilecektir. Tanrısever sinemayı kıtalar arası füzelere benzetir. Bir sinemacı arkadaşı filmi seyrettikten sonra “Kur’an ancak bu kadar güzel anlatılır” der. Üstad öleli elli sene olmuştur ama hala dimdik ayaktadır. Bu film onu yeniden diriltmiş ve ülkenin gündemine sokmuştur. Tanrısever, eğer beş milyon seyirci gelirse yirmi dört saat Risale okuyan bir radyo kuracağına söz verir. Film Avrupa’da da vizyona girecek.
Türk Basınının Şerefli Üyelerine, eleştirel kiritik (2)
Son Güncelleme ( Cuma, 18 Şubat 2011 22:05 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 60 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter