Şu An Buradasınız: Anasayfa Prof. Dr. AHMET NEBİL SOYER Bediüzzaman’ın Demokratik Mizacı ve Savunma ile Geçen Ömrü-2

Risale Akademi

Bediüzzaman’ın Demokratik Mizacı ve Savunma ile Geçen Ömrü-2

e-Posta Yazdır PDF





1935’de Eskişehir Ağır Ceza  Mahkemesine sevk edilir. Kendisine on bir ay, birkaç arkadaşına da beş altı ay hapis cezası verilir. Bir büyük dava adamını iltifatlara boğacakken beş on fakir adamla mahkeme eden, hangi rejimin sandalyeli ekibine karşı Bediüzzaman geriye dönüş tekniği ile İstanbul’dan Ankara’ya çağrıldığı olayları izah eder. “Bundan on iki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte namındaki mücadehatımı takdir edip, beni oraya istediler. Gittim. Gidişatları benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi.” Ankara’ya geldiğinde kırk dört yaşındadır, şimdi ise altmış yaş civarındadır. Her mahkemesi ve hayatının her safhası bir büyük sinema klasiği olacak adam. Ölene kadar adama hiç rahat yüzü göstermemişiz, ne kadar dejenere bir muhit oluşmuş, ne yapsın Bediüzzaman.
    
İfade de ne kadar ihtilafları küçültmek ve basit algılamak üzerine kurulmuş, Bediüzzaman her zaman barışçı bir yaklaşımla olayları yorumlar. Rejim anlayışları, kültür ve yeni toplum anlayışları gibi azametli bir konu orta yerdeyken, sadece “ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi” der. Pireyi deve etmek gibi bir tutumu yok, olayı orada lokalize etmiş bırakmış. Büyütse ne olacak ki?
   
“Bizimle çalış dediler. Dedim; -Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz, fakat size de ilişemez.” O günkü halini ihtiyarlar Risalesinde Yedinci Ricada izah eder, Bediüzzaman artık siyasetin her türünü her dönemini, her devrini denemiş o yoldan hakikata gidemeyeceğini anlamıştır. Bir de anlaşma noktaları yoktur, bu yüzden yolunu ayırır.
     
“Evet ilişmedim ve ilişenlere de iştirak etmedim. Çünkü ananat-ı milliye-i islamiye lehinde  istimal edilebilir bir deha-yı askeriyi, anane aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesile oldu. Evet ben Ankara reislerinde hususan Reis-i Cumhur’da  bir deha hissettim ve dedim. Bir dehayı kuşkulandırmakla ananat aleyhine çevirmek caiz değildir. Onun için ne kadar elimden gelmişse dünyalarından çekindim, karışmadım. On üç seneden beri siyasetten çekildim, hatta bu yirmi bayramdır, bir ikisinden başka umumlarında bu gurbette kendi odamda yalnız mahbus gibi geçirdim, ta siyasete bulaşmam tevehhüm edilmesin”(Tarihçe  216) Bütün ihtilaf noktalarını kamusal alana bir kin ve nefretten zevk alır tarzda yığmak Bediüzzaman’ın meslek ve meşrebine uygun değil. Durduk yerde cepheyi büyütüp yeni düşmanlık alanları ortaya çıkarmak onun meşrebi değil, onun kapalı geçtiği şeyleri yırtık büyütür gibi açmak marifet değil herhalde. Bediüzzaman en zaruri ve gerekli şeyleri savunmuş, durduk yerde yeni kavgalar üretmek olan klasik muhalif zihniyette bir adam değil. Desinler ki; “Kavga ediyor, ne adam yahu” dedirtecek şeylerden kaçan adam.
    
Zulme ve ölüme mahkum edilmiş bir insan, Eskişehir müdafaatında en mahrem ahvalini bile hikaye eder ta ki bir suç unsuru olmadığına hakem heyetini ikna etsin. Ne kadar korkunç bir baskı altına alındığını bu ifadelerde görür insan. Eskişehir mahkemesinin savunmalarında iddia makamının ileri sürdüklerine verdiği cevaplar, bir takım vehmiyatın, örümcek ağı mesabesindeki takıntıların cevaplanmasıdır. Eğer bu ülkenin ilimden anlayan bir büyük akademisi olsaydı Bediüzzaman’ın asıl fen ve felsefeden gelen dalalet mektebine karşı tutumları yüzünden, savunmalarından dolayı büyük akademik payeler elde etmesi gerekirdi. Ne yaptığını bilen bir insan, onun yanında ne yaptığını bilmeyen, bir yamyam yönetimi gibi  kendini muaheze eden adamlara verdiği cevap, düşünce bilim ve fen tarihinde eserlerinin yerini belirlemesi açısından önemlidir. “Ve bir cürüm aleti olmak tevehhümüyle müsadere edilen  risalelerimin  tazammun ettiği hakaik ehl-i fen ve felsefeye ve akademi muhakkiklerine karşı isbatıma medar olmak üzere elimde bulunması lazım geleceğinden, bu keşfiyat ve münazarat-ı ilmiye üzerinde hazırlığımı tesbit etmek için tarafıma iadesini isterim” (Tarihçe  237) Bugün bile fen ve felsefe ehline ve akademi muhakkiklerine sunulacak bir Bediüzzaman çalışması olmayan yüz yıllık davanın müntesipleri, bu tarzı çalışma ile hala da olacağı yoktur. O bulunduğu yerin farkındadır, ama onu seyredenler onu oraya koyacak çalışma mantığından haberdar değillerse kime ne söylemeli.  Eskişehir müdafatında suçlandıklarını cevaplandırır, ama asıl mesele onun bu topraklardan çıkmış ne büyük bir deha ve ilim adamı, Kur’an ve felsefe yorumcusu, akademik dünyayı sigaya çeken biri olduğundan haberdar olmayan o günün de bugünün de ehli ilmi. Mehmet Tanrısever’in dediği gibi “Sevenleri cebindeki para kadar onu sevmiyorsa, kim ne yapabilir?” Bu adamın hayatını ve bakış açısını on değişik kitap veya dergi ile savunan bir akademik muhit yok, gazete yok. Bediüzzaman’ı kendinin sayıp ona garip bir tesahüp ile sahiplenen sayısız insan.
       
Antidemokratik baskılarla eserleri ve kendi mahkum edilmeye çalışılan bir insan kendini ve eserlerini müdafaa eder. Eserleri tılsım-ı kainatı keşfeden Kur’an-ı Hakim’in muazzam keşfini gözler önüne sermektedirler. Yüzer mesail-i imaniyeyi keşf ve izah eden bir eser külliyesidir. Risale-i Nurlar emniyet ve asayişi temin ederler. Onu basit şeyleri savunmaya iten garip insanlar yanında o, zulmün ve hapishanenin şartlarında filozoflar ile uğraştığını söyler. “Bu Kur’an bu Müslümanların elinde varken biz onlara hakiki hakim olamayız. Bunun kaldırılmasına ve çürütülmesine çalışmalıyız. İşte bu kafir muannidin bu sözü otuz senedir nazarımı Avrupa feylesoflarına çevirmiş olduğundan nefsimden sonra onlar ile uğraşıyorum. Dahiliyeye pek bakamıyorum. Ve dahildeki kusuru Avrupa’nın hatası ifsadıdır derim. Avrupa feylesoflarına hiddet ediyorum, onları vuruyorum. Felillahilhamd Risale-i Nur o muannid kafirin hülyasını kırdığı gibi, maddiyun, tabiiyyun feylesoflarını tam susturur bir vaziyete girmiştir. Dünyada hangi şekilde olursa olsun hiçbir hükümet yoktur ki kendi memleketinin böyle mübarek mahsülünü ve sarsılmaz bir maden-i  kuvve-i maneviyesini  yasak etsin ve naşirini mahkum etsin. Avrupa’da rahiplerin serbestiyeti gösteriyor ki, hiçbir kanun tarik-ı dünya olanlara ve ahrete ve imana kendi kendine çalışanlara ilişmez.” (Tarihçe, 220)
  
Bu sözü 1936’da Eskişehir mahkemesinde sarfettiğine göre, Bediüzzaman otuz yıldır yani 1906 yılından beri feylesofların fikirleri ile meşgul onların fikirlerinin iptaline çalışmaktadır. Elinde Kur’an’dan başka bir kitap bulunmayan insanın başında bir heyeti ilmiye, akademi, fen ve felsefi bilimler kütüphanesi vardır. Bir yandan mahkemeyi yöneten Bediüzzaman bir yandan da  yazdığı eserlerinde sübut buldurduğu hakikatleri ortaya koymaktadır. İnsan anlamakta güçlük çeker. Bir kafanın içinde kaç çeşit mücadele cereyan ediyor. Bir yandan imparatorluğun yıkımdan cumhuriyete geçiş olayları, Kuva-yı milliye, İstanbul’un işgali, Anadolu birliği, sürgün, Barla, Eskişehir, bir yandan mahkemelerdeki müdafaaları, bir yandan filozoflar ve fen ehli ile ilgili zihinsel mücadeleler ve o arada ortaya çıkan büyük eserler, bu nasıl korkunç bir zihin ve zeka ve muhayyile sen gel bak da içinden çık. Bediüzzaman’ın sürekli yalnız kalması, ferdasına kimseyi almaması onun o sıralarda ne yaptığı konusunda bir bilgimiz yok ama psikanalizlere göre kişi yalnızlığı ile doğru orantılı başarılıdır, eserlerinin dokusu belki o gece hayatlarının ve yalnızlığın verdiği zihinsel mücadelelerden doğuyordur denebilir. Kendi de bunu söylüyor; onlarla otuz yıldız mücadele ettiğini, onlara vurduğunu söylüyor, dışardan bakanlara göre yalnız adam, ama içinde büyük savaşların cereyan ettiği bir dünya. Abdülhak Hamit insan zihnini yorumlarken bir beyit kullanır, mezar taşını örnek vererek.

Bu taş cebinime benzer ki aynı makberdir
Dışı sükun ile zahir, derunu mahşerdir

Bediüzzaman’ın başı, alnı da dışardan sükun ve sükunettir ama içi bir mahşer gibi fikirlerin arenasıdır, sürekli tartışan ortaya sonuçlar çıkaran bir inanılmaz büyük zekadır.
       
Eskişehir Hapishanesinde iki büyük eserinin ortaya çıktığını görüyoruz: Esma-i Sitte Risalesi ve İkinci Şua. Bu iki risale gerçekten sürekli zihni sirkülasyonlarla meşgul olan bir zekanın, hafıza ve hayalin, ilmin sonucudur. Otuz yıldır felsefecilere vurduğunu söyleyen Bediüzzaman’ın o zihni kavgalarının sonucudur bu inanılmaz büyük eserler. Eserlerde özellikle felsefenin bozuk kısmına dönük yorum zincirleri vardır. Hapishanede görülen zulümlere dayanan Bediüzzaman’a bu eserler sabrının mükafatı olarak sunulmuştur. Bu bahisler Eskişehir hapishanesinde onun aklına uzaktan uzağa görünmüştür. İkinci Şua’da hangi psikoloji üzerineyken yazıldığını eser sahibi eserinin başında izah eder. “On altı sene evvel  Eskişehir hapishanesinde arkadaşlarımın tahliyeleriyle yalnız kaldığım bir vakitte şu Şua gayet acele, pek noksan kalemimle, sıkıntılı, rahatsızlık bir zamanda telif edildiğinden bir derece intizamsız olmakla beraber bu günlerde tashih ederken iman ve tevhid noktasında pek çok kıymettar ve kuvvetli ve ehemmiyetli gördüm” (Şualar, 5) Özellikle bu eseri için şu ihtarda bulunur. “Bu risale benim nazarımda çok mühimdir. Çünkü içinde çok mühim ve ince olan  esrar-ı imaniye  inkişaf ediyor. Bu risaleyi anlayarak okuyan adam imanını kurtarır inşallah” (Şualar, 5) Otuzuncu Lema için de aynı ihtara benzer bir cümle kullanır. O eserine dikkati yine kendisi çeker: “Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azimdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması bir hazinedir” (Lemalar, 340)
       
Bediüzzaman hapislerde büyük zulümlere maruz kaldığı dönemlerde sürekli ideal cumhuriyeti öne sürerek hem eleştirmenlik görevini, hem de cumhuriyet anlayışını ifade eder. “Madem hürriyetin en geniş şekli cumhuriyettir ve madem hükümet ise cumhuriyetin en serbest suretini kabul etmiştir, elbette hakiki ve kati ve reddedilmez kanaat-ı ilmiyeyi ve efkar-ı saibeyi asayişe dokunmamak şartıyla cumhuriyetin hürriyeti, o hürriyet-i ilmiyeyi istibdad altına alamaz ve onu bir suç tanımaz. Evet dünyada hiçbir hükümet var mıdır ki bütün bir tek kanaat-ı siyasiyede bulunsun. Haydi  farz-ı muhal olarak ben perde altında kendi kendime  kanaat-ı siyasiyemi yazmışım ve bir kısım has dostlarıma göstermişim, bunda suç var diyen kanunları işitmemişim. Halbuki Risale-i Nur iman nurundan bahseder siyaset zulmetine sükut etmemiş ve tenezzül etmez.” (Tarihçe, 227) Bediüzzaman sadece 1922’de neşredip birini  cumhurbaşkanlığına diğerini meclise okuduğu metinde ideal cumhuriyet anlayışını anlatmış bütün ömrü boyunca bu cumhuriyet anlayışını zaman zaman gündeme getirmiş, eleştirilerinden vazgeçmemiştir. “Hükümetin laik cumhuriyeti dini dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa hiçbir hatıra gelmeyen dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu gayet ahmak bir dinsiz kabul eder. Evet dünyada hiçbir millet dinsiz olarak yaşamadığı gibi, Türk milleti misüllü bütün asırlarda mümtaz olarak bütün aktar-ı cihanda nerede Türk varsa Müslümandır. Sair anasır-ı İslamiyenin küçük de olsa yine bir kısmı İslamiyet haricindedir. Böyle pek ciddi ve hakiki dindar ve bin sene kadar hak dininin kahraman ordusu olarak zemin yüzünde  mefahir-i milliyesini milyonlar menabii-i diniye ile çakan ve kılıçlarının uçlarıyla yazan bu mubarek milleti ‘dini reddeder veya dinsiz olur’ diye itham eden yalancı dinsizler ve milliyetsizler, öyle bir cinayet işliyorlar ki Cehennemin esfel-i safilin tabakasında ceza görmeye müstahak olurlar.” (Tarihçe, 227)
    
Tarihte büyük zulüm gören insanlar, devlet adamları, zulümden gelen baskılardan dolayı radikal davranmışlar bütün hayatları boyunca onlara zulmeden otoritelere karşı radikal savaşlar açmışlardır. İslam dünyasındaki birçok fikir ve aksiyon adamları hep radikal mücadeleleri seçmişler, devlet cihazı ile kavga etmişlerdir. Bediüzzaman ta gençliğinden itibaren büyük anlayışsızlıklara, tarifsiz zulümlere maruz kaldığı halde ideal cumhuriyet prensiplerinden vazgeçmemiş, onları savunmuş, kendisine yapılan bed muameleleri de yine cumhuriyet prensiplerine göre eleştirmiştir. Türkiye’de yirminci yüzyılın başında kurulan radikal dini hareketler ve siyasi yapılanmaların dışında kalmış, her zaman kendisi ve talebeleri demokratik düşünceler ve partilerin arkasında yer almıştır. Eğer Türkiye’de o radikal hareketlerin içinde olsaydı bugün ülkemiz farklı bir kategorideydi, diğer İslam ülkeleri gibi krallığa benzeyen devletlerden biri gibi idare edilir, devletin bütün imkanları diktatör nitelikli kral yapılı adamların ailelerine dağıtılır, ülkeler sefalet içinde yaşarlardı. Hüsnü Mübarek’in elli beş milyar dolar servetinin olduğu söyleniyor batı bankalarında. Bir de aileye dağıtılmış bütün büyük devlet nimetlerini de düşünülürse fakir Mısır halkı bu sefaletten nasıl kurtulabilir? Bu yüzden Bediüzzaman’ın Cumhuriyet öncesi ve daha sonra Atatürk dönemi, Chp ve demokrat parti dönemlerinde hep demokrasiden yana, millet çoğunluğunun bulunduğu blokların içinde olması Türkiye’yi büyük maceralardan korumuştur. O daima, “Ben sevad-ı azama tabiiyim.” derken bir zihniyetten ziyade ümmetin çoğulluğunun içinde görünmeyi  örgütlemesi ve işar etmesi Türkiye’de her dönemde demokrasinin sigortası
 olmuştur. Ülkenin son dönem siyasi hayatı da onun büyük çoğunluğa tabi olan siyasetine uygun tavır ortaya koymuş, ülkeyi her sınıftan insanın içinde olduğu büyük bir blok ile idare etmeyi benimsemiş olan siyaset teorisine uygun bir tavır almıştır bugünkü siyaset. O demokratik eleştirel mizaclı adam, her zaman demokrasiyi ve demokrat iktidarları takib etmiştir. Türkiye’nin bugün yaşadığı coğrafyanın bütün ülkelerinde ideal bir ülke olması onun görüşlerinin isabetinden ileri gelmektedir. Ne etnik ne de dini kayıtlı ideallerin adamı olmamış, bunu ülkenin birliğine büyük engel görmüştür. Demirel’in “Hoca Efendi barışçı insandır, her zaman ülkenin birliğinden yanadır.” demesi de bir siyaset ustasının gördüğü ideal bir tutumdur.
    
O büyük bir cazibe sahibi konulara gerektiği kadar önem vermiş, asıl idealinden uzaklaşmamış ve daima o ideali doğrultusunda korkusuzca yaşamıştır. Asıl savunduğu konu  felsefenin ve fennin saldırısı, müsbet diye telakki edilen ilimlerin karıştırıcılığı, dinsiz feylesoflar ve onları savunan büyük birliklerdir. “Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’an’a ait dellallığımdan ve kuvve-i maneviye-i imaniyemden ise ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun. Çünkü Kur’an-ı Hakimin kuvvetiyle  sizin dinsizleriniz dahil olduğu halde bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envar-ı imaniye ile onların fünun-ı müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal’alarını zir ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi  içinde bulunan bütün Avrupa toplansa Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğiminin bir meselesinden geri çeviremezler, inşallah mağlub edemezler.” (Tarihçe, 269) Bir ülkenin sınırlı bir insan grubunu ilgilendiren çok zaman menfaate dayanan siyaset nerede, bütün dünyayı ve felsefe, din ve fikir tarihini ilgilendiren bir büyük dava ve onun savunmacısı nerede. Onun “dar düşünceler, dar görüşler” dediği budur işte. 
    
Sekiz yıl Kastamonu’da kalır, orada iki büyük eserini kaleme alır: Ayetü’l-Kübra ve Münacaat risaleleri. Her iki eser de seyir ve gözlem tekniğine göre kaleme alınmışlardır. Her ikisi de eşya, olay ve nesnelerin tevhid noktasında yorumlarından oluşur. Geleneksel münacaat anlayışından çok farklı fenni ve ilmi bir yorum düzeni ile eşya ve olayları ilmin verileri ile tevhide bağlayan bir yorum düzeni vardır. Ayetü’l-Kübra onun dilinde emsalsiz eserdir, Lailaheillallah hakikatını o yapıda anlatan bir tevhid yorumu yoktur. Kendinin eşsiz demesi tevhid bahsinde eserinin eşsizliğini gösterir. Bazen bir çoğrafyacı, bazan bir astronomici, bazen bir tabiat bilimci, zoolog, biyolog, bazen bir fizik felsefecisi gibi konuşur. İlimler ile din arasında kurulmuş köprülerden tevhid  bahrine gider. Münacat için mukaddimede tanıtıcı bilgi verir şu cümlesi eserin odağıdır: “Kainatın bütün eczasına   hikmetinin ihatasını ve ilminin şumülünü isbat eder.” (Tarihçe, 367) Yine “yüksek meziyetleri olan bir eser” olduğunu söyler. Bediüzzaman bütün kainatın belli başlı nesnelerini tevhid adına gözden geçirmiş ve onları tevhid adına ülfet vadilerinden kurtarıp fethetmiştir.
Onun hayatı bu iki yönlü savunmalarla şekillenmiştir. Tevhid ve ona bağlı evrensel savunmalar ve davasını mahkeme salonlarında devrin müsbebitlerine karşı yaptığı savunmalar. Bu savunmalara göre bir film çevirmek onun istediği  türde bir entelektüel sinemadır. Çok büyük adamlar, çok büyük paralar ve fedakarlar olması gerekir.
     
1943’te Denizli Ağır Ceza Mahkemesine sevkedilir. Eserlerinin beceriksiz uzmanlar tarafından tedkik edilmesine canı sıkılır; “Bu vukufsuz ehli vukuf  Risale-i Nur’u tedkik edemez. Ankara’da yüksek ilmi bir ehl-i vukuf  teşkil ettirilsin. Avrupa’dan feylesoflar getirilsin, eğer onlar bir suç bulurlarsa en ağır cezaya razıyım” der.( Tarihçe, 388)
     
Denizli hayatında da yine çok önceden cumhuriyetçi olduğunu savunur: “Dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülasası şudur ki: O zaman şimdiki gibi hali bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyorlar ben de derdim; ‘Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler, o cumhuriyetperverliklerine hürmeten  tanelerini karıncalara verirdim.’ Sonra dediler sen Selef-i Salihin’e muhalefet ediyorsun? Cevabımda diyordum. Hulefa-i Raşidin her biri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıdık-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.” (Tarihçe, 398)
     
Kendisine neden Mustafa kemal ile uzlaşmadığı konusundaki bir yoruma da uzlaşmamasının faydalarını anlatır. “Büyük memurlardan birkaç zat benden sordular ki; ‘Mustafa Kemal sana  üç yüz lira maaş verip Kürdistan’a ve vilayet-i Şarkiyeye şeyh Sunusi yerine vaiz-i umumi  yapmak teklifini kabul etseydin, ihtilal yüzünden kesilen yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun?’ dediler. Ben de onlara cevaben  dedim ki; ‘Yirmişer otuzar  senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel yüz binler vatandaşa her birisine milyonlar sene uhrevi hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur meydana gelmezdi.” (Tarihçe, 408)

Denizli hapsinin meyvesi Meyve Risalesi’dir. Eserini tanıtır: “Zındıka ve küfr-ü mutlaka karşı  Risale-i Nur’un bir müdafaanamesidir. Bu hapsimizde hakiki müdafaanamemiz dahi budur. Çünkü yalnız buna çalışıyoruz. Bu risale Denizli hapishanesinin bir meyvesi ve bir hatırası ve iki Cuma gününün mahsülüdür” (Şualar, 194) Meyve Risalesi onbir meseleden oluşur, diğer eserlerinde olmayan bir sadelik bu eserin baş özelliğidir. Risale-i Nur’un bir özeti sayılan bu onbir meselede başka bahislerde ilmi bir üslubla anlatılan bahisler çok sade ve mahbusların dimağına kolay gelen bir bakış açısı ile anlatılmışlardır. Bediüzzaman üslubu değil farklı muhataplara farklı uslublar kullanan bir büyük ediptir. Her yaş ve düşünce gurubuna göre kullandığı anlatım teknikleri ve kelimeler farklılık arzeder. Hastalar Risalesi, ihtiyarlar Risalesi, Hanımlar Risalesi, Gençlik Rehberi, Meyve Risalesi onun en sade ve kolay anlaşılır eserleridir. Kime nasıl konuşması gerektiğini iyi bilir ve uygular.
   
Başta demiştik o her zaman hakkı doğruyu ve demokratik olanı, cumhuriyeti savunmuştur. O zulüm ve ceberut devrinde bile Parti Katibi Hilmi Bey’e değişmeyen dindar cunhuriyet  kanununu tekrar eder, onları sigaya çeker. “Partinin katib-i umumisi -genel sekreteri- itibariyle size bir hakikatı beyan etmeye kendimi mecbur biliyorum. Hakikat de şudur. Senin katib-i umumisi olduğun Halk Fırka’sının millet karşısında gayet ehemmiyetli bir vazifesi var, o da şudur. Bin seneden beri Alem-i İslamiyeti kahramanlığıyla memnun eden ve vahdet-i İslamiyeyi muhafaza eden ve alem-i beşeriyetin küfr-i mutlaktan ve dalaletten şanlı bir surette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk Milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri eğer şimdi eski zaman gibi kahramancasına Kur’an’a ve hakaik-i imana sahip çıkmazsanız ve doğrudan doğruya hakaik-i Kur’an’iyeye ve imaniyeyi tervice çalışmazsanız size katiyen  haber veriyorum ve kati hüccetlerle isbat ederim ki Alem-i İslam’ın muhabbet ve uhuvveti yerine dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet ve şimdi Alem-i islamı mahva çalışan küfr-i mutlak altındaki anarşiliğe mağlub olup Alem-i İslam’ın  kalası ve şanlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-i şimaliden çıkan dehşetli ejderhanın istila etmesine sebebiyet vereceksiniz .. Evet bu milletin hamiyetperverleri, milliyetperverler her şeyden evvel bu mümtezic müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakaik-i Kur’an’iyeyi  terbiye-i medeniye yerine ikame etmek ve düstur-ı hareket yapmakla  o cereyanı durdurur inşallah.” (Tarihçe, 493) Mecliste okunan 1922 tarihli mektuptaki fikirler aynen devam etmektedir. Hiç boş durmaz hakkını savunur ve dialogdan vazgeçmez. Bakanlar kuruluna, meclis başkanlığına maruzatta bulunur ve dilekçe gönderir. Üç mahkeme yirmi senelik mektuplarını ve kitaplarını ve hallerini inceden inceye tedkik etmişler yanlış bir tutum ve tavır ve ifade bulamamışlardır. Tahkir ve ihanet kastı ile  resmi bir surette kendisini hiddete getirmeye çalışmanın mantıksızlığını ülkenin en yüksek siyasi temsil katlarına anlatır. Ve der: “Bana lüzumsuz evham yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle idam-ı ebediyeye giriftar olacaklarını düşünüp hakikaten acıyorum. Ya Rabbi onların imanını Risale-i Nur’la kurtar. İdam-ı ebedilerini sırr-ı Kur’an’la terhis tezkeresine çevir. Ben de onlara hakkımı helal ediyorum!”(Tarihçe, 518)
    
Onun demokratik ve hakkı söyleyen mizacı Demokrat Parti iktidara geldiğinde de devam eder onlara da tavsiyelerde bulunur. “Biz nur talebeleri katiyen siyasetle iştigal etmeyiz. Bizim yegane emelimiz memlekette din hürriyetinin hakiki surette temini dine ve din ehline ve Kur’an ehli olan Nurculara karşı çeyrek asırdan beri devam eden zulüm ve tazyıkın tamamiyle bertaraf olmasıdır. Demokrat kardeşlere tavsiye ederiz. Devr-i sabıkın şeytankarane oyunlarına hilelerine aldanmasınlar, onların düştükleri dalalete düşmesinler. Komünizme  ve dine karşı tuttukları doğru yolda azimle devam etsinler.” (Tarihçe, 627)
    
Bütün bu zulümle geçen hayatın bitmez tükenmez savunmaların sonucu alınır. 5 Mart 1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi ile Türkiye’de din hürriyetinin tescili yapılır. Bediüzzaman din hürriyetini bu memlekete getiren adamdır. Bugün din adına yapılan her şeyde onun mücadelesinin izleri vardır, herkes ona minnettardır.
 

Son Güncelleme ( Salı, 08 Şubat 2011 18:57 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 57 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter