Türk Basınının Şerefli Üyelerine Teşekkür (1) Bediüzzaman veya Said Nursi ile umumiyetle onun aksiyon tarafını ortaya koyan Hür Adam filmi çevrildikten sonra film hakkında farklı muhitlerden, farklı perspektifler içeren yazılar yayınlandı. Hür Adam filminin Türkiye’de yaptığı en önemli şey Bediüzzaman üzerine yüzyılın yığmış olduğu bilgi kirliliğini temizledi ve onu gerçek ve objektif kişiliği ile ortaya koydu. Kamusal alana açılamayan mahiyeti kapalı olmayan ama topluma açılış şekli ile kapalılık arzeden bir hareket kendini topluma açamayınca bu bilgi kirliliğini temizlemek ancak Mehmet Tanrısever’e nasib oldu, onun ücreti bizim gibi fanilerin bir teşekkürü ötesine geçmez ama onun ücretini Allah versin, anlatılmaz bir hizmet gerçekleştirdi bu inanılmaz bir artı değerdir. Bediüzzaman’ın davasında her olayın bir perde arkası, ilahi tasarım yanı, metafizik boyutu vardır. Türkiye’nin yeni bir döneme girdiği sırada Mehmet Tanrısever’in böyle filmle ortaya çıkması ilahi bir sevk ile olmuştur, tam yerinde ve zamanındadır, bu tasarımın arkasında Mehmet Tanrısever ve Bediüüzzaman paslaşması vardır. Zemin ve zaman da bunu gerektirir. Akif gibi bir büyük edip kalbinin dili olmadığını söyler, ben Mehmet Tanrısever’e bu davanın çilesini çekmiş bütün insanlar adına onların üstadını büyük bir toplumsal vitrine koymayı başardığı için yine teşekkür ederim.
Mehmet Tanrısever ne yaptı, şimdi bak ne yaptı bu adam. Türkiye’de birçok aydın Bediüzzaman’ın farklı ve değerli bir kimse olduğunu biliyordu, ama ona yaklaşanın nasıl rencide edildiğini, kirletildiğini bildiği için fikirlerini yansıtamıyordu, yansıtmaya cesaret edemiyordu. Bu film bizimkilerin romantik ve ütopik sevgilerinin dışında birçok insanın Bediüzzaman konusunda cesaretli konuşmaya itti bu öyle bir artı değerdir ki, filmin bir sahnesinde boğulan muktedir gibi görünen ama armonik bakamayan insanların bunu fark etmesi mümkün değil, bu ancak panoramik bir bakış ile mümkün olan bir bakıştır. Bir şeyin değeri özelden özele, subjektiften subjektife içi içe bir öznellikle yorumlanması hakikati göstermez. Bir şeyin objektif bir nesnellikle, kuşatıcı bir hâkim bakış aç ısı ile yorumu gerekir. Bir insanın parmağı kendi başına bir et parçasıdır özelde, ama bütün vücutla birlikte armonikal olarak büyük bir estetiğin bir belirleyici üyesidir.
Büyük adamlar farklı bakış açıları ile yorumlanır, Hegel’den birkaç felsefi mektep çıkmış, hepsi neredeyse birbirine zıt. Kant da öyle, Dekart da öyle. Ama Bediüzzaman’dan birbirinden farklı olsa da muzır bir tarz ve yorum çıkmamış. Ancak Bediüzzaman yorumculuğu diye bir grup insan varsa da panoramik ve kronolojik bakış açıları ile onu yorumlayan yorumcu çok az denebilir.
Star gazetesinden Mustafa Akyol, Hür Adamın Hürriyet Davası isimli yazısında yeni yorumlar öne sürer. “Hem resmi ideoloji hem de hakim kültür tarafından on yıllardır karalanan Bediüzzaman gibi dev bir şahsiyetin sinemaya taşınması, cesur bir girişim. Bu işin kaliteli bir “sinematografi”yle kotarılması, etkili bir tanıtım kampanyası ile sunulması ve kimi “laik sinema”ların reddiyeciliğine rağmen beyaz perdenin “merkez”ine taşınması da, alkışlanmayı hak ediyor.” Bu ifadeler objektif bir eleştiri kriteri ile yapılmıştır. Hem sinema sanatı, hem Bediüzzaman’ın kişiliği konusunda yapılanın değerini takdir eder.Onu sevenlerin kırık dökük sinema kültürü ile objektif yorum yaptığını sanmasına da ayrıca cevaptır.
Mustafa Akyol’un yazısında Bediüzzaman’ın tarihsel akış içinde fikirlerini kronolojik panoramik yorumlaması teşekkürü gerektirir, gerçekten dışarıdan bakmak, ama bakacak gözlükleri olanlar için farklı hakikatleri ortaya çıkarıyor. Akyol, dışarıdan bakan biri olarak İslamcı kesimin kabuğunu kırmasını tavsiye eder, çünkü dindarlar başkalarının bakış açısını nazara alsalar mantıksızlıklar olmaz, yazar gizli tuttuğu eleştirilerini bu yolla yorumlar. “Bunlardan yola çıkılarak, filmin mütedeyyin kesimin “kabuk kırma” sürecinde yeni bir adım olduğu da söylenebilir.Ancak bu “kabuk kırma” işi, uzun ve zorlu bir süreç. En zor kısmı da, siyasi açılımlar, iktisadi zenginleşme veya teknoloji ithali değil; “zihinsel açılım.” Çünkü bu, bir yandan kendi inanç ve değerlerinize sadakati sürdürürken, bir yandan da bunlara “dışarıdan” nasıl bakıldığını kavramanızı gerektiriyor. Herkese hitap edebilecek “evrensel” bir mesaj üretebilmeniz, ancak o zaman mümkün.” Kabuk kırma işinin “zihinsel açılım” yorumlanması manidardır.Sonraki kısımda zaman içinde Bediüzzaman’ın genel olarak siyasi tutumlarının isabetine değinir, isabetli yorumlardır.” Hem laiklerin, hem dindarların hem de “laikler”in Bediüzzaman hakkında anlaması gereken gerçeklerden biri, onun söz konusu “hürriyetperver” yönüdür.
Bu fikrin kökenleri, Tanzimat devrindeki Yeni Osmanlılar’ın “hürriyet” vurgusuna dayanır. “İstibdad”a, yani otoriter yönetime karşı çıkan, İslam’ın ruhuna en uygun yönetimin de demokrasi olduğunu savunan bu akım, II. Meşrutiyet’te zirveye çıkmıştı. O devirde Said-i Kürdi olarak da anılan Bediüzzaman da, hürriyet ve demokrasiyi İslami argümanlarla savunmasıyla tanındı. (Kürt olmak, o zamanlar ne suç ne de ayıptı.)
Ancak Bediüzzaman’ın da can-ı gönülden desteklediği Milli Mücadele’nin hemen ardından, Türkiye koyu bir istibdad rejiminin eline düştü. Günümüzün tabiriyle epey “İslamofobik” unsurlar içeren bu rejim, sırf iman, ahlak ve ibadet savunusu yapan kitaplar yazdığı için, bu idealist din adamına türlü zulümler yaptı.
Buna karşı Bediüzzaman’ın asla silahlı direniş teşvikçiliği yapmaması kayda değerdir. Bırakın bunu, “siyasal İslamcılık” yolunu dahi reddetti, “din devleti” değil, dine hürriyet tanıyan devlet istedi.
Buna paralel olarak, laikliği de şöyle tanımladı: “Bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişme[mek].” (Şualar, s. 317)
“Bîtaraf” (tarafsız) devletten korkmayan, yani İslam için devlet desteğine ihtiyaç duymayan bu vizyonun özünde, kuşkusuz Bediüzzaman’ın İslam’ın hakikatlerine duyduğu sarsılmaz güven vardı.
Tarih de bu güveni doğruladı; Isparta’nın ücra bir köyünde elle yazmaya başladığı risalelerin mesajı, bunu tehdit ve baskıyla susturmak isteyen müstebit rejimden daha güçlü çıktı.
Ve tarihçi Cemil Koçak’ın da dediği gibi, zaman, Said Nursi’yi haklı çıkardı.
Aziz hâtırasını saygı ve rahmetle anıyorum.”
Bediüzzaman’ın hürriyetçiliği, eylem yanlısı olmamasını, dini devlet değil dine hürriyet tanıyan devleti tavsiye etmesini, ve sadece dini eserler yazdığı için Cumhuriyet döneminin islamofobik tutumuna maruz kalmasını tesbit etmesi yazarın derinlikli bir bakış açısı olduğunu gösterir, Cumhurbaşkanına gönderdiği mektupla onu yeni bir devlet tariki ile sahneye çıkmasını tavsiye etmesi konusunda en ciddi eleştiri yapan Cemil Koçak Beyefendi ile aynı kanaatı paylaşması da yazarın ufkunun harikalığını gösterir, sağ olsun var olsun.
Mehmet Tanrısever, filmin seyircisinin bir milyonu aştığı sırada Moral Dünyası dergisine yaptığı konuşmada, o ana kadar olanları değerlendirir. Bediüzzaman’ın onu nefsini sorgulamaya ittiğini söyler. Rahatlığa ve sıkıntılara karşı dik durmayı öğrettiğini belirtir. Bu kadar büyük bir gayretin sahibi gereken saygı ve itibarı görmediğinden yakınıyor, dindarların bile filme çok ciddi sahip çıkmadığını söylüyor. Hele dürüstlüğü ve kaşkarikosuz kişiliği dolayısıyla alaya alınmasına içerliyor. Ama Mehmet Tanrısever, şunu bilki bu dindarlardan hiçbir şey beklemeyerek hizmet etmek gerekir, şevkini kırmasınlar ona şükret, bu bir iç gerçek, böyle gelmiş böyle gider. Bu da bize yalnız Allah’ın perdeler arkasında memnun olmasına sarılmayı öğretir. Bu hizmette itibar gören çok zaman yukarda itibarını kaybeder, ben de böyle gördüm. Bu yüzden Bediüzzaman “ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum” çünkü kendini beğendiği anda insan, böreği ocakta yakan mutfakçının durumuna düşüyor. Kutlular Bey’in bir yorumu var, Bekir Berk için “Biz böyle bir adamı yetiştiremezdik, Allah yetiştirip bize gönderdi” diyor. Mehmet Tanrısever’i de Allah gönderdi ve fırtınalı bir sabah sonrası güneşli bir bahar ile karşılaşan insanlar gibi biz yeni bir dünyaya açıldık, Bediüzzaman kamusal alana oturdu, evlerden çıktı, hapsedilmişlikten büyük oranda kurtarıldı. Artık sokaktaki, resmi dairedeki, toplumun çeşitli yerlerindeki insanların Bediüzzaman yorumlarını kimse ayıplamasın, çünkü o anonim bir servisten aldı, özel dükkandan değil.
Mehmet Tanrısever, bir kişi için de olsa bu film önemli diyor, röportaja bir yorum yapan Seyyid Ari diye bir şahıs,”üzülme abi, bizim dersaneye gelen yedi çocuk artık tatil günleri yanımızda kalıyor, risale okuyorlar, bu filimden sonra” der ki, bu bir parametredir, ruhlarda neler oldu neler.
Gazi Kent Üniversitesi Rektörü İbrahim Özdemir, Bediüzzaman, Hür Adam konusundaki fikirleri daha ilgi çekici ve Bediüzzaman’ın da misyonuna uygun bir perspektiften yorumlar. "Ben merhumun Mevlana, Yunus Emre ve çizgisinin çağdaş bir izdüşümü olarak değerlendirilmesi taraftarıyım.” Bu cümle birçok aydının ve Nur talebesinin varamadığı bir irtifadır. Bu topraklardan her devirde herkesi kuşatan, insanların manevi ihtiyaçlarına cevap veren ve cemiyeti mayalayan karakterler çıkmıştır, Mevlana ve Yunus Emre hazretleri dün ne idi ise Bediüzzaman da bugün odur. Bu nevi şahsına münhasır hocamızın harika değerlendirmesine ne diyebiliriz ki.
Hayatımda düşündüğüm Bediüzzaman’ı ilk defa sayın İbrahim Özdemir’in yorumunda gördüm. Bediüzzaman’ın atmosferinde böyle insanlarla mana solumak mutluluk verici.Bediüzzaman’ın en nefret ettiği şey siyaset iken, her devirde o siyasetin bu iğrenç bataklığında yorumlanmak istenir, sayın Özdemir, Bediüzzaman’ın yaratılış ve evren yorum telakkilerinin münakaşa edilmesini ister, hayretler içinde kaldım.Bu kısmı aynen almayı bir vefa olarak görüyorum.” Onu sadece siyasi kimliği ve duruşu ile tartışmak, ona büyük bir haksızlık. Ben merhumun kültürümüzdeki Mevlana, Yunus Emre ve çizgisinin çağdaş bir izdüşümü olarak değerlendirilmesi taraftarıyım. O siyasi bir hareketin değil, iman merkezli bir hareketin öncüsü idi. Bu niteliğiyle de sadece bizde değil, tüm dünyada okunuyor ve anlaşılmaya çalışılıyor.
Ben onun kozmik evren anlayışının tartışılmasını isterdim. AVATAR filmi bağlamında tartışılması, hepimize ufuk açardı. Bundan dolayı AVATAR'ın onun gözüyle anlaşılmasını ve yorumlanmasını tercih ederdim. İşte o zaman, tıpkı engizisyon döneminin özgün düşünürleri gibi, fikirleri yüzünden hapishane ve sürgünlerle geçmiş bir hayatı anlayabilirdik.
Nasıl ki, Socrates, Guardino Bruno ve Galileo'yu düşünceleri ve muhalif duruşları yüzünden çektiklerini hatırlamadan anmak ve anlamak mümkün değil, Nursi'yi de bütüncül bir anlayışla ele almak ve anlamak lazım. Zira Nursi'nin en önemli yanı, fikirlerinin derinliği, evrenselliği ve güncelliğidir.” Bruno, Sokrates ve Galile evren yorumları yüzünden uçurumun eşiğinde yaşamışlar, tıpkı Bediüzzaman gibi, hatta Sokrat bu yüzden hayatından olmuş. Bir mantıklı alim çıkıpta Bediüzzaman’ın dünyanın kozmik tabiat yorumlarına neler getirdiğini anlatmamış, bunu ben yazdığım metinlerde anlatırken anlayış gördüğümü söyleyemem, çünkü altından anlamayan o kadar kuyumcu varki. Sayın Özdemir, bu konuda bir kitap yazmalı, onu uluslar arası Risale-i Nur sempozyumunda dinlemiş, Üstad’ı böyle anlayan insanlar var diye mutlu olmuş, bütün atomlarım sayısınca helal olsun adama demiştim içimden. Bediüzzaman sadece Kelam ve tefsir geleneğindeki yeniliği ile değil dünya da 18 yüzyıldan sonra ortaya çıkan önceki yüzyıllarda tohumları atılan bu kozmik yorumları başlı başına birçok çalışma içinden çıkacak derinliktedir. Gerçek diyorum hocam bu konuda bir kitap yazmalı, Bediüzzaman hep “ehli fenden bir insanın ortaya atılmasını” ister, bu onun ifadesidir. İşte Sayın Özdemir böyle bir insan. Galile’nin evrenin matematik ve geometrik düzeni konusunda fikirleri ile Bediüzzaman’ı karşılaştırmak nasıl bir Bediüzzaman ortaya çıkarır, herkes imanında büyük gelişme gösteren bu eserlere sadakati böyle yorumlamalı. Abd çok asker yok, din var hamiyeti diniye de olmalı.
Sayın Özdemir’in bu yorumları büyük bilgi birikimini gösteriyor. Şu ana kadar yazılan yazılar içinde Sayın Koçak’ın Cumhurbaşkanlığı arşivinden çıkan mektuba getirdiği yorum Türk siyasi tarihi ve devlet geleneği akışı içinde, tarihsel olarak Bediüzzaman’ın yerini belirliyor. Sayın Özdemir’in yazısı ise, felsefe ve bilim tarihi, tasavvuf ve ona dayalı din tarihimiz iç inde, ekolojik fikirleri ile çağdaş düşünce ile bağlantıları vurguluyor. Bu iki yorum gerçekten hiçbir popülist telakki ile yapılmamış, objektif değerlendirmelerdir.
Bediüzzaman Eskişehir hapishanesinde iken bu cümleyi kullanır. Bu eserlerinin ehli fen ve felsefe arasında ve akademi muhitlerinde savunulması gereğini söyler. Sayın Özdemir ve Kocak bunu hissetmiş ve ifade etmişler. “Ve bir cürüm aleti olmak tevehhümüyle müsadere edilen risalelerimin tazammun ettiği hakaik ehl-i fen ve felsefeye ve akademi muhakkiklerine karşı isbatıma medar olmak üzere elimde bulunması lazım geleceğinden, bu keşfiyat ve münazarat-ı ilmiye üzerinde hazırlığımı tesbit etmek için tarafıma iadesini isterim” (Tarihçe 237) Bu tür açılımlara ne kadar ihtiyacımız var, çünkü gerçek Bediüzzaman burada saklı. Sayın Özdemir bir de Bediüzzaman’ın genel anlamda yani Bediüzzaman’ın ekolojik görüşlerine kapı aç an bir yorum yapar ki bu ayrı bir konu, hocamıza saygımız sevgimiz, sonsuzdur, elleri dert görmesin.
Sayın Cemil Koçak’ın ikinci yazısı ise Muhalif Sesler kitabı ile ilgili yorumlar. Sayın Koçak, tarihimizin son dönemlerinin nasıl boşaltılmış sahnelerde tek adamların monologu olduğunu anlattığı bu eserinde yine fikirlerini ifade eder. Bediüzzaman bu tek adamlar sahnesinde ne kadar büyük bir aktördür, Koçak’ın yorumları onu tarihsel perspektife yerleştirir sağolsun.
Sayın Güneri Civaoğlu’nun yazısı ise Bediüzzaman’a bu sıralar çok yaygın bir siyasi ve ideolojik açıdan baktığı için bir günlük perpektifli yazıdır. Dağları bakkal terazisinde tartmaya benziyor.
Cumhuriyet’teki Işık Kansu’nun yazısı ise bulanık gerçekten kanlı su gibi. Bediüzzaman hiçbir ırkın tek boyutlu gözlüğü ile yorumlanmaz. Çünkü o bütün milletlere eşit uzaklıkta duran, hiçbir milletin siyasi örgütlenmesine meydan vermeyen görüşleri olan bir adamdır. Atatürk ise Bediüzzaman’ın çok duraklı hayatında uğradığı bir duraktır, otobüs o durağı çoktan geçti.
Yeni Akit’de bir yazı yayınlanmış, Hür Adam diye, yazarı almamışım kayda alırken, bu saygıdeğer yazar ona “sevimli çılgın” diyor, harika bir bakış, sağol sayın yazar. Radikal’de Eyüp Can, Bediüzzaman’ın Hür Adam filminin yasaklanmak istenmesi gibi garip davranışların olduğuna üzülüyor, sayın Eyüp Can’dan bundan daha harika endişeler ihtiva eden yazı beklemek onu duruşunun gereğidir. Hürriyet’den sayın Doğan Heper, Kanuni filmi ve Bediüzzaman filminin ortamı darmadağın ettiğini söylüyor, olaylara objektif değil ideolojik baktığımızı sorguluyor, iyi güzel. Ama darmadağın etmesi normal çünkü, süzülmüş ve dezenfekte edilmiş, gettonun kovulduğu, halkın uğramadığı bir tarihimsi tarih olursa böyle dağınıklıklar normal.
Vakit’deki “Zaman Bediüzzaman ile Helalleşme Vakti” isimli yazı, Bediüzzaman’a yapılanlardan dolayı yazarın vicdanında oluşan adalet hissinin bir tezahürü olarak görülüyor.
Mehmet Tanrısever 13 Ocak’ta yaptığı açıklamada Hür Adam filminin hedefine ulaştığını söylüyor, ve herkese teşekkür ediyor. Cemaatlerin muazzez hizmetlerine şükran borçluyum, diyor.
“Tepkim, maksadını aşan beyanlarım, cemaatlere ve sessiz vicdanlara değil, kurum ve kurumsal düzeyde duyarlılık zaafı gördüğüm kişiler ile temsilci konumundaki yöneticileredir. Bünye içi hassasiyet ve tutarlılık eksikliği gösteren bu davranışı hak etmediğimi kitle hukuku adına ve kamu vicdanı algımla ifade etmeye çalıştım. Böylesi devasa bir projenin ve manevi şahsiyetin kamuoyuna takdimi, teşviki ve özendirilmesi, daha güçlü ve etkileyici olmasının sağlamasının, sağduyu sahibi medyanın, özellikle muhafazakâr basının asli bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Bu bir Tanrısever meselesi değil, “HÜR ADAM” meselesidir.
Kamuoyuna bu açıklamayı yapma ihtiyacı duymamın sebebi, maksadımın kısmen anlaşılmadığı kitlelere bir düzeltmedir.
HÜR ADAM, sonuç olarak hedefine ulaşmıştır.
Türkiye’nin gizli tarihi olan Said Nursi hakkında farklı kesimlerin müzakeresine vesile olmuştur.
Sinema kapıları Said Nursi’ye açılmıştır. Mehmet Tanrısever bütün dehalar gibi saf ve dürüst bir adam, ağzındaki sözü bile eğip büzmeden, olduğu gibi kullanan bizim alıştığımız kamusal politik tipten uzak. Zaten bu tür hizmetler saf gönüllerde ayna bulur, sağ olsun var olsun. Tanrısever. Bediüzzaman’ı seven herkes onu sever, sevmeyenin kalbinde sekamet, yüreğinde illet vardır.
Recep Yeter, yazısında özellikle Türkiye’yi yönetin liberallerin bu filmi izlemesini söyler. Değişik bir bakıştır, çünkü hep sistemin terzihanesinde giyinilmiş tek renkli elbiseler ile kamusal alanda metrik sözler kullanan aydınlar ve liberaller Bediüzzaman gibi hiçbir kamusal bakışa sığmayan adamı izlemeli o şekilde kafalarında hapsedilmiş fikirler karışıp ortaya yeni bir yorum ve tip çıkabilir.
Abdülkadir Badıllı, akademik bakış açılı bir ağabey olması nedeni ile olaylara bir iki cümle ile değil uzak görüşlü bir perspektifle bakar. Bediüzzaman’ın Mustafa Kemal’e giden mektubunu bulup çıkaranlara teşekkür eder, onun fikirlerinin şartları göre değişmesinin doğal olduğunu özellikle vurgular, yoksa kişilik değişmesi olmadığı kanaatindedir. Bediüzzaman hakkında çok yönlü çalışan yorumcunun olayı tarihsel geçmişimiz içine oturtması önemli bir duruştur. Özellikle şu ifadeler onun tarihsel ve biyografik, zamandizinsel bakışını yansıtır. Hiçbir sınırlı görüşün tesirinde olmadığını gösterir.” Bu mektup ve yazının her iki tarzı sahih olup, arşivlerden çıkarılmıştır. HaberTürk gazetesi tarafından ortaya çıkarılan M. Kemal paşaya şahsen hitap olan mektup, henüz daha yeni bugünlerde ellerimize geçmiştir. Dolayısıyla M. Kemal Paşaya ait olan övgülü başlıkları ve ona mahsus içindeki bazı cümleleri, hiçbir kimse tarafından müdahale edilip kasten çıkarılmış değildir. Bundan sonrada o mektup aynen muhafaza edilip tarihe mal edilecektir. Zata ve umuma hitaben yazılan mektup ve yazı, onun yazarı Bediüzzaman tarafından hitap şekline göre başlıklar tanzim edilmiştir” Bediüzzaman adına onun meşrebini bozan bakışlara mantıklı bir cevaptır, ağabeyiye teşekkür ederiz. Cemaat içinde genel bir perspektifle bakması özel bir kariyerdir elbette.
Bu ifadelerin devamında aynı nesnellik ve objektiflik, takdire değerdir.”Bediüzzaman Hz.lerinin M. Kemal paşanın şahsına hitaben yazmış olduğu mektupta ona tevcihen serdeylemiş olduğu övgü ve medihler doğrudur, uygundur ve irşad ve doğru yola yönlendirme noktasından münasiptir. Eskiden beri, büyük İslam alimleri, zamanın padişahlarını, sultanları ve büyük kumandanlarını İslam hizmetinde daha çok çalıştırmak için ve o gibi hizmetlere meyillendirmek niyet ve temennisiyle aşırıca, büyük büyük övgüler tevcih etmişlerdir. “Allah’ın yeryüzünde bir gölgesi, onun Adl isminin, sıfatının mazharı” gibi medihlerle okşamışlardır. Ve bu hareket makbul sayılmıştır.”
Metnin hülasası vicdanı teyakkuzda olan Sayın Badıllı’nın isabetli bir özetidir. "Hülasa olarak: M. Kemal paşanın 1924’lerin başlarına kadar bütün mesaj ve beyanları, davranış ve hareketleri –zahire göre- bir İslam mücahidi, kahraman bir askeri suretinde görünmekte idi. İşte, Bediüzzaman Hazretleri M. Kemal paşanın bu zahirde görünen duruş ve davranışlarının mevcut haline göre, ona övgülerle hitap eden o mektubu yazmıştır ki, irşad ve teşvikin icapları da bu idi. Daha önceleri birbirlerini görmemiş, ancak beyan ve mesajlarını işitmiş okumuşlardı. Ankara’daki buluşmaları bir ilk buluşma idi. Demek ki, Bediüzzaman Hz.lerinin ona şu övgü dolu olan mektubu, yerinde ve sahih olduğu gibi, bilahare ilk halinin zıddına yapılan aykırı inkılapları neticesinde, Bediüzzaman’ın onun hakkındaki fikir ve görüşlerinin değişiverilmesinde bir garabet bir çelişki yoktur.” Ayağı yere değen ve belgelere dayanan bu yorumlar bahsin genelinde özel bir yer işgal eder. Sağolun Efendim.
Reha Muhtar, Türk basını ve televizyon camiasında gerçekten muhtar gibi bir adam, çok düşünmüş ve yorumlamış ve her zaman objektif ve insaflı olmuş, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın torunu onun hamiyetini yüreğinde taşıyan adama yakışan bir yorum yapmış, sağolsun, varolsun. Yazının adı da yazılanlar içinde fantastik ve objektif. Nasıl bu ikisi bir araya gelir dersen işte öyle “Said Nursi; Mağduriyet, Hakkaniyet ve Demokratik Cumhuriyet..”
Cumhuriyet; resmi tarihinin dışında kalanlarla, geçiştirilenlerle, suçlananlarla, sürgüne ve hapse gönderilenlerle “sil baştan yüzleştiriliyor...” İçinde bulunduğumuz günlerin bir Said’i Nursi filmine gebe olacağını bilmek müneccimlik değildi... “Reha Muhtar yazısına bu başlıkla başlıyor, Cumhuriyet tarihinin geçiştirilen, suçlanan, sürgüne ve hapse gönderilenlerle yüzleşmesini kabul etmesi gerçekten herkesin içinde birçok kahramanın sahnede gösterilmediğine iyi ve haklı, yerinde bir tepkisel cümledir. Sahneyi tasarlayanlar zamanın sabretmeyeceğini düşünmeliydiler, ama onlar günlük düşündüler, ama Türkiye bu itilip kalkılmadan bir yüzyılı kaybetti, çektiklerimiz de sahneden kovulanların vicdanlardan kovulmadığını gösteriyor. O vicdanlarki yıllarca vicdanlarında, akıllarında saklı tuttukları bu gerçekten büyük adamları birgün karşılarında gördüler, işte bu vicdanlardan vicdanı umumiye yansıyan Bediüzzaman. Arkası gelecek ve gelmeli.
Reha Muhtar Bediüzzaman’ın bir kısa biyografini verir. Ama günümüz mantığına göre kısmen haklı olan Muhtar,’ın görmediği şu. O gün bugün değildi, henüz laiklik diye birşey yoktu, Türk Devleti pıhtı halindeydi, Bediüzzaman o kuruluş halindeki devlete namaz penceresinden mensub olduğu bin yıllık devlet geleneğinin din ile olan ilişkileri noktasından baktı, yoksa mesele sadece namaz meselesi değil, Bediüzzaman’ın bir taktiği, o pencereden o günkü oluşmamış sistemi yargılamak.Ona hedef göstermek.
Reha Muhtar o dönemlerin antidemokratik yanlarını kabul eder, ama artık dini yaşayışa müdahale etmeyen bir hürriyet ortamının var edilmesini zorunlu görür. Sağolsun sayın Muhtar.
Mesut Uçakan, bir sinemacı Hür Adam ile ilgili eleştirileri yorumlarken, sinema tarihinden özellikle kendi tecrübesinden hareket eder, yapılan filmin büyük bir cesaret olduğuna hükmeder''Kelebekler Sonsuza Uçar'ı daha önce çekecektim, 93'te çektim. Neden? Korktum çünkü. O filmde şapka yüzünden İstiklal Mahkemeleri tarafından idam edilen bir müderrisin hayatını anlatıyorum. Dedim ki, 'Ben şimdi bunu çeksem hemen Atatürkçü düşünce dernekleri bana saldıracaklar.' 'Hangi Müslüman bana sahip çıkar' diye etrafıma bir baktım. Şu korkuya kapıldım; hiçbiri sahip çıkmaz, hatta itham ederler. İşte, 'Bu ajan, provokatör, kışkırtıyor' derler. Bu sebeplerle filmin çekimi gecikti. Biz hangi dönemde ne söyleneceği meselesini tartabiliyoruz. Bu dönem cesur sözler söylüyoruz. Hür Adam'ın varlığı, çekilmiş olması bir olaydır. Benim kafamda da bir Said-i Nursi var ama bu imkan meselesi. Bu imkan da şu anda bende yok''.
Bediüzzaman’ın hayatında yüz film çıkar diyor Uçakan, bu yüzden eleştiri olabilir, ama ana nokta çekilmiş olmanın olay olduğudur, yönetmen doğru söylemiş. Bediüzzaman yeni dönemin daha çok filmi çekilecek bir insanıdır. Bu filimlerle kafalarda oluşan heyula filimler yokolabilir.
Oral Çalışlar, Radikal’de yazıdığı eleştirisinde ülke insanının güvensizlik içinde yaşadığı yıllara üzülür. Ülkenin yakın tarihinin net ve objektif bir görüntüsüne ulaşmanın zorluğunu anlatır. “Bu ülkede, insanlar, yıllarca acılarını içlerine atarak ve yalanları dinleyerek, güvensizlik duygusuyla yaşadı. Bu ülkenin yakın tarihinin net ve objektif bir görüntüsüne ulaşmak pek mümkün değil.Yakın tarihimizin geniş kesimlerin üzerinde birleşebileceği, gerçekleri tüm açıklığıyla ortaya koyan, objektif sayılabilecek bir haritasına olan ihtiyaç artıyor. Bunu oluşturamadığımız sürece, tarihimizle ve kimliğimizle barışamayacağız.
Her yeni arayış içinde yanlışları, eksikleri, haksızlıkları da taşıyabilir. Ancak gerçeklere ulaşmanın yolu yeni arayışlardan geçiyor.
Filmin sonunda Said Nursi çektiği acıları ifade ederken özetle şunları söylüyor: “Araştırdım bize bu zulmü yapanlar Türk değil. Türkler, böyle acımasızlık yapan bir millet değildir.”
Bir Kürt din alimi olan Said Nursi’nin böyle hoşgörülü bir tutum almasını, onun affediciliğine bağlamayı tercih ediyorum. Cümlenin sonunda Bediüzzaman’ın hoşgörüsünü tesbit etmesi yazıya ayrı bir nitelik katar. Bediüzzaman ne Türkçü perspektiften bakıp Kürtlere nefret aşılayacak, ne de Kürtcü tarafından bakıp Türklere nefret aşılayacak bir insan değil, onun dünyasında nefret diye bir his yokki. Çorbasını farelerle paylaşan adam, dağdaki yabanı meyvelerin yabani hayvanların olduğunu söyleyen adam, ev inşaatında karınca yuvasını kurtarmak isteyen adam, kendini idamla yargılayan savcının çocuklarına oradan babalarına merhamet duyan adam. Irkların milletlere katkısı konusu bilimin konusu, ırklar tarlalar gibidir, güzel şeyler din , ilim, sanat, felsefe ekilirse güzel insanlar çıkar yoksa çıplak ırktan Timur, Mussolini, Hitler, Emeviler gibi insanlığın üst kiri adamlar çıkar.
Bütün eleştirileri yorumlayamadım, herkes var olsun sağ olsun. Hür Adam ve Bediüzzaman konusunda yapılan eleştirileri objektif olmaya çalışarak yorumladım. Orijinal yönlerini ve katkılarını anlattım. Ama eleştiri kültürü olan bir toplum olmadığımız bu okumalardan sonra bir daha kafamda oluşan bir kanaat oldu. Bütün bu eleştirmenler grubuna söylenebilir ki, Bediüzzaman demek onun velveleli hayatı değil, onun insanlık ve itikad, felsefe ve sanat, İslam tarihindeki gercek yerini bulmaktır. Bunun için de onun eserleri okunması gerekir, bir Ayetü’l-Kübra, Haşir Risalesi, 30. Lema, 30. Söz, 2. Şua, Münacaat, Kader bahsi onun dünyanın global düşünce tarihine getirdiği yenilikleri ihtiva eder. Bediüzzaman harika bir biyografi anlayışı ile hayatını anlatan Tarihçe isimle eserine bile büyük eserlerini yükler ve manen der ki ben bu eserlerdeyim. Bu yüzden uhrevi hayatımıza Bediüzzaman’ın katkısı ancak bu eserleri inceden inceye okumakla olur. Ama insanlar yapıları gereği hep aksiyon filimlerini severler, ruhlara aksiyon veren fikri eserler her devirde az okunmuştur.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.