Edep ile sünnet arasında bağlantı var. Edep davranışın en ideal ve Allah’a göre olanıdır, Rabbinin Resulünü “feahseni tedibi” şeklinde en güzel edeple edeplendirmesi, vitrinine koyduğu insanın güzelliklerinin başkalarına da yansımasını istemektir. Demek Resülün varlığı ve vitrine koyması güzellik talebi ve güzelliğin yansımasıdır. Bediüzzaman bu bahsi anlatırken yine sanat kelimelerini kullanır. Sanat etkileyici olanı yapmak, sünnet en ideal Rabbani duruş, edep yine Tanrısal tavırdır. “Sani-i Zülcelal nasıl ki kemal-i ehemmiyetle san’atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celb ediyor.” (Lemalar, 61) Bütün kainat onun sanatı, onun üyelerini mümkün suretlerin en idealinde yaratmış maddi ve manevi bir uyum, denge içinde bir sergi tarzında insanın nazarına sunmuştur. Sanatını güzel göstermek isteyen çirkin şeyleri de perdeler altına alıyor, onların umumi güzelliği bozmamasını istiyor. Günahları tebve ile diğer pislikleri bir şekilde güzelliği bozmayacak şekillere sokuyor. Veya Kuddüs isminde olduğu gibi kainatı sürekli güzel gösterecek şekilde temizliyor, parıl parıl parlatıyor. Çünkü Kuddüs ismi de Allah’ın esma-i Cemaliyesindendir. Güzellik temininden sonra onu temiz tutarak sürekliliği Kuddüs ismi sağlıyor. Kainat muhteşem şehri, farkında olmadan temizleniyor ve bize güzel bir sergi ve hayat yeri olarak sunuluyor, ne kadar bizi önemsiyor, biz de onu önemseyelim diye değil mi? Onun yaptıkları karşısında insan utanıyor, mahcub oluyor, ancak yüzünü seccadeye sürerek ona teşekkür edilir.
“Yalnız seccademin yününde şefkat” diyor mazlum Necip Fazıl.
“Beni kimsecikler okşamaz zaten
Beni sen, sen öp seccadem”
diyor ona sığınıyor. Devrin tağutlarından.
Güzellik insanın kendine dikkat çekmesi için yapılır, güzeller ayna karşısında ne zaman daha güzel oldum diye saatlerce durur, tam güzeli bulduğunda kendini sevdiğine arzeder. Aynen onun gibi Allah da o güzelliklerin mutlak kaynağı, bizim hizmetimize verdiği her şeyi güzel olarak bize sunuyor ve manen diyor ki; “bunlar benim misafirlerim, nasıl misafir gelecek ev güzel hazırlanırsa bizim evimizde her daim güzeldir”.
“Her nereye baksam dopdolusun
Seni nere koyam benden içeri”
diyen Yunus’umuz bu ilahi sarhoşluğun şaşkınlığını yaşar.
Kendisi güzellikleri bize arzettiği gibi, bizim de başkalarına ve Rabbimize güzel görünmemizi istiyor.
“Mahlukatını ve ibadını sair zişuurlara güzel göstermek istiyor” (Lemalar, 61) Alemi güzel yaratan, çirkinlikleri güzelliğini bozmaması için örten, nimetlerini süslendiren, elbette onların arasında dolaşan mahluku insanı hem kendi güzel görmek isteyecek, hem onların başkalarına güzel görünmesini isteyecektir. İşte Güzeller güzeli olan Habibullah burada devreye giriyor. Sünnete uymakla peygamberin yaşadığı gibi yaşamakla onun tavır ve davranışlarını ölçü almakla biz alemdeki yukardan aşağıya güzellikleri tamamlamış oluyoruz.
“Öyle de mahlukatını ve ibadını sair zişuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri Cemil ve Müzeyyin ve Latif ve Hakim gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edep oluyor. İşte Sünnet-i Seniyyedeki e d e b o Sani-i Zülcelal’in esmalarının hudutları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.” (Lemalar, 61) Cemil, Müzeyyin, Latif ve Hakim isimler de Esma-i Cemaliye’dendir. Yani bunlar birbirini tamamlayan güzellik tasarımcılarıdır. Cemil güzelleştiren, Müzeyyin süsleyen, Latif, çok hoş ve ürkek bir güzellik, Hakim ise meyvedar duruş ve vaziyetler.
Şimdi bak Şu Üstada nasıl Esma-i Cemaliyeyi birbiri arkasından varlık ve insana dönük yorumluyor. “SANİ-İ ZÜLCELAL’İN ÇOK ESMASI VAR, HER BİR İSMİN AYRI BİR CİLVESİ VAR. MESELA GAFFAR İSMİ GÜNAHLARIN VÜCUDUNU VE SETTAR İSMİ KUSURATIN BULUNMAMASINI İKTİZA ETTİKLERİ GİBİ, CEMİL İSMİ DE ÇİRKİNLİĞİ GÖRMEK İSTEMEZ. LATİF, KERİM, HAKİM, RAHİM GİBİ ESMA-İ CEMALİYE VE KEMALİYE İSE MELAİKE VE RUHANİ VE CİN VE İNSİN NAZARINDA GÜZELLİKLERİNİ MEVCUDATIN GÜZEL VAZİYETLERİYLE VE HÜSN-Ü EDEPLERİYLE GÖSTERMEK İSTERLER. İŞTE SÜNNET-İ SENİYEDEKİ ADAP BU ULVİ ADABIN İŞARETİDİR VE DÜSTURLARIDIR, NÜMUNELERİDİR.” (Lemalar, 61) Bütün kainat Allah’ın isimleri ile Mutlak Güzel için, Güzeller Güzeli için, Güzel insanlar için çalışırlar. Okyanuslar gibi bir yorum düzeni ve incelik işte Bediüzzaman’ın kerametleri bunlar. Kelimelerin kerameti.
“Yalnız seccademin yününde şefkat” diyor mazlum Necip Fazıl.
“Beni kimsecikler okşamaz zaten
Beni sen, sen öp seccadem”
diyor ona sığınıyor. Devrin tağutlarından.
Güzellik insanın kendine dikkat çekmesi için yapılır, güzeller ayna karşısında ne zaman daha güzel oldum diye saatlerce durur, tam güzeli bulduğunda kendini sevdiğine arzeder. Aynen onun gibi Allah da o güzelliklerin mutlak kaynağı, bizim hizmetimize verdiği her şeyi güzel olarak bize sunuyor ve manen diyor ki; “bunlar benim misafirlerim, nasıl misafir gelecek ev güzel hazırlanırsa bizim evimizde her daim güzeldir”.
“Her nereye baksam dopdolusun
Seni nere koyam benden içeri”
diyen Yunus’umuz bu ilahi sarhoşluğun şaşkınlığını yaşar.
Kendisi güzellikleri bize arzettiği gibi, bizim de başkalarına ve Rabbimize güzel görünmemizi istiyor.
“Mahlukatını ve ibadını sair zişuurlara güzel göstermek istiyor” (Lemalar, 61) Alemi güzel yaratan, çirkinlikleri güzelliğini bozmaması için örten, nimetlerini süslendiren, elbette onların arasında dolaşan mahluku insanı hem kendi güzel görmek isteyecek, hem onların başkalarına güzel görünmesini isteyecektir. İşte Güzeller güzeli olan Habibullah burada devreye giriyor. Sünnete uymakla peygamberin yaşadığı gibi yaşamakla onun tavır ve davranışlarını ölçü almakla biz alemdeki yukardan aşağıya güzellikleri tamamlamış oluyoruz.
“Öyle de mahlukatını ve ibadını sair zişuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri Cemil ve Müzeyyin ve Latif ve Hakim gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edep oluyor. İşte Sünnet-i Seniyyedeki e d e b o Sani-i Zülcelal’in esmalarının hudutları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.” (Lemalar, 61) Cemil, Müzeyyin, Latif ve Hakim isimler de Esma-i Cemaliye’dendir. Yani bunlar birbirini tamamlayan güzellik tasarımcılarıdır. Cemil güzelleştiren, Müzeyyin süsleyen, Latif, çok hoş ve ürkek bir güzellik, Hakim ise meyvedar duruş ve vaziyetler.
Şimdi bak Şu Üstada nasıl Esma-i Cemaliyeyi birbiri arkasından varlık ve insana dönük yorumluyor. “SANİ-İ ZÜLCELAL’İN ÇOK ESMASI VAR, HER BİR İSMİN AYRI BİR CİLVESİ VAR. MESELA GAFFAR İSMİ GÜNAHLARIN VÜCUDUNU VE SETTAR İSMİ KUSURATIN BULUNMAMASINI İKTİZA ETTİKLERİ GİBİ, CEMİL İSMİ DE ÇİRKİNLİĞİ GÖRMEK İSTEMEZ. LATİF, KERİM, HAKİM, RAHİM GİBİ ESMA-İ CEMALİYE VE KEMALİYE İSE MELAİKE VE RUHANİ VE CİN VE İNSİN NAZARINDA GÜZELLİKLERİNİ MEVCUDATIN GÜZEL VAZİYETLERİYLE VE HÜSN-Ü EDEPLERİYLE GÖSTERMEK İSTERLER. İŞTE SÜNNET-İ SENİYEDEKİ ADAP BU ULVİ ADABIN İŞARETİDİR VE DÜSTURLARIDIR, NÜMUNELERİDİR.” (Lemalar, 61) Bütün kainat Allah’ın isimleri ile Mutlak Güzel için, Güzeller Güzeli için, Güzel insanlar için çalışırlar. Okyanuslar gibi bir yorum düzeni ve incelik işte Bediüzzaman’ın kerametleri bunlar. Kelimelerin kerameti.





