Cumhuriyet ve Bediüzzaman 1
Cumhuriyet ve Bediüzzaman 2
Cumhuriyet özü itibariyle mükemmeldir, bütünüyle olması gerekendir. Cumhuriyet düşüncesi kosmosun denge ve armonilerinin yansıdığı ve bilgelik, cesaret ve ölçülülük ve adaletin örnek bir statüye sahip olduğu özel bir alana denk düşer. Cumhuriyet terimi tarih içinde manaca en ince ve hassas terimlerden biridir.Cumhuriyet Grek ve Roma antikitesinden doğmuştur. Ülkemizde oluşan kanon bu yoldadır. Platon, Çiçero, Aziz Augustinus, Roger Bacon, Tomasso, Maksyavel, Ruso, Bodin, Hobbes, Locke, Ruso, Harrikton, Kant, Montesquieu, ve daha birçokları cumhuriyet üzerinde farklı düşünceler öne sürmüşlerdir. Ama değişmeyen argüman cumhuriyetin batı özellikle eski Yunan ve Roma menşeli olmasıdır. Bediüzzaman cumhuriyet konusundaki fikirlerinde tamamen farklı düşünür. Dini Ceride’ye 1909 Mart’ında yazdığı yazıda mebuslara “cumhuriyet ve demokrat manasındaki meşrutiyet ve kanun-ı esasi denilen adalet ve meşveret ve kanunda cem-i kuvvet, Kur’an-ı Mukaddes’in düsturlarındandır. (Külliyat 2/1932) Bediüzzaman batı menşeli bir demokrasi fikrinde değildir.
Bu fikrini zulme uğradığı hapislere atıldığı ve daha sonra mahkemelerde savunma yaptığı dönemde de anlatır. “Hulefa-yı Raşidin her biri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıdık-ı Ekber Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i kiram’a elbette reis-i cumhur hükmünde idi.” (Külliyat 2/1216) Batı menşeli bir demokrasi ile bizim anlayışımızın bağdaşamayacını anlatır.
Batı dünyasının hukuk ve buna bağlı olarak cumhuriyetinin kaynağı eski Yunan ve Romadır. Bediüzzaman Yunan ve Roma’nın Hristiyanlıkla uzlaşamadığını, imtizaç edemediğini , bizim ise onlarla hiç imtizaç edemeyeceğimizi söylemek suretiyle yaşayışta da onların telakkisi olan cumhuriyette de uzlaşma sağlanamayacağına işaret eder. “Bir asıldan tevem, ikiz olarak neşet eden eski Roma ve Yunan iki dehaları, su ve yağ gibi mürur-ı asar medeniyet ve Hristiyanlığın temzicine şiddetle çalıştığı halde yeni istiklallerini muhafaza, adeta tenasuhla o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tevem ve esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa şeriatın ruhu olan nur-ı hidayet o muzlim, pis medeniyetin esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit mezc olunmaz bel olunmaz.” (Tarihçe s 133)
Bediüzzaman’ın Sakarya savaşından sonra Gazi’ye, Meclis’e gönderdiği , ve Mesnevi isimli eserinde yayınladığı mektupta yeni kurulacak cumhuriyete telkin ettiği düsturlarda da yine batı dünyası ile şarkın, Avrupa ile bizim aramızdaki dünya telakkisinin farkını öne sürer, bu yorumlar daha sonra Bediüzzaman’ın onlarla uzlaşmamasının nedenleridir.
Yeni dünya ve idarenin kaynağı akıl ve felsefedir, halbuki şarkı ayağı kaldıran din ve kalptir. Şarkın fıtratına uygun bir cereyan değildir. (Mesnevi 97) Buna delil olarak peygamberlerin doğuda filozofların ise batıda çıkmasını gösterir. Bediüzzaman mecliste gördüğü dine karşı lakaydlığı eleştirir. Dindar olan bir milleti temsil edenlerin dinde lakayd ve ihmalkar olması ondan doğan her şeyi idareyi, cumhuriyeti daha başka şeyleri bozacaktır(Mesnevi 97) Yeni yönetim tarzı ve yaşayış planı Avrupanın habis medeniyetinden bir bida cereyandır, İslam’ın sinesinde yer tutamaz. Bediüzzaman uygulamadaki cumhuriyeti eleştirirken sefahet-ı mutlaka dediği bu kayıtsızlık, ihmalkarlığın kaynağı budur. Hem sistem hem de uygulama bizim yaşayış ve din telakkimize uygun değildir. Burada Avrupa medeniyet-i sefihanesi , uygulamadaki cumhuriyet eleştirilerinde de sefahet-ı mutlaka der. Yakup Kadri Ankara ve panorama romanlarında bu israf, seciyesizlik, sefaheti eleştirir. Selahattin Enis çok daha natüralist tablolar çizerek yaşayışları eleştirir.
Bediüzzaman kaldırılmış olan hilafetin dini yansıtma sorumluluğunun meclisin üzerinde olduğunu bu görevi yapmadığı takdirde , toplumun ihtiyacını daha farklı şekillerde gidecereğini söyler, bu da kuvvetin bölüneceğini iyi sonuçlar vermeyeceğini belirtir, nitekim daha sonra öyle olmuştur. “Milletin hacat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse bilmecburiye mana-yı hilafeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve lafza verecek. O manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarikiyle olmayan böyle bir kuvvet inşikak-ı asaya sebebiyet verecektir.” (Mesnevi s 99) Bediüzzaman’ın takdir ettiği Milli mücadelecilerin kuracağı yönetim tarzının kaynakları ve uygulamaları ve bu şahısların yaşayış biçimlerindeki kayıtsızlıklardan dolayı onlarla uzlaşamamış ve “hissiyatıma uygun gelmedi” deyip ayrılması bu yüzdendir. O sadece cumhuriyet olmaya kanaat edemez, milletten kopuk bir yaşama biçiminin iyi sonuçlar vermeyeceğini söyler.
Kaldı ki batı için de böyledir. Cumhuriyetin halkın ihtiyaçlarını dikkate alması gerekir. Ta ilk cumhuriyet yorumcularından beri bu böyledir. “Çiçero’ya göre cumhuriyetin gerçekten çifte karakteri vardır. Çiçero bir yandan Platon’un Devlet’ini yeniden yazarken onun idealliğini Roma cumhuriyetinin gerçekliğiyle ilişkiye sokar. Cumhuriyetten imparatorluğa götüren dönemecin başladığı Roma tarihinin bir döneminde cumhuriyetci modeli sadece siyasal bir rejim modeli olarak düşünülebilir ve bu rejim ancak halkın ihtiyaçlarını dikkate alarak monarşi, aristokrasi ve demokraside en iyi özellikleri birleştirerek adil olabilecektir.” (Philippe Raynaud, Stephane Rials, Siyaset Felsefesi sözlüğü, s174) Bediüzzaman dine kayıtsız dini emirlere ihmalkar olan yöneticilerin halk nazarında müttehem olacağını söyler ve öyle de olur. Bu ihmaller halkın dini hassasiyetleri ile oynandığı, Ezana ve Kur’an’a kadar uzandığı dönemlerin yaşanması ile halktan kopuk bir yönetim ortaya çıktığını, bu ihmallerin Türk siyaset tarihindeki inişli çıkışlı istikrarsızlıklara neden olduğu da bir gerçektir. Menderes’in asılması, daha sonraki yönetimleri alaşağı eden dönemler hep teorik cumhuriyetin değil uygulamadaki cumhuriyetin halktan kopuk olmasının sonuçlarıdır. Bu halktan kopukluğu batıda cumhuriyet tarihinde de hissedenler olmuştur. Aquinolu Tomasso, cumhuriyetin teolojik-dini bir ufkunun olmasını söyler. (aynı eser s 174) Batının on üçüncü yuzyılda gördüğü bir gerçeği Bediüzzaman yirminci yüzyılın ortasında yeni yolu inşa edenlere hatırlatması çok anlamlıdır.
Bediüzzaman’ın laik cumhuriyetin özelliğini dinsize de dindara da eşit uzaklıkta durması gerektiğini belirtmesi yine cumhuriyetin esaslarında mevcuttur. “Halk egemenliğine denk düşen cumhuriyetci cumhuriyetin en belirgin özelliği laikliktir.” (Siyaset Felsefesi Sözlüğü, s 176) Nasıl ki hükümet-i cumhuriye dini dünyadan tefrik edip bitarafane kalmak prensibini kabul etmiş, dinsizlere dinsizlikleri ilişmediği gibi dindarlara da dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icabatındandır.” (Külliyat 2/2161) Doktor Duzi’nin Tarih-i İslam gibi muzır neşriyatının ortalarda dolaştığını ama kendine ve eserlerine hürriyet tanınmamasını cumhuriyete aykırı bulur.
Rousseau, Toplum Sözleşme’si eserinde cumhuriyet sözcüğünün hangi biçim altında olursa olsun yasalarla yönetilen her devlete uygulandığını düşünür. Yasa fikri ister yasallıkla ister meşrutiyetle açıklansın cumhuriyetin temel direğidir.” (aynı eser s 175) Bediüzzaman uygulamadaki cumhuriyetin yasalarını eleştirir ve onlara cebr-i keyfi küfri adını verir. Bu kanun dini yaşama , hatta ibadetlerini yapma hususunda çok büyük zulümlere uğrayan Bediüzzaman’a ve talebelerine uygulanmamıştır. Böylece Bediüzzaman dünyadaki uygulaması ile değil bizdeki uygulaması bu olan cumhuriyeti eleştirmiştir. Yoksa o kendini “Ben dindar bir cumhuriyetçiyim.” diye tavsif eder.
Kaynaklar
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı 1-2, Nesil Yayınları, İstanbul 2002
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi Nuriye, İstanbul 1978
Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, RNK, İstanbul 2007
Fikret Başkaya, Aydın Ördek,Ekonomik kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü,Özgür Üniversite İstanbul 2008
Himmet Uç, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hikaye ve Romanları, Ankara 2005
Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Roman, İstanbul 1975
Philippe Raynaud ve Stephane Rials, Siyaset Felsefesi Sözlüğü, İletişim, İstanbul 2003





