Bediüzzaman mutlak olarak peygamberlik kurumunu alemin yaratılmasına eşdeğer bir konumda yorumlamıştır. Mutlak peygamberliği kurum olarak izah etmiştir. Daha sonra özel olarak Peygamberimizi anlatmıştır. Onuncu Söz isimli risalede ikinci işarette özellikle mutlak anlamda peygamberliğin hakikatını anlatmıştır.
“Evet şöyle müzeyyen bir kainatın, öyle mukaddes bir Saniine böyle bir Resul-i Ekrem ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünki, Nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir, öyle de uluhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.” (Sözler 56) Güneşin ışığı olmazsa nasıl güneş görünemez ise peygamber ışığı olmazsa Allah da bilinemezdi. Nitekim peygamberlerin olmadığı dönemlerde insanlar her güçlü gördüğü şeye tapmış, ağaca, suya, ineğe, güneşe, hatta köpeğe ve kediye, putlara tapmış. Peygamber onların tapınılacak nesneler olmadığını anlatarak güneşin etrafını saran küfür bulutlarını dağıtmıştır. Eski Yunan da bir adam intihar eder, zorla kurtarılır ve neden intihar ettiği sorulur. O da “Dünyanın güzel bir saat gibi çalışıp mevsimleri birbiri arkasından getirdiğini, insanların büyüdüğünü, evrenin insanı yaşatmak için gayret ettiğini, insanın bütün tabiatı kendine hizmet ettirdiğini, ama bunların kim tarafından ve ne için yapıldığını, bizden perde arkasındaki büyük zihnin ne istediğini bilemedim, çözemedim ve intihar ettim” der. İşte sıradan bir düşünen noktasında peygamberin varlık zorunluluğu.
Hazreti Ömer çocukken muvahhid bir zat vefat döşeğinde konuşur. “Eğer birgün bir insan çıkagelir bu evrenin muammasını çözer, si ze ne olduğununuzu, bu evrenin düzenli çalışmasının gayelerini anlatırsa hiç kem küm etmeden onu dinleyin ve ne diyorsa onu yapın, ey ismini bilemediğim ve benden ne istediğin sarih olarak çözemediğim yaratıcı senin ne olduğunu bizden ne istediğini ve bu koca saat dünyayı niçin yarattığını bilseydim başımı yere koyup sana kıyamete kadar secdede dururdum” İşte peygamberin varlık zorunluluğu insan zihni ve evrenin esrarı noktasından.
Bu dünya güzel olarak yaratılmış estetiğin bütün kural ve kuramlarına göre her şey inceden inceye düşünülmüş, bir üzüm tanesinin tasarımından semanın tasarımına göre hepsi bir evvelki tasarım gözünün çizimi ilebize sunumuş, güzel kainat bize takdim edilmiş. Bütün bu güzelliklerin neden bize hizmet ettiği bizden ne istendiğini bir Resul Allah ile bizim aramızdaki münasebetleri dokuyarak bize anlatmış.Eflatun ve Sokrat bu büyük külli aklı bilmişler ama bizden ne istediğin konusunda teklif konusunda bir şey söyleyememişler.
David Hume büyük İngiliz filozofu Allah’ı çıplak akılla anlatır. “Görünmez bir zeki erkin var olduğunu kanıtlama yoluyla öğrenen bir kimse mutlaka doğal nesnelerin hayranlık uyandırıcı düzeninden hareketle akıl yürütmüş ve dünyanın her şeyin ilk nedeni olan O kutsal varlığın eseri olduğunu düşünmüş olması gerekir” (David Hume, Din Üstüne s 57) Ey peygambere sataşanlar aydın geçinenler işte Bediüzzaman ve Davit Hume’nin tespitleri ne ondan haberiniz ne bundan haberiniz yok, aydın geçinen karanlık kafalar, sırtınızı koltuğa dayayın mutlu görünün. Ey Türk aydınları bu adamı okuyun yok böyle bir adam, ama bir türlü siyaset ve milliyet konularını arkasına geçip de bu büyük adamı okumuyoruz.
Bir yazar peygamberlik kurumunu varlık için gerekli olduğunu anlamamışsa ona hangi mukaddes metni getirseniz yine inanmaz. Bu yüzden Bediüzzaman bir çok ulumu şetta kitabından bahsetmez, o mutlak manada peygamberliği hasta akla ve mantığı karşı savunur. Bu ü üncü işaret bu yüzden yüzlerce kitapdan daha aklidir ve asrın idrakine göredir. Bediüzzaman peygamberliği savunurken başka şeylere naslara girmez, çıplak akla hitap eder.
“Hem hiç mümkün müdür ki nihayet kemalde olan bir cemal, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin”(Sözler 56)Evrendeki güzelliklerin daha güzeli yoktur, hepsi kendi işinde en ideal güzellikte ve fonksiyonda yaratılmıştır. Hem simetrisi, hem faydası, hem biçimi, hem insanlar için ürettikleri , kokusu , görüntüsü ile her şey güzeldir. Bu kadar birbiri i çinde güzelliklerin ne manaya geldiği biri tarafından tarif edilmelidir. Varlıklar hem tek tek güzeldir hem de birlikte tevhidi ve armonik güzeldir. Ayet ül Kübra ve Münacatta semavattaki ve yerdeki canlıların hem ferdi hem de birlikte güzellikleri anlatılır. Şimdi bütün bu güzelliklerle kendine dikkati çekmek isteyen bir ilahın, bu güzelliklerle insandan neler istediğini anlatması için bir aracı lazımdır o da tarif edici olan hz Peygamber ve peygamberlerdir.
“Hem mümkün olur mu ki gayet cemalde bir kemal-i sanat onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellal vasıtasıyla teşhir istemesin?” (Sözler 56) Dünyadaki her şey sanat eseridir, hem de daha ideali olmayan sanat eserleri . Sanat eserlerine dikkat çekmek isteyen sanattan anlamalıdır, Peygamberler gelmeden önce güzellikler kendi başlarına hiçbir şeye nisbet edilmeden ne güzel diye tarif edilmiştir, ama peygamberimiz ve peygamberler varlıkların güzellikleri kendilerine değil bir perde arkasındaki mutlak güzellikten yansıdığını söylemişler ve güzeli bir özneye bağlamışlardır. Bu yüzden alemdeki güzelliklerin anlamlarına dikkat çeken ancak peygamberlerdir, yani onlar sanattan anlayan insanlardır, insanlara evrenin sanatını anlatırlar.
“Hem hiç mümkün olur mu ki bir Rububiyet-i ammenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüziyat tabakatında vahdaniyet ve samedaniyetini zülcenaheyn bir mebus vasıtasıyla ilanını istemesin! Yani O Zat ubudiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergah-ı ilahiye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergah-ı ilahinin kesret tabakatına memurudur.” ( Sözler 56)
Bütün varlıklar yaratıldıktan sonra ölünceye kadar bir denetim altında biçim, renk, koku, fonksiyonelliklerini devam ettiren Allah’ın terbiye faaliyeti içindedirler. Hem tek tek hem birlikte. Şimdi bütün varlıkları terbiye eden ve onlardan en ideal sonuçları alan Allah, onlar üzerindeki yönetme ve yaşatma hakkına sahip olduğu gibi onlardan isteklerini de onlara ifade etmelidir. En idrakli varlık olan insana bütün varlıkları hizmet ettiren elbette ondan bir takım isteklerde bulunacaktır, bu istekleri temsil edecek ve insana tebliğ edecek biri olmalıdır, yoksa insanlar sadece onun varlığını bilir ama onun ne istediğin bilemez. Ayrıca o halkın yanında Hakkı temsil eden peygamberin insanların da isteklerini Allah’a söylemesi ve iletmesi gerekecektir. Yağmurla onlara rahmet isteğini ileten onların da bunun karşısında nasıl tavır alması lazım geldiğini teklif, ubudiyet isteklerini onlara anlatacaktır, bütün bunlar akli bir şekilde peygamberin hem insanlara hem de Allah’a gerekli olduğunu bir iki yönlü buluşma öznesi olduğunu gösterir. Peygamber yukardan elçi aşağıdan ise memurdur.
“Hem mümkün olur mu ki bu kainatı bütün esmasının kemalatını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garip ve ince sanatlarla süslenmiş bir bir saraya benzetsin de rehber bir muallim tayin etmesin?” (Sözler 56) Bu kainat mahlukatla ondan ötesi sanatlı varlıklarla yani masnuatla doludur. Bunları sanat eseri yapan Allah’ın güzel isimleridir, renk, biçim, koku, vazife için Allah gerekli esmalarını kullanır ve onları güzelleştirir. Böyle güzelleştiren ve süsleyen tezyin eden bir Allah güzelliği , süsü seyretmeye gelen insanlara bu güzel sarayı tarif etmesin, tarifi yapacak olan bir peygamberdir. Bir müzedeki bir resim galerisindeki, güzellikleri nasıl uzmanı seyircilere tarif eder, onlara karşı nasıl tutum alınmasını söylerse aynen öyle de bu güzel eserlerle donanmış kainat sarayını galerisini seyre gelen insanları tarif edecek ve ilahi seyrin tarzını belirleyecek bir peygamber gereklidir. Rehber muallim bilen ve gösteren biridir. Pagan dönemlerde bütün güzellikler karşısında insanlar kendine göre davranmışlardır, her güzelliğe tapmış her azametten korkmuştur, Peygamber bütün güzellikleri bir mutlak güzele bağlamış , bütün azametleri bir azamet sahibine bağlamış ve hayranlık ve ibadeti emretmiştir. Bunlar ancak onların varlığı ile olur.
“Hem hiç mümkün olur mi ki bu kainatın sahibi şu kainatın tahavvülatındaki maksat ve gaye ne olacağını müşir tılsım-ı muğlakını hem mevcudatın Nereden? Nereye Necisin? üç sual-ı müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın” (Sözler 56) Kainat değişim ile değişir yeni boyutlar kazanır veya boyutlarını kaybeder. Değişimin ne anlama geldiğini bilim anlatır, din anlatır ve felsefe anlatır. Kainatta mevsimlerin değişmesi, havanın değişmesi, gece gündüzün değişmesi, ölümün hayata hayatın ölüme değişmesi, sıcağın soğuğa değişmesi velhasıl bütün değişimlerin bilimsel izahları yanında ilahi izahları vardır, mevsimler değişir coğrafi bir realite ama niçin insanın hayatı için değişir, insan hayatını mev simlerle orantılı ve armonik ve ahenkli birleştiren Allah’tır bilim bunun nedenini , din ve peygamberler bunun niçin olduğun anlatırlar. İnsan ve varlıkların nereden buraya mükemmel şekilde geldiğini burada ne yapmak istediklerini, buradan nereye gideceklerini insan en mükemmel olduğu halde bilmediği için bir büyük aracı yani peygamber bunları cevaplayabilir. Buradan nereden ve nereye , necisin felsefenin dinin ve mitolojinin ve bilimin çıkmazıdır, ancak Peygamberler rahatlatıcı cevapları vermiştir.
“Hem hiç mümkün olur mu ki bu güzel masnuat ile kendini zişuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sani-i Zülcelal onun mukabilinde zişuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?” (Sözler s56) Güzel sanatlar, güzel masnuat kendini tanıttırmak isteyen birini ifade eder, ayrıca güzelik sevdirmek içindir, bir insan güzel giyinenek süslenerek sevgi uyandırmak ister, evren de güzeldir, bu güzellikler bir güzellik talebidir. Güzelleştiren o güzelliğin nedeni olan soyut güzelliği insanın hizmetine verilen güzel nesneler ile insanın da güzel davranmasını, güzellik talebi ile güzel şeyler istemesini gerektirir. Evren yaratılıp, süslenim insanın dikkatini ve ona karşı tavrını gerekli kılar, ama bu tavırları bize tarif edecek olan bir aracı yani peygamberdir.
Bunlardan bir kısmını açtım aslında işaret bir kitap olacak genişliktedir, Peygamberimiz ve peygamberlerin hayatı ile daha elle tutulur hale getirilebilir. Bütün bunlar için Bediüzzaman “ Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki her biri bir bürhan-ı katidir ki Uluhiyet Risaletsiz olamaz.” (Sözler 56) Allah için peygamber vereklidir. Yoksa gizli bir hazine bilinmez olacaktı. Bütün bu vazifeleri en iyi şekilde yapan Resulullahtır. Bediüzzaman asrın hastalığın bildiği için aklı tatmin edici hakikatler öne sürer. Mutlak manada peygamberliği başka yerlerde de anlatır ama burada derli topludur.
Mucizat-ı Ahmediyenin, Birinci Nükteli İşaret’i de yine peygamberin varlığını başka bir akli yönden izah eder. “Şu kainatın sahib ve mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyorve her şeyi bilerek görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor. Madem yapan bilir elbette bilen konuşur. Madem konuşacak elbette zişuur ve zifikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zifikirle konuşacak elbette şişuurun içinde en cemiyetli ve şuuru külli olan insan nevi ile konuşacaktır. Madem insan nevi ile konuşacaktır elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacaktır, elbette dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek istidada ve en ali ahlakta ve nevi beşerin humsu, beşte biri O’na iktida etmiş ve nısf-ı arz O’nun hükmün-ı manevisi altına girmiş ve istikbal O’nun getirdiği nurun vasıtasiyla bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin nurani kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih vemuhabbet etmiş olan Mahummed Aleyhisselatü vesselam ile konuşacak ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.” (Mektubat 92) Büyük bir cami ve sarayı, sanat galerisini yapan elbette maksatlarını konuşacak ve izah edecektir. Ama anlayan kişilerle konuşacaktır, temsil etmek sıradan insanlarla olmaz, tems il edecek keyfiyete sahip olanlarla konuşacaktır. Bir öğretmen sınıfta en ideal olan öğrenciyi kendine temsilci seçer öğrencilerle arasındaki münasebeti ikili olarak onunla sağlar. Peyganberler de en ideal insanlardır ve en ideal temsil özelliklerine sahiptirler, Peygamberimiz peygamber oluncaya kadar en ideal özellikler ile donandıktan sonra görevi almıştır. Bu yüzden yaratmak, konuşmak ve en iyi temsil edilenle konuşmak da bir başka yönden peygamberlerin gereğidir.
Bediüzzaman olaylara hastalanmış aklın ve muhakemenin tedavisi ile yaklaşır. Her şeyin geleneksel tarif ve talimini değil hakikatını anlatmak yolu zaten onun yoludur.
“Evet şöyle müzeyyen bir kainatın, öyle mukaddes bir Saniine böyle bir Resul-i Ekrem ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünki, Nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir, öyle de uluhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.” (Sözler 56) Güneşin ışığı olmazsa nasıl güneş görünemez ise peygamber ışığı olmazsa Allah da bilinemezdi. Nitekim peygamberlerin olmadığı dönemlerde insanlar her güçlü gördüğü şeye tapmış, ağaca, suya, ineğe, güneşe, hatta köpeğe ve kediye, putlara tapmış. Peygamber onların tapınılacak nesneler olmadığını anlatarak güneşin etrafını saran küfür bulutlarını dağıtmıştır. Eski Yunan da bir adam intihar eder, zorla kurtarılır ve neden intihar ettiği sorulur. O da “Dünyanın güzel bir saat gibi çalışıp mevsimleri birbiri arkasından getirdiğini, insanların büyüdüğünü, evrenin insanı yaşatmak için gayret ettiğini, insanın bütün tabiatı kendine hizmet ettirdiğini, ama bunların kim tarafından ve ne için yapıldığını, bizden perde arkasındaki büyük zihnin ne istediğini bilemedim, çözemedim ve intihar ettim” der. İşte sıradan bir düşünen noktasında peygamberin varlık zorunluluğu.
Hazreti Ömer çocukken muvahhid bir zat vefat döşeğinde konuşur. “Eğer birgün bir insan çıkagelir bu evrenin muammasını çözer, si ze ne olduğununuzu, bu evrenin düzenli çalışmasının gayelerini anlatırsa hiç kem küm etmeden onu dinleyin ve ne diyorsa onu yapın, ey ismini bilemediğim ve benden ne istediğin sarih olarak çözemediğim yaratıcı senin ne olduğunu bizden ne istediğini ve bu koca saat dünyayı niçin yarattığını bilseydim başımı yere koyup sana kıyamete kadar secdede dururdum” İşte peygamberin varlık zorunluluğu insan zihni ve evrenin esrarı noktasından.
Bu dünya güzel olarak yaratılmış estetiğin bütün kural ve kuramlarına göre her şey inceden inceye düşünülmüş, bir üzüm tanesinin tasarımından semanın tasarımına göre hepsi bir evvelki tasarım gözünün çizimi ilebize sunumuş, güzel kainat bize takdim edilmiş. Bütün bu güzelliklerin neden bize hizmet ettiği bizden ne istendiğini bir Resul Allah ile bizim aramızdaki münasebetleri dokuyarak bize anlatmış.Eflatun ve Sokrat bu büyük külli aklı bilmişler ama bizden ne istediğin konusunda teklif konusunda bir şey söyleyememişler.
David Hume büyük İngiliz filozofu Allah’ı çıplak akılla anlatır. “Görünmez bir zeki erkin var olduğunu kanıtlama yoluyla öğrenen bir kimse mutlaka doğal nesnelerin hayranlık uyandırıcı düzeninden hareketle akıl yürütmüş ve dünyanın her şeyin ilk nedeni olan O kutsal varlığın eseri olduğunu düşünmüş olması gerekir” (David Hume, Din Üstüne s 57) Ey peygambere sataşanlar aydın geçinenler işte Bediüzzaman ve Davit Hume’nin tespitleri ne ondan haberiniz ne bundan haberiniz yok, aydın geçinen karanlık kafalar, sırtınızı koltuğa dayayın mutlu görünün. Ey Türk aydınları bu adamı okuyun yok böyle bir adam, ama bir türlü siyaset ve milliyet konularını arkasına geçip de bu büyük adamı okumuyoruz.
Bir yazar peygamberlik kurumunu varlık için gerekli olduğunu anlamamışsa ona hangi mukaddes metni getirseniz yine inanmaz. Bu yüzden Bediüzzaman bir çok ulumu şetta kitabından bahsetmez, o mutlak manada peygamberliği hasta akla ve mantığı karşı savunur. Bu ü üncü işaret bu yüzden yüzlerce kitapdan daha aklidir ve asrın idrakine göredir. Bediüzzaman peygamberliği savunurken başka şeylere naslara girmez, çıplak akla hitap eder.
“Hem hiç mümkün müdür ki nihayet kemalde olan bir cemal, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin”(Sözler 56)Evrendeki güzelliklerin daha güzeli yoktur, hepsi kendi işinde en ideal güzellikte ve fonksiyonda yaratılmıştır. Hem simetrisi, hem faydası, hem biçimi, hem insanlar için ürettikleri , kokusu , görüntüsü ile her şey güzeldir. Bu kadar birbiri i çinde güzelliklerin ne manaya geldiği biri tarafından tarif edilmelidir. Varlıklar hem tek tek güzeldir hem de birlikte tevhidi ve armonik güzeldir. Ayet ül Kübra ve Münacatta semavattaki ve yerdeki canlıların hem ferdi hem de birlikte güzellikleri anlatılır. Şimdi bütün bu güzelliklerle kendine dikkati çekmek isteyen bir ilahın, bu güzelliklerle insandan neler istediğini anlatması için bir aracı lazımdır o da tarif edici olan hz Peygamber ve peygamberlerdir.
“Hem mümkün olur mu ki gayet cemalde bir kemal-i sanat onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellal vasıtasıyla teşhir istemesin?” (Sözler 56) Dünyadaki her şey sanat eseridir, hem de daha ideali olmayan sanat eserleri . Sanat eserlerine dikkat çekmek isteyen sanattan anlamalıdır, Peygamberler gelmeden önce güzellikler kendi başlarına hiçbir şeye nisbet edilmeden ne güzel diye tarif edilmiştir, ama peygamberimiz ve peygamberler varlıkların güzellikleri kendilerine değil bir perde arkasındaki mutlak güzellikten yansıdığını söylemişler ve güzeli bir özneye bağlamışlardır. Bu yüzden alemdeki güzelliklerin anlamlarına dikkat çeken ancak peygamberlerdir, yani onlar sanattan anlayan insanlardır, insanlara evrenin sanatını anlatırlar.
“Hem hiç mümkün olur mu ki bir Rububiyet-i ammenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüziyat tabakatında vahdaniyet ve samedaniyetini zülcenaheyn bir mebus vasıtasıyla ilanını istemesin! Yani O Zat ubudiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergah-ı ilahiye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergah-ı ilahinin kesret tabakatına memurudur.” ( Sözler 56)
Bütün varlıklar yaratıldıktan sonra ölünceye kadar bir denetim altında biçim, renk, koku, fonksiyonelliklerini devam ettiren Allah’ın terbiye faaliyeti içindedirler. Hem tek tek hem birlikte. Şimdi bütün varlıkları terbiye eden ve onlardan en ideal sonuçları alan Allah, onlar üzerindeki yönetme ve yaşatma hakkına sahip olduğu gibi onlardan isteklerini de onlara ifade etmelidir. En idrakli varlık olan insana bütün varlıkları hizmet ettiren elbette ondan bir takım isteklerde bulunacaktır, bu istekleri temsil edecek ve insana tebliğ edecek biri olmalıdır, yoksa insanlar sadece onun varlığını bilir ama onun ne istediğin bilemez. Ayrıca o halkın yanında Hakkı temsil eden peygamberin insanların da isteklerini Allah’a söylemesi ve iletmesi gerekecektir. Yağmurla onlara rahmet isteğini ileten onların da bunun karşısında nasıl tavır alması lazım geldiğini teklif, ubudiyet isteklerini onlara anlatacaktır, bütün bunlar akli bir şekilde peygamberin hem insanlara hem de Allah’a gerekli olduğunu bir iki yönlü buluşma öznesi olduğunu gösterir. Peygamber yukardan elçi aşağıdan ise memurdur.
“Hem mümkün olur mu ki bu kainatı bütün esmasının kemalatını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garip ve ince sanatlarla süslenmiş bir bir saraya benzetsin de rehber bir muallim tayin etmesin?” (Sözler 56) Bu kainat mahlukatla ondan ötesi sanatlı varlıklarla yani masnuatla doludur. Bunları sanat eseri yapan Allah’ın güzel isimleridir, renk, biçim, koku, vazife için Allah gerekli esmalarını kullanır ve onları güzelleştirir. Böyle güzelleştiren ve süsleyen tezyin eden bir Allah güzelliği , süsü seyretmeye gelen insanlara bu güzel sarayı tarif etmesin, tarifi yapacak olan bir peygamberdir. Bir müzedeki bir resim galerisindeki, güzellikleri nasıl uzmanı seyircilere tarif eder, onlara karşı nasıl tutum alınmasını söylerse aynen öyle de bu güzel eserlerle donanmış kainat sarayını galerisini seyre gelen insanları tarif edecek ve ilahi seyrin tarzını belirleyecek bir peygamber gereklidir. Rehber muallim bilen ve gösteren biridir. Pagan dönemlerde bütün güzellikler karşısında insanlar kendine göre davranmışlardır, her güzelliğe tapmış her azametten korkmuştur, Peygamber bütün güzellikleri bir mutlak güzele bağlamış , bütün azametleri bir azamet sahibine bağlamış ve hayranlık ve ibadeti emretmiştir. Bunlar ancak onların varlığı ile olur.
“Hem hiç mümkün olur mi ki bu kainatın sahibi şu kainatın tahavvülatındaki maksat ve gaye ne olacağını müşir tılsım-ı muğlakını hem mevcudatın Nereden? Nereye Necisin? üç sual-ı müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın” (Sözler 56) Kainat değişim ile değişir yeni boyutlar kazanır veya boyutlarını kaybeder. Değişimin ne anlama geldiğini bilim anlatır, din anlatır ve felsefe anlatır. Kainatta mevsimlerin değişmesi, havanın değişmesi, gece gündüzün değişmesi, ölümün hayata hayatın ölüme değişmesi, sıcağın soğuğa değişmesi velhasıl bütün değişimlerin bilimsel izahları yanında ilahi izahları vardır, mevsimler değişir coğrafi bir realite ama niçin insanın hayatı için değişir, insan hayatını mev simlerle orantılı ve armonik ve ahenkli birleştiren Allah’tır bilim bunun nedenini , din ve peygamberler bunun niçin olduğun anlatırlar. İnsan ve varlıkların nereden buraya mükemmel şekilde geldiğini burada ne yapmak istediklerini, buradan nereye gideceklerini insan en mükemmel olduğu halde bilmediği için bir büyük aracı yani peygamber bunları cevaplayabilir. Buradan nereden ve nereye , necisin felsefenin dinin ve mitolojinin ve bilimin çıkmazıdır, ancak Peygamberler rahatlatıcı cevapları vermiştir.
“Hem hiç mümkün olur mu ki bu güzel masnuat ile kendini zişuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sani-i Zülcelal onun mukabilinde zişuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?” (Sözler s56) Güzel sanatlar, güzel masnuat kendini tanıttırmak isteyen birini ifade eder, ayrıca güzelik sevdirmek içindir, bir insan güzel giyinenek süslenerek sevgi uyandırmak ister, evren de güzeldir, bu güzellikler bir güzellik talebidir. Güzelleştiren o güzelliğin nedeni olan soyut güzelliği insanın hizmetine verilen güzel nesneler ile insanın da güzel davranmasını, güzellik talebi ile güzel şeyler istemesini gerektirir. Evren yaratılıp, süslenim insanın dikkatini ve ona karşı tavrını gerekli kılar, ama bu tavırları bize tarif edecek olan bir aracı yani peygamberdir.
Bunlardan bir kısmını açtım aslında işaret bir kitap olacak genişliktedir, Peygamberimiz ve peygamberlerin hayatı ile daha elle tutulur hale getirilebilir. Bütün bunlar için Bediüzzaman “ Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki her biri bir bürhan-ı katidir ki Uluhiyet Risaletsiz olamaz.” (Sözler 56) Allah için peygamber vereklidir. Yoksa gizli bir hazine bilinmez olacaktı. Bütün bu vazifeleri en iyi şekilde yapan Resulullahtır. Bediüzzaman asrın hastalığın bildiği için aklı tatmin edici hakikatler öne sürer. Mutlak manada peygamberliği başka yerlerde de anlatır ama burada derli topludur.
Mucizat-ı Ahmediyenin, Birinci Nükteli İşaret’i de yine peygamberin varlığını başka bir akli yönden izah eder. “Şu kainatın sahib ve mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyorve her şeyi bilerek görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor. Madem yapan bilir elbette bilen konuşur. Madem konuşacak elbette zişuur ve zifikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zifikirle konuşacak elbette şişuurun içinde en cemiyetli ve şuuru külli olan insan nevi ile konuşacaktır. Madem insan nevi ile konuşacaktır elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacaktır, elbette dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek istidada ve en ali ahlakta ve nevi beşerin humsu, beşte biri O’na iktida etmiş ve nısf-ı arz O’nun hükmün-ı manevisi altına girmiş ve istikbal O’nun getirdiği nurun vasıtasiyla bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin nurani kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih vemuhabbet etmiş olan Mahummed Aleyhisselatü vesselam ile konuşacak ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.” (Mektubat 92) Büyük bir cami ve sarayı, sanat galerisini yapan elbette maksatlarını konuşacak ve izah edecektir. Ama anlayan kişilerle konuşacaktır, temsil etmek sıradan insanlarla olmaz, tems il edecek keyfiyete sahip olanlarla konuşacaktır. Bir öğretmen sınıfta en ideal olan öğrenciyi kendine temsilci seçer öğrencilerle arasındaki münasebeti ikili olarak onunla sağlar. Peyganberler de en ideal insanlardır ve en ideal temsil özelliklerine sahiptirler, Peygamberimiz peygamber oluncaya kadar en ideal özellikler ile donandıktan sonra görevi almıştır. Bu yüzden yaratmak, konuşmak ve en iyi temsil edilenle konuşmak da bir başka yönden peygamberlerin gereğidir.
Bediüzzaman olaylara hastalanmış aklın ve muhakemenin tedavisi ile yaklaşır. Her şeyin geleneksel tarif ve talimini değil hakikatını anlatmak yolu zaten onun yoludur.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.