Allah’ın icraatını insanın beş duyusuna açmasının Bediüzzaman’ın tevhid eğitiminde çok yönlü bir dağılımı vardır. Tanıttırmanın yanında göstermek de önemli bir icraattır. Allah atom zerratını kullanarak insanlara yeni yeni kainatlar gösterir: “Şu zemin yüzündeki tarlasında, zerratı hizmetle tahrik ederek intizam dairesinde tavzif edip, her asırda her fasılda, her ayda, belki her günde belki her saatte mucizat-ı kudretinden yeni yeni birer kainat gösterir.” (Sözler, 598) Yer yüzü onun bir gösteri merkezi gibidir, orada sürekli aktörleri olan zerreleri, atomları değiştirerek yeni yeni gösteriler ortaya koyar.
İsimlerinin tecellilerinin nakışlarını göstererek, mahdud ve sınırlı bir sahnede, zeminde hadsiz nakışlar göstermektedir. Zemin sınırlı ama gösterilmesi gereken şeyler sürekli değişmektedir. Allah’ın gösterisinde süreklilik esastır: “Nihayetsiz tecelliyat-ı Esma-ı ilahiyenin nakışlarını göstermekle, o esmanın cilvelerini ifade için mahdud bir zeminde hadsiz nukuş göstermek, küçük bir sahifede nihayetsiz manileri ifade edecek olan hadsiz ayatları yazmak için Nakkaş-ı Ezeli zerratı, kemal-i hikmetle tahrik edip kemal-i intizamla tavzif etmiştir.” (Sözler, 598) Elbette bu gösterinin iki seyircisi vardır, biri kendi sanatını gören Allah, diğeri de insandır. Allah hem kendi sanatını görür, insan da Allah’ın sanatını görür, Allah ikinci bir yön olarak kendi sanatı karşısında insanın nasıl bir tavır aldığını görür ve kaydeder, değerlendirir. Tıpkı bir rejisörün ürettiği sinemasını hem kendi gözü ile hem de seyircilerin seyrederken aldığı tacırlara göre değerlendirmesi gibi.
G ö s t e r i n i n ana teması cemal, kemal ve celalini göstermektir. Tanrısal sinema her an cereyan etmekte seyirciler ise kendilerine verilen algı araçları ile sinemayı yorumlamaktadırlar.
Kemalat yaptığı her şeyi en ideal yapması, cemal yaptığı her şeyden güzellikler göstermesi, celal ise insanı aşan azametli görüntüler demektir. Demek bu kainat sinemasında Allah kendi güzelliklerini, haşmetini ve yaptığı olgun eserlerini gösterir. Bu rolleri yapanlar da atom zerratıdır: “Nihayetsiz ilahi kemalatı ve hadsiz cemalinin cilveleri ve gayetsiz celalinin görüntülerini, sonsuz Rabbani tesbihatı şu dar ve mahdud zeminde ve sonlu ve az bir zamanda g ö s t e r m e k için zerratı tam bir düzenle hikmetle kudretiyle harekete geçirip tam bir intizamla vazifelendirerek, sınırlı bir zamanda, mahdud bir zeminde sonsuz sayılmaz tesbihat yaptırıyor. Sınırsız cemal tecellileri ve celal tecellileri ve kemal tecellilerini gösteriyor.” (Sözler, 599) Sonra da bu celal, cemal ve kemal görüntülerine seyircileri olan insanları çağırıyor bakın ve bu görüntülere tavırlarınızı koyun ve ibadet edin: "Namazın manası Cenab-ı Hakk’ı tesbih, tazim ve şükürdür. Yani Celaline karşı kavlen ve fiilen (dille ve davranışla) Subhanallah deyip takdis etmek.. Hem kemaline karşı lafzen ve amelen Allahuekber deyip tazim etmek.. Hem cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillah deyip şükretmektir." (Sözler, 44)
Akılsız feylesoflar bu gösteriyi bir oyun olarak değerlendirmişler ve kötü bir kanaat ortaya koymuşlardır: “Beş bin hikmetle tahrik olunan zerratın tahavvülatını o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatta biri enfüsi, diğeri afaki iki harekat-ı cezbekaranede zikir ve tesbih-i ilahi ile Mevlevi gibi zikreden ve deverana kalkan o zerreleri kendi kendine sersem gibi dönüp oynuyorlar zu’metmişler. İşte bundan anlaşılıyor ki, onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri hikmetsizliktir.” (Sözler, 599) O akılsız feylesofların başında atom konusunu doktora tezi olarak yapan Marks ve bunu ilk ortaya atan Demokritos gelmektedir. Sonuncusu milattan önce beş yüzlerde, ikincisi ise bu doktora tezini ondokozuncu yüzyılda Almanya’da bir üniversitede yapmıştır. Bu yüzden papazların baskısı ile üniversiteden atılmıştır.
Namaz celal, cemal ve kemal tecellilerinden doğduğu gibi, Miraç da bu büyük kelimelerin insanlara açılması için bir seyahattir: "Aynen öyle de, Nakkaş-ı Ezelî, şu kâinatı, kemâlâtını ve cemâlini ve hakàik-ı esmâsını göstermek için, öyle bir tarzda yazmıştır ki; bütün mevcudat, hadsiz cihetlerle nihayetsiz kemâlâtını ve esmâ ve sıfâtını bildirir, ifade eder. Elbette bir kitâbın mânâsı bilinmezse hiçe sukut eder. Bâhusus, böyle herbir harfi binler mânâyı tazammun eden bir kitap, sukut edemez ve ettirilmez. Öyle ise, o kitâbı yazan, elbette onu bildirecektir, her tâifenin istidadına göre, bir kısmını anlattıracaktır. Hem, umumunu en âmm nazarlı, en küllî şuurlu, en mümtaz istidadlı bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitâbın umumunu ve küllî hakàikını ders vermek için, gayet yüksek bir seyr ü sülûk ettirmek hikmeten lâzımdır. Yani, birinci sayfası olan tabakàt-ı kesretin en nihayetinden tut, tâ müntehâ sayfası olan daire-i ehadiyete kadar bir seyerân ettirmek lâzım geliyor. İşte şu temsil ile Mi’racın ulvî hikmetlerine bir derece bakabilirsin.” (Sözler, 528) Celal, kemal ve cemalden oluşan böyle bir kitabı insanların okuması gerekir, manaları, sırları bilmesi gerekir. Her varlık kendine göre bir okuma ve görme gerçekleştirecektir. Ama o manalar ise büyük bir öğretmene ders verilecek o da manaları diğer insanlara ders verecektir. İşte Mirac’ın yüksek hikmetleri de yine g ö s t e r m e k ama gösterinin manalarını insanlara ders vermek gerektiğindendir, o manaları en büyük gösterici ve tarif edici Resullullah yapacaktır: “Hem hiç mümkün olurmu ki nihayet derecede bir hüsn-i zati sahibi, cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini ayinelerde görmek ve göstermek istemesin.” (Sözler, 67) Demek Resulullah gösterinin anlamlarını anlatandır. Bu gösteri kelimesi bir mana okyanusudur, devam edeceğiz İnşaallah






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.