Bediüzzaman bu kelimeyi birçok yerde kullanmıştır, ama kullanımlar çok farklı anlamlara gelmiştir. Firavun Mısır’ın milattan önceki dönemde yöneticisi olan şahsa verilen isimdir. Kur’an’da Hz Musa’nın karşısında olan ve onun Tevhid dininin yayılmasını engellemeye çalışan bir şahıstır. Firavun, firavunluk, firavunlaşma, tefer’un etme gibi kelimeler hepsi bu kelimeden doğmuş ve farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmışlardır. Bediüzzaman kelimeleri lügatteki yerleri ile iktifa eden sıradan kullanımlar gerçekleştirmez, adeta kelimeler onun kullanımında kelime olmaktan çıkar, bir kelime tipolojisine göre biçimlenirler, kullanıldıklarında bir portre, bir tip hüviyeti kazanırlar. Onun kelimeler üzerindeki tasarrufunun felsefesini yapacak lingüistler olmalıdır. O Türkçe’yi bir felsefe lisanına, bir yorum lisanına getirmiş ve Türkçüler ve sadeleştirme cereyanını ileri sürenlerin yaptıkları yüzeyselliğin yerine dile değer katmış, dil ile şövenizm gerçekleştirmemiştir. Atatürk’ün yaptığı Güneş Dil Teorisi ile Bediüzzaman’ın Türkçe’ye getirdiği değer dilciler tarafından değerlendirilmelidir, kimin bu dile daha büyük değer kattığını ortaya koymalıdırlar.
Bediüzzaman inkarcı, nihilist ve ateist felsefeyi eleştirir, onun ötesinde onlarla alay eder. Genel anlamda felsefeye karşı değildir. “Risale-i Nur’un şiddetle tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir; belki muzır kısmınadır. Çünkü Felsefenin hayat-ı ictimaiye-i beşeriyeye ve ahlak ve kemalat-ı insaniyeye ve sanatın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’an’ın hikmetine hadimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.” (Asa-yı Musa, s. 6) Bu cümle onun önemli bir cümlesidir. Beşerin toplum hayatına hizmet eden felsefe kısmı vardır. Buna hayat-ı ictimaiye-ı beşeriye der, toplum hayatına hizmet eden felsefe ile Kur’an barışıktır, onu Kur’an ‘in hikmetine hizmetkar , hadim olarak görür, onunla Risale-i Nur kavga etmez, ona muarız değildir. Aynı şekilde s a n a t ı n terakkiyatına hizmet eden yani sanat felsefesi ile de dosttur, ona düşmanlık etmez. Çünkü Bediüzzaman da sanat felsefesi yapmıştır, hem de büyük batılı sanat felsefecilerinden daha geniş ve daha şumüllü. Üstelik Bediüzzaman beşeri ve ilahi sanat felsefesini birbirinden ayırmamış birlikte yapmıştır sanat felsefesini. Halbuki batılı filozoflar Kant, Dekart, Spinoza gibi filozoflar Allah ile az bağlantı kurarak sanat felsefesi yapmışlardır. Eserlerinde sanatla ilgili ve sanattan doğmuş iki bine yakın kelime kullanan bir yazar büyük bir sanat felsefecisidir, ama öğrencileri arasında sanat konusunda uzman yoktur, onlar parça okumalarla mutlu insanlardır. Ahlak ve kemalat-ı insaniyeye hizmet eden felsefe ile de Bediüzzaman ve Risale-i Nur dosttur. Şimdi Bediüzzaman ne kadar geniş bir perspektiften bakmıştır bu kelimeye. Sosyal hayat, sosyoloji, ahlak, sanat felsefesi, kemalat-ı insaniye bütün bunlardan bahseden felsefe ile Bediüzzaman’ın bir hesabı yok. Onları bilir ki bu sözü söylemiştir. Ya onun kavgalı olduğu hangi felsefedir?
“İkinci kısım felsefe ise dalalete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeğe vesile olduğu gibi sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalaleti netice verdiğinden ve sihir gibi harıkalarıyla Kur’an’ın mucizekar hakikatlarıyla muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve bürhanlı muvazenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor. Tokatlıyor.” (Asa-yı Musa, s. 6) Burada bir cümle daha kullanır Bediüzzaman; “müstakim menfaattar felsefeye ilişmiyor”. (aynı sahife) Demek felsefe istikametli olmayan ve olan olmak üzere iki sınıfa ayrılmış. Fakat Bediüzzaman hep bu ikinci kısım felsefeye vurduğu için Risale-i Nur’a hakim gözle bakamayan mevzi kalmış insanlar sanki Bediüzzaman felsefeye karşı imiş gibi bir tavır takınırlar ve yorumlar yaparlar. Bediüzzaman her şeyi tahlilden geçirir sonra eleştirir, mutlak karşıtlık onda ancak Uluhiyet ve Rububiyet, Risalet gibi büyük kavranlar ve hakikatlerin zıddına karşıdır.
“ Felsefenin hâlis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat, menfaati için en hasis şeye ibâdet eden bir firavun-u zelîldir; her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem, o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat, bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir; şeytan gibi şahısların bir menfaat-i hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem, o dinsiz şâkird, cebbâr bir mağrurdur. Fakat, kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için, zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfüruştur. Hem o şâkird, menfaatperest hodendiştir ki, gàye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini bâzı menfaat-i kavmiye içinde arayan, dessas bir hodgâmdır.
“Ammâ hikmet-i Kur’ân’ın hâlis tilmizi ise, bir abddir; fakat, âzam mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez; hem, Cennet gibi âzam menfaat olan bir şeyi, gàye-i ibâdet kabul etmez bir abd-i azîzdir. Hem, tilmiz-i mütevâzidir, selîm, halîmdir; fakat, Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde, ihtiyârıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem, fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir; fakat, onun Mâlik-i Kerîmi, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için, kavîdir. Hem, yalnız livechillâh, rızâ-i İlâhî için, fazîlet için amel eder, çalışır. İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvâzenesiyle anlaşılır.” (Sözler, s. 122)
İşte bu ikinci kısım felsefenin talebesi/tilmizi bir firavundur. Bediüzzaman onun nasıl firavun olduğunu tahlil eder. Burada anlatılan bir tiptir, bir insan tipidir. Bediüzzaman eserlerinde kavramları tipleştirir onlara elbise giydirir. Canlı kanlı hale getirir.
Burada firavunluk psikolojisini tahlil eder Bediüzzaman. Böyle bir adam menfaatlerine çok düşkündür, demek menfaatlere aşırı düşkünlük ve onlar uğruna kırıp geçirmek de firavunluk belirtisidir. Bir lezzet için nihayet alçalmayı kabul etmek de firavunluktur. Bediüzzaman manayı ötekileştirmez, insan benine yaklaştırır, insanın kendinin düşünmesini ister. Küçük menfaatleri için şeytan gibi şahısların ayağını öper. Menfaat için başkasının ayağını öper derecesinde alçalmak da firavunluktur. Lezzet ve menfaat, içinde firavunluğa giden bir yol var demektir. Nefis, batın ve fercin heveslerini tatmin onun gayesidir. Burada bütün arzular kastedilmiştir, yaşamı kendi bedenine hizmet olarak görmektir. Bunun da içinde herkesin hissesi vardır. Nefis, batın ve fercin insanın bütün zevklerini içine alan bir yapısı vardır, burada da yine sınırlar söz konusudur. Bugün insanlar ne olursa olsun menfaatlerinin savunucusu durumundadır. Menfaatleri yüzünden olmadık zulümler yapanlar sadece inanmayanlar değil, bilakis inananlar da bu tür şeyleri yapıyor. Öyle geniş tutulmuş ki o şahıs, menfaatperest, hodendiş, hevesatını tatmin, şahsi menfaat düşkünü, kavminin menfaatlerinin düşkünü, dessas, hodgam. Ben bu tarifteki kişilik özelliklerinin içinde kapanıp kaldım. Toplum yoksa yekpare felsefe şakirdi gibi mi olmuş? Kırk yıldır dindarlar içindeyiz, menfaatinin bir parçasından bile vazgeçen çok çok az insan gördüm. Peki bu iş nasıl olacak? Menfaat kelimesi bu bahsin ana kelimesi, menfaat kelimesi şeytani bir kelime. Ama insan bu kelime, bu demonik kelime ile nasıl baş edecek? Zor bir şey. Menfaatlerini temin eden ve onlara hassasiyet gösteren insanlar itibarlı insanlar olarak yorumlanıyor, menfaatlere dini bir istiğna ile yaklaşanlar zavallı ve aptal, aciz telakki ediliyor. Büyük elbisesi içindeki insanların nasıl menfaatleri için insanları harcadıklarını görüyoruz. Herkes başını elleri arasına alsın yukarıda tiplemesi yapılan iki insan portresinden hangisine daha yakın olduğunu kendi içinde kararlaştırsın. Uhrevi servet ile müstağni olmak ne kadar uzak bir ruh hali. Dünyevi servet ile insanlara göz ucu ile burun ucu ile bakmak ne kadar yaygın. Çok ince teemmül edilmesi gerekir.
Bediüzzaman firavun mizac insanları anlatmanın yanında filozofların bir kısmını firavunlara benzetir. Bu benzetmeyi şeytanı konuşturarak ileri sürer. “Feylesoflardan çok Firavunlar var, enâniyetlerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için, sana teslim-i silâh etmem." (Sözler, s. 176) Bediüzzaman burada filozofları tasnif etmiş anlaşılan, çünkü onlardan çok firavunlar olduğunu söylüyor. Firavun şeytanın telkinleri ile konuşmak demektir. Kendisi de felsefe ile çok meşgul olduğunu söyler. Aklının ve fikrinin yaralı olduğunu söyler. “Aklı, fikri, hikmet- i felsefiye ile bir derece yaralı idi; tedavi lazımdı.” Eski Said döneminde akli ve felsefi ilimlerle çok meşgul olmuştur. “ Kırk elli sene evvel Eski Said ziyade ulum-ı akliye ve felsefiyede hareket ettiği için …” (Mesnev-i Nuriye, s. 7)
Bediüzzaman eserlerinde bu nihilist, ateist ve natüralist filozofların portresini çizmiş, çeşitli yerlerde onlara dair özellikleri münakaşa etmiştir. İnsan benini kendi gibi Allah’tan bağımsız hale getirir, filozofların mesleği. Ene/benlik bazı tesirler altında firavunca bir yapı kazanır. Biri ü l f e t diğeri de m a d d i y a t a t e v a ğ ğ u l, bunların arkasından g a f l e t ve i n k a r gelir, bunları e n a n i y e t başına toplar. “Hem, meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş’um nazarı ile mânâ-i ismî cihetiyle baktığı için, güyâ buhar-misâl o ene temeyyü’ edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevaggul sebebiyle güyâ tasallûb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile, o enâniyet, tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffâfiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i insanın efkârıyla şişer; sonra sâir insanları, hattâ esbâbı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara-kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde-birer f i r a v u n l u k verir. İşte o vakit, Hàlık-ı Zülcelâlin evâmirine karşı mübâreze vaziyetini alır, ‘Menyühyil izame’ der, meydan okur gibi Kadîr-i Mutlakı acz ile ittiham eder. Hattâ, Hàlık-ı Zülcelâlin evsâfına müdâhale eder; işine gelmeyenleri ve nefs-i emmârenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder. Ezcümle: Felâsifenin bir tâifesi, Cenâb-ı Hakka ‘mûcib-i bizzat’ demişler, ihtiyârını nefyetmişler, ihtiyârını ispat eden bütün kâinatın nihayetsiz şehâdetlerini tekzib etmişler. Feyâ sübhânallah! Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcudât, taayyünâtlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mîzanlarıyla Sâniin ihtiyârını gösterdikleri halde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor!” (Sözler, s. 501) Felsefenin firavunca telkinleri ile insan firavunlaşır ve arkasından kendi bağımsızlığı yanında varlığın inşasında bir perde görevi yapan s e b e p leri bağımsızlaştırır, mıknatıs gibi firavunluk insanı, çevresini ve olayları Allah’tan koparır veya hakikatler kendinde tesir uyandırmaz hale gelir. Daha ötesi gaflet, bir ötesi inkar. Bunlar ötekileşmiş anlamlar değil hepimizin günlük hayatını dolduran durumlar ve davranış şekilleridir.
Bediüzzaman olağanüstü zulümlere maruz kalmıştır. Kendine zulmedenleri tasvir eder, harici kaynaklı olduklarını ifade eder. Onlara Yaşasın Cehennem der. “Avrupa’nın insaniyetperver maskesi altındaki vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o zâlimlerin görmeyen gözlerine sokulsun! Bu asırda yüz bin cihette ‘Yaşasın Cehennem’ dedirten mimsiz medeniyetperestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhaldir."
"Bu yakınlarda ehl-i ilhadın perde altında tecavüzleri gayet çirkin bir suret aldığından, çok bîçare ehl-i imana ettikleri zâlimâne ve dinsizcesine tecavüz nev’inden, hususî ve gayr-ı resmî, kendim tamir ettiğim bir mâbedimde bana ve hususî bir iki kardeşimle hususî ibadetime ve gizli ezan ve kametimize müdahale edildi. ‘Niçin Arabî kamet ediyorsunuz ve gizli ezan okuyorsunuz?’ denildi. Sükûtta sabrım tükendi. Kabil-i hitap olmayan öyle vicdansız alçaklara değil, belki milletin mukadderatıyla keyfî istibdatla oynayan bir kısım firavunmeşrep gizli komitenin başlarına derim ki: Ey ehl-i bid’a ve ilhad! Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların ve vahşî canavar çete reislerinin dahi bir usulü var, bir düstürla hükmeder. Siz hangi usulle bu acîp tecavüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz? Böyle hususî ibadette kanun olmaz." (Şualar, s. 380) O kendisine edilen zulmün aleti durumundaki zavallılara hitap etmez, onların arkasındaki şahısları hedef alır ve onlara “milletin mukadderatıyla oynayan bir kısım f i r a v u n m eş r e p g i z l i k o m i t e n i n b a ş l a r ı der. Napolyon “ Zulüm dehaların ekmeğidir.” diyor ama ben Bediüzzaman’a yapılan bu zulümleri hala tam anlamış değilim, o gün de bu günde bir türlü bu komitelerin uzantıları bu şahsı içlerine sindiremiyor. Başka bir yerde onlara “Beni işkenceyle tâciz eden enâniyette ve bu kanun-u müsavatı kırmakta firavunluk derecesinde ileri giden mütekebbirler” der.(Lemalar, s. 177)
“İnsan nisyandan alındığı için, nisyana müpteladır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat, hizmet, sa’y, tefekkür zamanlarında, nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalalettir. Hizmetler görüldükten sonra, neticede, mükafat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir. Bu itibarla, ehl-i dalal ile ehl-i kemal, nisyan ve tezekkürde müteakistirler. Evet dall olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır. Lakin mükafatın, menfaatin tevziinde bir zerreyi bile terk etmez. Amma nefsini unutan ehl-i kemal, sa’y, tefekkür, sülük zamanlarında herşeyden evvel nefsini ileri sürüyor. Fakat neticelerde, faydalarda, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor. “(Mesnevi, s. 201) Bediüzzaman firavun kelimesini en kızarak kullandığı bir yer de hizmetten kaçan tipleri eleştirdiği bahistir. O mükafat ve ücret dağıtımında koşan ama iş, hizmet, zikir ve tefekkür söz konusu olunca kaçan insan tipidir. Böyle insanlara iş teklif edince onlar “başını havaya kaldırarak f i r a v u n l a ş ı r !” Bediüzzaman dinsizlere, felsefe şakirtlerine, komitelere, kendine zulmedenlere verdiği bu vasfı hizmetten kaçanlara da verir. Demek hizmet ile ilgilenmemek onun nazarında büyük bir suçtur, firavunluktur. Çok dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Bu yüzden “Ankara’da beş bin talebem var, ama ben beş kişi ile hizmet ediyorum.” der.
Kendisine saldıranları dinsizlik hesabına firavunlaşmış olarak yorumlar. “Bu zamanda dinsizlik hesâbına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve îmâna ve Risâle-i Nur’a hücumları zamanında onlara karşı tedâfü’ vaziyetimizde tevâzu ve mahviyet göstermek büyük bir cinâyet ve hıyânettir. Ve o tevâzu, tezellül hükmünde bir ahlâk-ı rezîle olur. . Onlara karşı izzet-i dîniyeyi ve şerâfet-i ilmiyeyi muhâfaza etmek için kahramancasına bir sebat, bir kuvve-i mâneviyeyi göstermek, acaba hiçbir vecihle hodfüruşluk olur mu? Hiçbir şöhretperestlik ve enâniyet olur mu? “Vema überriü nefsilemmaretü bissui illa marahime Rabbi” âyet-i kerîmesinin sırrıyla nefs-i emmâreme îtimat edemem; nefis kusursuz olmaz. Fakat, şimdi, bu zamanda ejderhalar, ifritler hükmünde dinsizlik komitelerinin hücumları ve tahribâtları zamanında müdâfaamda, bende görünen o sinek kanadı kadar kusurları görmek, o hücum edenlere bir yardım hükmüne geçmektir. Ve on adet muhtaçlardan beş altı bîçareyi Nurun ilâçlarından mahrum etmektir. Bu nokta için ben kendi kuvvetime, meziyetime hiç îtimat etmeyerek, yalnız hakîkat-i Kur’âniye ve onun tefsiri olan hakâik-ı îmâniyedeki kuvvete istinâden dünyaya îlân ediyorum ki, bütün dinsizler toplansalar, ben onlara karşı çekinmeyerek meydan okuyorum; ve başımı eğmiyorum; ve izzet-i ilmiyeyi kırmıyorum. Eğer bu bir benlik ise, o hiçbir cihetle bana âit değil ve benlik olamaz, salâbet-i îmâniye olur. Zâten ben nasıl tabiatı, îcad îtibâriyle inkâr ediyorum; öyle de, beşeri gurura, enâniyete, firavunluğa sevk eden iktidârı da, tabiat gibi, inkâr ediyorum.” (Hizmet Rehberi, s. 266)
Bediüzzaman gücünü Allah’tan aldığını hem tabiatı icad itibariyle inkar eder, hem de kendi üzerinde iktidarını deneyenlerin gücünü firavunluk olarak niteler ve onları inkar eder ve onlara Allah’ın sayesinde, ona güvenerek karşı çıkar. Burada firavun kelimesi daha farklı bir anlamda kullanmıştır. Firavunlar Allah’ın iktidarını kendilerinde vehmettikleri için Bediüzzaman böyle yorumlar onların tutumunu. Bediüzzaman kişinin hürriyeti yanlış kullanmasını firavunlaşmak olarak görür. “Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir. Şüphesiz, gaye haktır; ama mücadele usûlüne uygun değildir.” (Beyanat ve Tenvirler, s. 40)
Bediüzzaman firavniyeti insanın nefsinin bir özelliği olarak aldığı da olur. “Hem, meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş’um nazarı ile mânâ-i ismî cihetiyle baktığı için, güyâ buhar-misâl o ene temeyyü’ edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevaggul sebebiyle güyâ tasallûb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile, o enâniyet, tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffâfiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i insanın efkârıyla şişer; sonra sâir insanları, hattâ esbâbı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara-kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde-birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hàlık-ı Zülcelâlin evâmirine karşı mübâreze vaziyetini alır, “men yühyil izame” der, meydan okur gibi Kadîr-i Mutlakı acz ile ittiham eder. Hattâ, Hàlık-ı Zülcelâlin evsâfına müdâhale eder; işine gelmeyenleri ve nefs-i emmârenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder.” (Sözler, s. 501) Burada benin dinsiz felsefenin tesiri ile nasıl mahiyet değiştirdiğini anlatır. Ben üzerinde çok uğraşmış olan psikanalistler insandaki bu olumsuz değişmeye eğilememişlerdir. Eneyi Bediüzzaman kendi zatında hava gibi zayıf bir mahiyet olarak görür. Felsefenin kötü bakış açısı ile buhara dönüşür, daha sonra mayi/sıvı haline gelir sonra, ülfet ve maddiyat ile meşgul olunca insan, o ene taşlaşır, sertleşir, arkasından tecemmüd, akabinde tekeddür gelir ve şeffafiyeti kaybeder. Kalınlaşıp sahibini yutar. Bu ruhsal değişmeyi, psikanalitik değişmeyi nasıl gözlemlemiş, bunun her durağında insan tipleri vardır. Her durak bir çeşit insandır. Bunu anlamak ve örneklemek yine o yorumları yapana aittir, böyle bir tahlil insanlar ve düşünce tarzları, itikadları üzerinde uzun süre düşünmüş ve gözlem yapmış bir gözün ve dimağın işidir. Kendini Allah’tan bağımsız gören insan varlığı da bağımsız görür kendi firavunlaştığı gibi, alemin cüzlerini de firavunlaştırır. Tam bir itikadsızlık ve inkar bakışı. Bürokrasi içinde kalınlaşan eneler, enaniyete dönüşür, tanınmaz hale gelir, oturduğunuzda bir soğukluk, bir kabına sığamamak, bu enenin değişim safhalarından birini temsil eder.
Nefsin firavunluğunu kadere iman giderir “Çünkü, insan kadere imân etmezse, küçük bir dairede cüzî bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü, insan bütün kâinatla alâkadardır, nihayetsiz makàsıd ve metâlibi var; kudreti, irâdesi, hürriyeti milyondan birisine kâfi gelmediği için, çektiği mânevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müthiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere imân, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemâl-i rahat ile, ruh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmârenin cüzî hürriyetini selb eder ve firavuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.” (Sözler, s. 434) Kendisi ve kainatla alakalarını kendi yorum ve değerlendirmesine bırakırsa ağır bir yükün altına girer, kadere bırakınca az hürriyetini, firavuniyetini, rububiyetini ve keyfi hareketini kırar. Bizim benimiz bu tahlillerin neresindedir bilemem. Bunlar bir ayine herkes kendini orada bir nisbette görebilir.
Firavunluk nasıl yerini hidayete terk eder.? “Eğer hidayet-i ilahiye yetişse, iman kalbine girse nefsin firavuniyeti kırılsa, kitâbullahı dinlese, o vâkıada ikinci halime benzeyecek. O vakit, birden, kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlâhî ile dolar.” (Sözler, s. 284) Nefsin firavunluğu hidayet ile Allah’ın kitabı ile imanın kalbine girmesi ile giderilir.
Altıncı sözde nefsini ve malını Allah’a satmak temasını netleştirmek için seçilen iki şahsın ikincisi de, firavunlaşmış, kendini bağımsız gören ve nefsini ve malını Allah’a satmayan insandır. Demek nefsini ve malını satmamakta da bir firavunluk noktası vardır. “Diğeri mağrur, nefsi firavunlaşmış, hodbîn, ayyaş; güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi, dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok. Dedi: "Yok, padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam." Biraz zaman sonra, birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes haline gıpta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, has sarayında saadetle yaşıyor. Diğeri öyle bir hale giriftâr olmuş ki; hem herkes ona acıyor, hem de "Müstehak!" diyor. Çünkü hatâsının neticesi olarak hem saadeti ve mülkü gitmiş, hem ceza ve azab çekiyor.” (Sözler, s. 34)
Nefsin mahiyetinde bir firavunluk gizlidir, kişinin onun ile muamelesine göre bu damar tesirini icra eder veya etmez, oruç tutunca bu damar kırılır, tesiri azalır. “Nefis Rabbisini tanımak istemiyor; firavunâne kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar.” (Mektubat, s. 393)
Firavun konusundaki yorumları çok çeşitlilik arzeder Bediüzzaman’ın. Dinsiz felsefi eğitim, toplumsal enaniyet yarıştırma, filozoflar, Kur’an’da firavun, en önemlisi insanın mahiyetindeki sürekli tesirini icra etmeye çalışan bir firavun damarının bulunmasıdır. Bediüzzaman her konuda olduğu gibi nefis ve ene konusunda derinlikli yorumları olan bir yorumcudur.





