Merleau Ponty’ye göre fenomenoloji bizi dünyaya bağlayan ilişkilerin bilincine varma ve dünyanın gerçekliğini kavramanın birinci aracıdır. Batının fenomenologları dar ve kısır bir maddi ilişkiler ve onları besleyen manevi itici güçlerle uğraştılar. Ama semavi bağlantıları olmayan bu tür ilişkiler anlamsız bir kaosun uzaktan yorumlanmasıydı.insan deneyim ve tecrübesini kökenlerinden ve gelişimden ayrı ve tarihçi, sosyolog ve psikologların sunduğu nedensel açıklamalardan bağımsız olarak gerçekte olduğu şekliyle ve dolayımsız bir tarzda tasvir teşebbüsüdür. İslam dünyasının fenomenleri yorumlamada büyük bir kaynağı vahiy ve hadis iken onlarda semavi bağları beşerin hissettireceği şekilde yorumlamadıklarından hakikatlerin sadece kabuğu göründü ve batı düşüncesi karşısında İslami fenomenler veya daha açık bir deyimle fenomenlerin Allah ile Kul arasındaki manalı irtibatları ayağını yere sağlam basmadı, Batı düşüncesinin fenomenleri insan beninin muzır odaklarına bağlaması doğu insanını köksüz ve bağlantısız hale getirdi.
Bediüzzaman islamın temel fenomenleri ile Allah ve insan arasındaki bağları güçlendirerek anlam zafına uğramış İslami geleneği ve özellikle itikadı yeniledi. Necip Fazıl’ın “Bir şey koptu benden her şeyi tutan bir şey” derken, kendi neslinin kopukluğunun kaynağını veriyordu. Bediüzzaman da fenomenlerin havada olduğunu ve yeni bir lehimleme gayreti gerektiğini hissediyor, felsefe sayesinde yaralanmış olan fikir dünyasını da tamir etmek istiyordu. Onun Kur’an’ı kendine rehber olarak seçmesi zaten seçilmiş olan bir rehberi yeniden keşfetmek, onunla insan ve Allah arasındaki irtibatları yenilemek revize etmekti. Demek Kur’an’a geleneksel bakış açısı fenomenleri keşfedememiş ve insanımız bir buhran ve bocalamanın içinde kalmıştı.
Bediüzzaman’ın eserlerinde fenomenler yeniden keşfedilir, sanki yokmuş farzedilir, onlara yeniden bakılır. Çünkü kur’an da ilk geldiğinde evrene yeniden bir bakışı örgütlüyordu, mazideki bakış açılarının yetersizliğini görüyordu. Evrene bakın nasıl oluştuğunu düşünün, deveye hala bakmadınız mı, baksanıza yer yüzü nasıl düzdür, sema nasıl kaldırılmış tavan nasıl çatılmıştır, varlığı oluşturan kozmik düzen nasıl insana göre şekillenmiştir.
Bediüzzaman’ın iki önemli ameliyatı vardı. Bunlardan biri ülfet diğeri dalaletti.Bir İslam dünyasını diğeri yine İslam dünyasını batının tesiri ile uyuşuk hale getirmişti.O eserlerinde hem ülfeti hem de dalaleti yıkmak için konuşur. Onun fenomenler karşısındaki konuşmaları insanı yerinden sarsar, rüzgarın salladığı ağaçlar gibi kişi birden ülfetini veya dalaletini terk eder.
Onun nesneler dünyasına getirdiği bakış açıları yanında bir de olaylar dünyasına getirdiği yeni yorumlar eserlerinin tesir kaynağıdır. En önemli olay ölüm ve insan ilişkileridir, şu cümlenin sarsıcılığı bir hakikatı ne kadar güçlü olarak ortaya koyar. “Ölüm o kadar kati ve zahirdir ki bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir, öyle de bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek bir için bir handır. Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm elbette hayattan ziyade bir istediği var”
Çok uzaklardaki ölümü güne taşır, o bugünün gecesi kadar katidir. Güzün kışa dönüşmesi kadar kesindir. Mezarlarını şehir dışına taşıyan insanların dünyasına ölümü yakınlaştırır. Zamanın iki önemli birimi olan gün ve mevsimlerle ilişki kurar. İşte bu dehanın olayları yeniden keşfidir. Ölümü bütün ahbabı ve akrabaları asacak bir darağacına benzetmek ülfeti ne kadar kırar. Veya onu askerden terhis olanların terhis olma mutluluğuna benzetir. Nerden bulmuştur bu terhis tezkeresi fikrini, hem insanın asker olduğun hem ölümün bir tezkere olduğunu, nasıl unutulur, ülfeti kazma ile yıkar. Ruhu onarır.
Gençlik bitmez tükenmez bir olaylar fenomenler odağıdır.Burada da yine empatiyi ve ülfeti zamandan hareketle yıkar. Nasıl ki bu yaz ve güzün ahiri kıştır, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Kovulmuş anlamları ruhun civarına taşır, yaz ve güz ve ve kış, zamanın akışında. Kabir ve berzah kış benzetmelerinin en etkileyicisi, kabir kış berzah kış. Demek insanın orada kendini ısıtacak, buzlanmayı engelleyecek işleri olacak burada. Gençlik yazdır, ihtiyarlık güzdür.
Yine kabre bakar, “baki ruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu”dur. Trenin gelmesine üç beş dakika varken kapıda beklemek ne tatlı bir bekleyiştir. Hayata hep dini anlamları ve hakikatleri çağrıştıracak şekilde bakmış. Güz onda ihtiyarlıktır, kabir onda kıştır.Kışın karda yürürken kabirdeki hayat akla gelsin diye , sonbaharı görünce hüznü görsün, kışı hatırlasın diye. Bediüzzaman’ca yaşamak ne kadar derinlikli bir dünyada yaşamak. Hakikatlerden kopuyoruz gibi, siyaset olunca herkes ne kadar rahat yorumlar yapıyor, ama hakikatlere yabancılaşmışız, çünkü hakikat dersimizin nerede olduğu belli değil,
Tevhid en önemli fenomen varlığı ipten kopmuş kazık gibi gören batı düşüncesi gibi değil bütün varlığı kudret eline teslim eder. Tevhidin cemal ve kemal ile bağlantısını anlatan ikinci şua için “bu risaleyi anlayarak okuyan imanını kurtarır inşallah” diyor. Acaba kaç defa okuduk. “Tevhid ve vahdette cemali ilahi ve kemali Rabbani tezahür eder” diyor. Farklı nesnelerden oluşan kainatı bir araya getirir, onun birliği ile güzelliği cemal ve kemali birleştirir. Hem beşeri ve seküler estetiğin güzel kavranımı vahiysel manaya taşır. İki yönlü güzel anlayışı ortaya koyar, hem eşyaları birleştiren sanat hem kainatın farklı cüzleri birleştiren Allah. O kopuk bir estetikten değil Allah ile bağlarını kurmuş ve sanatı ayakta tutan estetikten bahseder.
Olaylarla insan ilişkilerini zihinsel bir problem olarak yorumlamak düşünce tarihinin en önemli sorunu. Bediüzzaman insan hayatının önemli olayları olan rahimde oluşturulma ve dünyaya gelme doğum, varlıkla insan bedeni arasındaki dini ve fizyolojik iletişim köprüleri, gençlik ve devam eden insan hayatını durakları ve nihayet ölüm, daha sonra kabir, berzah, muhasebe, haşir, sırat, cennet ve cehennem bütün bunlar onun üzerlerinde birikmiş ülfet ve dalalet cüruflarından kurtarma ameliyesidir.
Muhasebe kelimesi onda yeni anlamlar taşır. Sayıştaya Osmanlı divanı muhasebat demiş. Sayıştay hesapları denetler, Bediüzzaman bu kelimeden hareketle bakın neler söyler, insanın da hesapları bir Sayıştay tarafından gözden geç irilecektir. “Bu derece ihatalı ve ihtimamlı bir hıfz kanunu elbette alem-i ahrette yapılacak bir divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu bütün eşyada cari olduğu gibi mahlukatın en eşrefi olan insana da şamildir. Çünkü insan Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine ait şuunat ve ahvaline şahittir. Ve mahlukatın cemaatleri içinde Allah’ın birliğine dellaldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahit ve hilafet-i Kübra ile tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete ve şerefe nail olduğu halde kendisini başıboş ve gayr-i mesul zannetmesin , Onun da D i v a n –ı M u h a s e b a t ‘ta p e k k a r ı ş ı k hesapları vardır. Ondan kurtulduktan sonra müstehak olduğu yere gidecektir.”
İşte insanın en önemli fenomenleri ile insan zihni arasında kurulan empatilerin tesisinde hayatın basit ayrıntısından büyük hakikatler çıkarmak. Bediüzzaman bu.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.