04 Şubat 2011 Cuma 07:23
Kıssa-ı Yusufun hatırlattığı
Hutbe-i Şamiyenin 1950’den sonra yapılan tercümesinin başına Muhterem Müellif Üstadımız Hazretleri, bir sual ve cevabı eklemiştir. Bu sual ve cevap Risale-i Nur’un bu zamanda ki ehemmiyetini anlatan bir muhaveredir. Bu baş kısmı okuyunca ben Hz. Yusuf kıssasını tahattur ettim. Bu girizgahın bana sure-i Yusuf’ta hatırlattığı kısım şöyle;
“Onunla beraber zindana iki delikanlı daha girdi. Biri, “Ben rüyamda şaraplık üzüm sıktığımı gördüm” dedi. Diğeri, “Ben de rüyamda başımın üzerinde, kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Şüphesiz biz seni iyilik yapanlardan görüyoruz” dedi.
Yûsuf dedi ki: “Sizin yiyeceğiniz yemek size gelmeden önce, onun ne olduğunu bildiririm. Bu, bana Rabbimin öğrettiklerindendir. Ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir milletin dinini bıraktım.”
Yazımızın bu üçüncü bölümünü Hutbe-i Şamiye’ye ayırıyoruz. Zira hem Bediüzzaman Hazretlerinin hayat seyri içerisinde 1900’lü senelere geldik hem hariç Nur hizmetlerimizin en mühim esaslarını bulabileceğimiz Hutbenin irad edildiği senelere vardık. Bu yazımızda Necib üstadımızın “Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327'ye bedel, 1371'de ve Câmi-i Emevî yerine âlem-i İslâm câmiinde üçyüz yetmiş milyon bir cemaate hakikatlı ve taze bir ders-i içtimaî ve İslâmîdir, diye tercümesini neşretmek zamanıdır tahmin ederim” dedikleri gibi hala halavet ve şebabetini muhafaza eden bir ders olarak daima mutalaa edilmesi gerek bir reçetedir diye düşünüyoruz.
04 Şubat 2011 / 16:10
Suriyeli tanınmış âlim Prof. Dr. Said Ramazan el-Butî Bediüzzaman'ın Araplar için örnek olduğunu söyledi.
Risale Haber-Haber Merkezi
Suriyeli tanınmış âlim Prof. Dr. Said Ramazan el-Butî Bediüzzaman'ın Araplar için örnek olduğunu söyledi.
İsmail Tezer'in röportajı:
Bediüzzaman’ı nasıl tanıyor, onu nasıl tarif ediyorsunuz?
Üstad Hazretlerinin sadece ilmî yönü değil—elbette ilmî yönü ağır basmaktadır ve derindir,—bir de ‘davette (İslâmı tebliğde) devrim’ yönü vardır. Burada devrimci yönünden kastım, maddî çatışma ya da terörizm değil, değişik fikir akımlarına karşı başlatmış olduğu yeni bir fikir akımıdır. Bu fikir akımı, nâdir olan bir akımdır. Tabiî burada devletle ilişkisinin büyük bir önemi var. Devlet karşısındaki duruşu çok önemli.
04 Şubat 2011 / 19:10
Bediüzzaman’ın tasavvuf ve tarikat anlayışı öz olarak izah edilmeye çalışılacaktır...
İnsanoğlu için en büyük merak konusu olan şeylerin başında muhtemelen kendi yaradılış gerçeği, kâinatla olan alâkası ve ikisi arasındaki hakikat bağlarını kurabilmek gelir.
Bunu gerçekleştirebilmek amacı ile kendisine yol gösterici olarak Allah tarafından peygamberler gönderilmiş, onların yollarının izahlarını yapan âlimler, muhakkikler, müceddidler ve tasavvuf şeyhleri gibi büyük zatlar gelmiştir. Bu zatların tamamı bu hakikatlerin bir parçasına değinmeye çalışmış ve vazifelerini bihakkın yerine getirerek hakiki âlem olan âlem-i ahirete intikal etmişlerdir. Bunlardan bir kısım olan tarikat ve tasavvuf şeyhleri de aynı şekilde vazifelerinin hakkını vermiş ve insanlığı hakikate ulaştıran nurlardan emâreler bırakmışlardır. Bu yazıda tasavvufun genel bir tarifi yapıldıktan sonra içinde bulunduğumuz ahirzaman asrında Bediüzzaman’ın tasavvuf ve tarikat anlayışı öz olarak izah edilmeye çalışılacaktır.
1. Tasavvuf ve tarikat nedir?
Tasavvufu, ebedî huzura ve mutluluğa ulaşma isteği doğrultusunda nefsi kötü huylardan arındırma, ahlâkî olarak belirli bir olgunluğa eriştirme, kalbi olumsuz düşüncelerden kurtarma, kendini ve nefsini en iyi bir biçimde tanıma olarak yorumlayabiliriz. Tarikat ise en genel mânâda tasavvufun sistemleşmiş haline verilen isimdir.
Çok defa duyduğumuz tasavvuf kelimesinin kaynağı hakkında farklı görüşler ileri sürülmektedir. Şemseddin Sami Kamus-u Türkî’sinin tasavvufla ilgili maddesinde her ne kadar bu kelimenin Yunanca hikmet mânâsına gelen “sophia”dan geldiğini söylüyorsa da, İsmail Hakkı İzmirli bunun doğru olmadığını dile getirmektedir. Delil olarak da ilk sofi olarak anılan Ebu Haşim’in (öl. 767) zamanında henüz felsefe kitaplarının tercümesinin yapılmadığını, bundan dolayı da bu kelimenin Yunanca’dan geçmiş olamayacağını belirtmektedir.(1)
Tasavvufun çok farklı şekillerde tanımı yapılmaktadır. Bu da mutasavvıfların farklı bakış açılarından kaynaklanmaktadır. Ancak temelde hepsinin birleştiği nokta tasavvufun İslâm’ı yaşamayı hedeflediği görüşüdür. Tasavvuf tanımlarını maddeler halinde sıralamak gerekirse:
06 Ocak 2011 / 09:20
Bugün talep edilen anadilde eğitim hakkını ilk olarak, Said Nursi, yıllar önce Sultan Abdülhamid’den istemiş.
Ahmet Yukuş'un haberi
Türkiye’de son dönemde sıkça dile getirilen anadilde eğitim talebini, ilk olarak 103 yıl önce Said Nursi’nin, Sultan 2’nci Abdülhamid’den istediği ortaya çıktı.
Said Nursi, 1908 yılında Sultan Abdülhamid’e gönderdiği “Kürtler neye muhtaç?” başlıklı önerilerini içeren mektubunda; ‘Kürdistan bölgesinde’ eğitim ve öğretimin Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe ve Arapça verilmesini talep etmiş.
Asar-i Bedie (Garip Eser) isimli Osmanlıca kitapta Said-i Nursi’nin kaleme aldığı yazılara yer veriliyor.
Said Nursi 3 Aralık 1908’de Osmanlı Padişahı 2’nci Abdülhamid’e, Batılı ülkelerin karışıklığa yol açacağını ve Kürtlerin gelecekte bir darbe içerisine gireceğini işaret ediyor.