27 Ağustos 2010 / 09:50
Bediüzzaman İstanbul’un yüksek yerlerinde yaşamayı gerçekleştirir. Yuşa Tepesi, Eyüp Sırtları, Çamlıca...
Prof. Dr. Himmet Uç'un yazısı:
Bediüzzaman’ın uçsuz bucaksız perspektifi
Bir insanın bir olaya ve nesneye bakarken farkında olarak veya olmayarak yaptığı yorum, onun perspektifidir, bakış açısıdır. Bediüzzaman, aklın dar geleceği bir perspektif genişliğinden olaylara, insanlara, hakikatlere, nesnelere bakar, baktırır. Bediüzzaman‘ın gözleri ve zihni dünyaya açılan binlerce penceresi olan gözlerdir. Biz ve bütün dünya o pencerelerden bakıp imanlı yürekler ile doluyoruz.
Sıradan bir insan bir olaya ve nesneye bakarken farkında olarak veya olmayarak bir yorum yapar. Baktığı olay hakkında verdiği hüküm onun perspektifidir, bakış açısıdır. Kültürlü, belli bir bilgi dağarcığı olan insanlarda perspektif gelişir. Bilgi arttıkça insanlar aynı olaylara farklı noktalardan bakmaya başlarlar.
En sıradan olaylar ve nesneler farklı noktalar ve uzaklıklardan bakıldığında değişik anlamlar kazanır. Bir otomobilin dikiz aynasından bir olayın fotoğrafını çeken olayı farklı bir biçimde yansıtır, olayın mahiyeti değişmezse de insan üzerindeki etkisi farklıdır. Bulutlardan seyredilen dünya ile yeryüzünden seyredilen dünya farklıdır.
Yahya Kemal bir şiirinde “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul“ der. Bediüzzaman Said Nursî ise Yahya Kemal gibi hem İstanbul’u sever hem de Çamlıca’yı. Ünlü şairle ünü ihata edilemeyen Bediüzzaman birçok yönde birleşirler ama asıl birleştikleri yerlerden biri budur. Bediüzzaman İstanbul’un yüksek yerlerinde yaşamayı gerçekleştirir. Yuşa Tepesi, Eyüp Sırtları, Çamlıca ve daha başka büyük tepelerde ruhu bizim hissetmediğimiz şeyleri hisseder. Eserlerinde yüksek tepelere, yüksek hakikatlere, yüksek şahıslara çok yüksek perspektiflerden bakar.
Bediüzzaman, güzel Anadolu’muzu istila eden karışık fikirleri kovmak için çilenin bile utanıp kaçacağı bela ve musibetlere maruz bırakılır. Yahya Kemal, Bediüzzaman gibi yeni dünyalar inşa edemez ama Sezai Karakoç‘un dediği gibi imparatorluğun yağma edildiği günlerde “bozgunda fetih rüyası“ görür. Bediüzzaman ise bozgunda bir milletin mazisi ile hali arasında trajik uygunsuzluğu düzeltmek için kendini feda eder.
Ayetü’l-Kübra ve yedi perspektif
Bediüzzaman‘ın bütün eserleri farklı perspektiflerden yazılmışlardır. O dehaları yargılayan adam, belli bir halde durmaz, sürekli yeni duraklara gider. Tıpkı Ayetü’l-Kübra’daki seyyah gibi durak değiştirdikçe büyür ve insanları da büyütür. Ayetü’l-Kübra’da otuz üç duraktan varlığın, yaratılışın, dinin, kelamın, felsefenin meselelerine bakar. Ayetü’l-Kübra’nın perspektifini izah etmek bir kitabı aşar.
Bediüzzaman, Ayetü’l-Kübra’nın girişinde dünyaya, kâinata aynı anda şu perspektiflerden bakar:
Keremkerane bir ziyafetgâh
Gayet sanatkârane bir teşhirgâh
Gayet haşmetkârane bir ordugâh
Gayet haşmetkârane bir talimgâh
Hayretkârane ve şevkengizane bir seyrangâh
Hayretkarane ve şevkengizane bir temaşagâh
Gayet manidarane ve hikmetperverane bir mütalaagâh
Bediüzzaman, dünyaya tam yedi yönden bakar. Bu mekân isimlerinin her biri saatlerce izah edilir. Teşhir, talim, seyran, temaşa, mütalaa… Bu kelimeler Bediüzzaman’ın kelimeler dünyasının en sevgili kelimeleridir. Bu beş kelime ile onun dünyasına harika bir merdiven kurulur.
Yirmi Beşinci Söz’de kırk perspektif
Kur’an’ın mucize olduğunu, yani insan iktidarının böyle bir eseri ortaya koyamayacağını anlattığı Yirmi Beşinci Söz isimli eserinde kırk vecihle yani kırk perspektifle, kırk değişik bakış noktasından Kur’an‘ın mucize olduğunu anlatır, gösterir, hissettirir, hayret ettirir, ruhları inşa eder, nefisleri kovar, yüreklere cennet anahtarı bir iman koyar.
Eserin girişi yani Mukaddimesi yine kırk yönden, kırk değişik perspektiften Kur’an’ı tarif eder. Bunlardan bir ikisine bakalım. Kâinatı Kur’an’dan önce birileri okumuştur, ama doğru okumadıkları insanlığın Kur’an indirildiğindeki perişan durumundan anlaşılır. Eğer doğru bir okuma olsaydı, bu kaoslar olmazdı. Kur’an kâinat kitabının bir anlık halini değil var olduğu günden, tükeneceği güne kadar her şeyini görmüş ve bizim anlayacağımız şekilde onları tercüme etmiştir. İçinde bulunduğumuz âlemin ve ondan önce geldiğimiz ve ondan sonra gideceğimiz âlemleri yorumlayan, neler olduğunu neler olacağını söyleyen Kur’an’dır.
Âlem kitabı Allah’ın isimleriyle yazılmıştır, o isimleri bizden önce okuyup bize öğreten Kur’an’dır. Olayları okumak zordur, hadiselerin altındaki gizli hakikatleri gören Kur’an’dır. Görmüş ve bize göstermiştir. Kur’an şu manevi âlemin güneşi, temeli ve geometrisidir. Âlem onun geometrisine göre yazılmış, yapılmıştır. Güneş girmeyen eve doktor girdiği gibi, Kur’an güneşinin girmediği yürek olumsuzluklarla doludur, ülke, şehir, kâinat onsuz olmaz. Sensiz olmaz değil, Kur’an’sız olmaz. Kelamdır, fermandır, hitaptır, konuşmadır, ezeli hutbedir, iltifat kitabıdır… Daha neler neler…
Bediüzzaman‘ın gözleri ve zihni, dünyaya açılan binlerce penceresi olan gözlerdir. Biz ve bütün dünya o pencerelerden bakıp imanlı yürekler ile doluyoruz. O her şeye Kur’an’ın, Ezeli Hatip’in gözüyle bakar. Bediüzzaman, evimizi ve onun fertlerini şöyle yorumlar: “Size zemini güzel serilmiş bir beşik, dağları hanenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık, sizi birbirini sever ünsiyet eder çift, geceyi hab-ı rahatınıza örtü, gündüzü maişet meydanı, kazanç meydanı, güneşi ışık verici ısındırıcı bir lamba, bulutları hayat suyu çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzakınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı kolay ve az bir zamanda icat ederiz.“ (Sözler, Yirmi Beşinci Söz)
Bediüzzaman’ın edebî azameti
Balzac romanlarında iki bini aşkın kişi kullanmıştır. Tolstoy, Savaş ve Barış isimli eserinde beş yüz kişiyi ortaya koymuştur. Bu iki şahıs dünya romanının devleridir. Bediüzzaman sadece roman tipleri değil, yüzlerce konu, şahıs, tema, biçim ortaya koymuştur. Üstelik bir muhakeme ve mantıklı yorum düzeni içinde mahkemeler yapmış, suçlanan, itilen, kakılan dinin temel temalarını korumuş ve bütün dinlerin samimi dindarlarını mutlu etmiştir.
Lukas’ın “Dünya romanı günah duygusundan doğmuştur” demesi yanında Bediüzzaman’ın konuları ve anlatıları dünyaya parmak ısırtacak büyüklüktedir. Tolstoy’un dirilişi ile Haşir Risalesi’nde ahireti kafası almayan adamın bahsin sonunda dirilişi kıyaslansa Bediüzzaman’ın azameti ortaya çıkar.
Bediüzzaman, Kur’an konularındaki genişliği, çok olayı içinde barındırmasını anlatırken bütün Kur’an’ı bir harita üstünde seyreder ve özetler. Bu mebahisindeki camiiyet-i harika bahsi Risale-i Nur’un en harika kısımlarındandır. Balla şekerle ifade edilmez, başka bir sıfat bulmalı, bulunca yazacağız. İmaj sakın geç kalma erken gel…
Aklın dar geleceği perspektif
Tevhit, varlığı bir merkezden yöneten binlerce nesneyi bir maksat etrafında toparlayan, tevhit edici Zat’ın büyüklüğünü anlatır. Bediüzzaman, en büyük eserlerini tevhit konusuna odaklamıştır. Ama özellikle İkinci Şua ve Yedinci Şua, tevhit konusunun Everest tepeleridir. Bediüzzaman, öğrencilerini o tepelere çıkarmaya çabalar, o yüksek hakikat tepelerinde yüksek itikatlar edinmiş talebelerini görürsünüz. Kim kitabını açarsa muhatabının elinden tutar, itikadın yüksek tepelerine çıkarır, ama açmayan bakmayana ne yapsın... “Yüksek ve derin bir hakikat” dediği İkinci Şua için “Bu eser benim nazarımda çok mühimdir, bunu anlayarak okuyan imanını kurtarır inşaallah“ der. Bizi imanımızı kuvvetlendirmeye teşvik eder.
On Dokuzuncu Söz, on dört reşahattan oluşur. Peygamberimizi (a.s.m.) on dört yönden anlatır. On Dokuzuncu Söz başlı başına bir şaheserdir. Bediüzzaman’ın özetleme kabiliyetini gösterir. Peygamberin hayatının tarihini anlatmaz, olayları yöneten esasları sayar. Orada O’nu (a.s.m.) büyük yapan olayların kaynağı olan cümleler kullanır. Onların her birine O’nun (a.s.m.) hayatından örnek verilse ortaya On Dokuzuncu Söz’ün olaylarla desteklenen şerhi diye bir eser çıkar. İkinci Reşha’da on beş özellik sayar, her birine on örnek yazılsa, ortaya bir kitap çıkar. Mesela fevkalade takvası, fevkalade ubudiyeti, fevkalade ciddiyeti, fevkalade metaneti… Takva, ubudiyet, ciddiyet, metanet… Sadece şu dört kelime bir kitabın ortaya çıkmasını sağlar.
İşte Bediüzzaman, Efendimizi (a.s.m.) anlatırken ne kadar farklı noktalardan bakar. O’nu (a.s.m.) yöneten esasları anlatır, olayları değil. Bu yüzden Risale-i Nur bir kitap külliyatı değil binler kitabın özetinin özetidir. On Dokuzuncu Söz bir kâinat haşmetinde Peygamberi (a.s.m.) on dört cami birimden anlatır.
Sözümüzü “Bediüzzaman, aklın dar geleceği bir perspektif genişliğinden olaylara, insanlara, hakikatlere, nesnelere bakar, baktırır” diyerek bağlayalım.
Moral Dergisi




