BÂB-I ÂLÎ (HÜKUMET KAPISI)
NEZÂRET-İ CELÎLE-İ DÂHİLİYE (İÇİŞLERİ BAKANLIĞI)
İdâre-i Matbû’ât (Basım ve Yayın İdaresi)
Aded (Sayı)
1498
Bediüzzaman Said-i Kürdî Efendi Hazretleri tarafından takdim edilip İdare-i Çakerîye (İdaremize) havale buyurulan arz-ı halde (dilekçede) siyaset-i şer’iye (İslami ölçülere uygun siyaset) ve ulûm ve şu’ûn-ı muhtelifeden (çeşitli ilimler ve işlerden) bâhis olmak (bahsetmek) ve şimdilik haftada bir, ileride yevmî (günlük) çıkarılmak üzere “Ma’rifet ve İttihad-ı Ekrâd” (İlim ve Kürtlerin Birliği) nâmıyla Türkçe ve Kürtçe bir gazete neşrine me’zuniyet i’tası istid’â edilmiş (izin verilmesi istenmiş) olmasıyla Matbû’ât Nizamnamesinin üçüncü ve dördüncü maddelerinin fıkra-i ûlâları ahkamına tevfikan (birinci fıkraları hükümlerine uygun) müsted’î-i mûmâ ileyh (dilekçe sahibi) hakkında mu’âmele-i lazımenin îfâsıyla (gerekli işlemin yapılmasıyla) neticesinin inbâsı (bildirilmesi) hususunun Zabtiye Nezaret-i Aliyyesine (Güvenlik Bakanlığına) emr ve iş’âr buyurulması bâbında (emredilmesi ve yazı ile bildirilmesi konusunda) emr u ferman hazret-i men lehü’l-emrindir (emir ve ferman sizindir).
Fî 10 Muharrem sene 327 ve Fî 20 Kanun-ı sânî sene 324 (01 Şubat 1909)
Matbû’ât-ı Dâhiliye Müdiri
Mehmed Tevfik
Fon Kodu: BOA.DH.MKT., Dosya No:2730, Gömlek No:76
Bediüzzaman Nasıl Bir Gazete İstiyordu?
2 Temmuz Perşembe günü Risale Akademi, ardından da Risale Haber internet haber sitelerinde Bediüzzaman’ın 1909 yılının 1 Şubat’ında zamanın Matbuat İdaresine Kürtçe ve Türkçe gazete çıkarma talebiyle ilgili bugüne kadar pek de bilinmeyen ve kendisinin de hiç bahsetmediği bir belge yayımlandı.
Belge internet haberciliği alanında epey bir yankı buldu. Konuya olumlu yaklaşanlar olduğu gibi, olumsuz yaklaşanlar da oldu. Olumlu yaklaşanların Bediüzzaman Said Nursi’yi iyi tanıdıkları, olumsuz yaklaşanların da bilmedikleri bir şahsiyet ve cemaati hakkında kasıtlı bir yaklaşım içerisine girdikleri görülmüştür.
Bu belgede çıkartılmak istenen gazetenin dilinin Türkçe ve Kürtçe olması adının da; “Ma’rifet ve İttihad-ı Ekrâd” yani bugünkü dilde “Kürtlerin Birliği ve Bilgilenmeleri” olması, olumsuz düşünce sahibi olanların ırkçılık damarlarıyla atağa geçmelerini sağlamıştır.
Gazetenin konusunun; “siyaset-i şer’iye ve ulûm ve şu’ûn-ı muhtelifeden” yani “şer’i siyaset ve muhtelif bilim ve işlerden” bahseden bir gazete olacağının belirtilmesi, ırkçı yaklaşımın önünü tamamen kestiğini özellikle belirtmek gerekmektedir. Çünkü şer’i bir siyasette ırkçılığa asla yer yoktur. Bilimsel yaklaşımlar buna zaten fırsat vermeyeceği gibi, muhtelif işler de, ırkçılık gibi zarar veren işlere değil, faydalı işlere yer vermekten başka bir şey değildir. Bediüzzaman’ın hayatını okuyanlar çok iyi bilir ki, hiçbir zaman ırkçılık yapmamıştır. Bunu anlamak için bu gazete müracaatını yapana kadar ki hayatına kısa bir bakış atmakta yarar var:
Bediüzzaman, bir İslam âlimidir. Kimsenin ilmi karşısında duramadığı bir ummandır. Bunu da yaptığı ilmî münazaralarla ispatlamıştır.
Bediüzzaman, Van’da Tahir Paşanın konağında ikamet ettiği sıralarda İslam âlemi ile ilgili havadisleri çok dikkatle izlemiş ve İslam siyasetini burada öğrenmiştir.
İngiliz Meclis-i Mebusanında, Müstemlekat Nazırı elinde Kur’an-ı Kerîm’i göstererek; "Bu Kur’an İslamların elinde bulundukça, biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız." dediğini bir gazeteden öğrenen Bediüzzaman’ın; ihlâs, cesaret ve şecaat duyguları kabarır ve âdetâ; "Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!" (1) yeminini içer.
Bediüzzaman, bundan sonra İstanbul’a gider. Onun asıl amacı; Şarkî Anadolu’da "Medresetü’z-Zehra" namında, Van’da veyahut da Diyarbakır’da darülfünûn/üniversite derecesinde bir medrese tesisine çalışmaktır.
Şekerci Hanına yerleşir yerleşmez, Şarkî Anadolu’daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celb etmek maksadıyla ikametgâhının kapısına; "Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir; fakat sual sorulmaz.” (2) yazarak ulemayı münazaraya davet eder. İstanbul’daki meşhur âlimler, grup grup ziyarete gelip sualler sorarlar o, hepsinin de cevaplarını sahîh olarak verir. Genç yaşında bütün suallere gâyet ikna edici cevaplar vermesi ve beliğ ifade etmesi, ilim ehli üzerinde hayranlık uyandırır. Böylece; "Bediüzzaman" ünvanına bihakkın layık olduğunu İstanbul’da da ispatlar.
O sıralar İstanbul’da bulunan Mısır Camiü’i-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahîd Efendinin; "Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?" sualine verdiği; "Avrupa, bir İslam devletine hamiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hamiledir, o da onu doğuracak. " cevabı onu çok şaşırtmış ve; "Bu gençle münazara edilmez; ben de aynı kanaatteyim. Fakat, bu kadar vecîz ve beliğane bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hastır." (3) demiştir. Buradan Bediüzzaman’ın dünya ve İslam siyasetini ne kadar iyi bildiğini de görebiliyoruz.
Bediüzzaman’ın İstanbul hayatı, "Siyaset yoluyla İslamiyete hizmet edilecek." kanaatini taşıdığından, bir derece siyasîdir. Hürriyet taraftarı idi. Jön-Türklere de; "Siz dîni incittiniz, gayretullaha dokundunuz, Şeriatı tezyif ettiniz/küçük gördünüz; neticesi vahim olacaktır." (4) diyerek muhalif olduğunu her fırsatta belirtir.
1908’de II. Meşrutiyet ilan edildikten üç gün sonra Bediüzzaman meşrutiyetle alakalı İstanbul’da daha sonra Selanik’te nutuklar verir. O sıralarda patlak veren hamalların boykotunda daha sonra da 31 Mart hadisesinde yatıştırıcı rol oynar.
Arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) Cemiyetini kurarlar.
Hürriyeti yanlış tefsir etmemek ve meşrûtiyetin "meşrutiyet-i meşrûa" şeklinde anlaşılması gerektiği hususunda dînî gazetelerde makaleler neşreder ve uygun ortamlarda hitabelerde bulunur.
Bu emsalsiz makale ve hitabelerinde; o zamanki millî uyanışı, Anadolu ve Asya’nın saadet-i dünyeviyesinin fecr-i sadıkı/gerçek sabahı olarak müjdeler; elden kaçmaması için de şer’i emirlere uymanın zarûrî olduğunu tenbihler. "Eğer meşrutiyeti hürriyet-i şer’iye ile kabul etmezsek ve öyle tatbik edilmezse, elimizden kaçacak, müstebit bir idareye yerini terk edecek." Diye ihtarda bulunur. (5)
Bediüzzaman’ın 1 Şubat 1909’a kadarki hayatına batığımızda; ayrılık sebebi olan ırka dayalı bir siyaset ya da hizmet anlayışının asla mevcut olmadığı görülür. Onun tek amacı iman, Kur’an ve İslama hizmettir. İslam birliğidir. İttihad-ı Muhammedîdir. İlim, irfan ve marifettir. Onun bütün gayreti; “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş olduğunu, dünyaya ispat”tan başka bir şey değildir.
Bediüzzaman’ın hürriyete sahip çıkışı; “imanın bir hassası” olmasındandır.
Onun “meşrutiyet-i meşrua”nın üzerinde duruşu; yanlış anlamaları önleyerek İslamın malına sahip çıkma arzusundandır.
Onun Jön-Türklere karşı çıkışı; Kürtleri ya da başka ırka mensup olanları “ezdiniz” veya “yok saydınız” şeklinde değil, özellikle; “dîni incittiniz, gayretullaha dokundunuz, Şeriatı tezyif ettiniz” şeklindedir.
O bunları savunurken de sarsılmaz bir imana dayanarak, darağacında sallananların önünde yapılan muhakemesinde; “Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım.” (6) demekten de geri durmamıştır.
Böyle bir şahsiyete hak etmediği şeyleri atfetmek, onu yanlış anlamak veya başka maksatlarla kullanmaya kalkışmak çok mesuliyet gerektiren bir şey olsa gerektir.
Gazetenin Dili
Bediüzzaman’ın, çıkartmak istediği gazetenin dilinin Türkçe ve Kürtçe olmasını istemesi, meşrutiyet ve hürriyet gibi revaçta olan kavramların yanlış anlaşılmasının, suitefsir edilmesinin, buna bağlı olarak da sefaletin yayılmasının önünü almak içindir. Hedef kitlesi; aldatılmasından ve iğfal edilmesinden endişe ettiği masum halktır.
Sözü edilen hürriyet ve meşrutiyet gibi kavramların yanlış anlaşılması, kitlelerin karşı çıkmalarını ve düşman gibi görmelerini sağlayacaktır. Bu nedenle Bediüzzaman; “Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; ta elimizden kaçmasın.” uyarısında bulunmayı da ihmal etmez.
Şüphesiz dil, etkili bir iletişim aracıdır. İdeal sahibi kimseler de kitlelere ulaşmak ve onları bilgilendirmek için bu aracı çok iyi kullanırlar.
Bediüzzaman, büyük bir idealin ve çok büyük bir davanın sahibidir. Kâinattaki en büyük hakikat olan iman hakikatinin dellalıdır.
Bediüzzaman’ın dil hususunda tamamen halis bir niyet ile hareket ettiğini, Medresetüzzehra Projesinde eğitimi; Arapça, Türkçe ve Kürtçe olarak üç dilde planlamış olmasından rahatlıkla anlayabiliriz. Medresetüzzehra, bölgenin ihtiyaç analizine göre hazırlanmış iyi ve yerinde bir projedir. Çünkü bu diller o zaman için bölge insanına gerekli olan dillerdir. Şimdi de geçerliliğini yitirmiş değildir. Belki buna bir de İngilizcenin ilave edilmesi gerekir.
İslam âlemi için cehalet, zaruret ve ihtilafı üç büyük düşman olarak gören Bediüzzaman’ın bu düşmanları, hayata geçirmeye çalıştığı projelerle yenmek istemesi kadar tabi bir şey olamaz. Çünkü bölge insanında, hatta Anadolu’nun neredeyse tamamında cehalet var, zaruret var, ihtiyaç var, bölünmüşlük var.
Dil, aynı zamanda topluma şahsiyetini kazandıran bir kimliktir. Bir toplumun dilini yasaklarsanız ya da yok sayarsanız, bu toplumu tamamen karşınıza almış olursunuz ve bundan dolayı da büyük bir iletişim kopukluğu yaşarsınız. Nitekim öyle de olmuştur.
Osmanlı döneminde Kürtçe yasak değildir. Hatta o dönemde bölgenin adı; “Kürdistan” olarak geçmektedir. Ama Avrupa’dan aramıza sokulan ırkçılık illeti Osmanlıyı yıktığı gibi, Cumhuruyeti de ırkçı bir zihniyetin eline mahkûm etmiştir. Kurulan ulus devleti ile birlikte Bediüzzaman’ın tam 100 yıl önce sezmiş olduğu problemler, bugün temel huzursuzluk kaynağımız haline gelmiştir.
Osmanlı üst kimliği içerisinde Türklerin kendilerini yitirdikleri, hatta “Türküm” demeye utandıkları aldatmacası ile; “biz” yerine, “ben”, “ümmet kardeşliği” yerine, “ırkdaşlık” ikame edilerek düşmanlarımızın işleri bir hayli kolaylaştırılmıştır. Yalnızlaştırılmış, uyuşturulmuş, komşusu ve dostu olmayan bir Türkiye, her zaman bu düşmanlarımızın menfaatlerinin garantisi olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.
Bediüzzaman, Osmanlının adım adım yıkıma doğru ilerleyişini görür ve buna engel olmak için elinden gelen gayreti sarf eder, İslam âlemine, kendi değerlerine sahip çıkması için her kanaldan ulaşmaya çalışır. Makaleler yazar, konferanslar verir. Bütün bunlarla yetinmeyip bir de gazete çıkarma teşebbüsünde bulunur, daha çok insana ulaşmayı ve mesajlarını onlara duyurmayı amaçlar.
Gazetenin yayın politikası da; Osmanlının yıkımını durdurma, İslam âlemini parça parça olmaktan, “pederini, biçare validesini ve kahraman kardeşini düşman zannederek, bilmeyerek veya yanlışlıkla öldürmekten” (7) kurtarmaktan ibarettir.
Gazetenin Yayın Politikası:
1-Siyaset-i Şer’iye (İslama uygun siyaset)
Bediüzzman’a göre şeriat; “âlem-i asgar (küçük âlem) olan insanın ef’âlini (fiillerini) ve ahvâlini (hallerini) tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen” emirlerdir. (8) Bu emirler, insanın kişisel ve sosyal hayatını tanzim, iç ve dış huzurunu temin eder.
Kısaca “yönetim stratejileri” olarak tarif edebileceğimiz ve politika kelimesi ile de aynı anlamı taşıyan siyaseti bilim adamları; “Toplumun bütünlüğünü sağlamak, kişisel çıkarlara karşı cemiyetin çıkarlarını korumak, genel yararı ve insanların ortak iyiliğini sağlamak.” olarak tarif etmekte, aynı zamanda toplum içindeki değerlerin (maddi kaynakların) paylaşımıyla ve bu paylaşımı sırasındaki çatışma ile de ilgili olduğunu belirtmektedirler. (9) Felsefenin olumsuz tesiri altında kalan kesimler hayatı bir mücadele olarak gördüklerinden çoğunlukla çatışma merkezli bir hayatın ortasında olurlar.
Bediüzzaman’da ilk zamanlar dine hizmetin siyasetle olacağına inancı vardır. Bu da tabi ki, yalanlardan ve kötülüklerden arınmış, temiz ve şer’i bir siyasettir. Ama durum hiç de inandığı gibi değildir. Çünkü siyaset çok kirlenmiştir.
Bediüzzaman mevcut siyaseti; içine çok yalan, hile ve şeytanlıklar girmiş olan “şeytânî bir vesvese” olarak görür. (10)Yalanlarla doğruların bir dükkânda beraber satılmaya başlamasıyla, toplum ahlâkının bozulduğunu, siyasi propagandanın yalana fazla revaç verdiğini bu nedenle de yalanın müthiş çirkinliğinin gizlenip, doğruluğun parlak güzelliğinin görünmemeye başladığını (11) belirtir.
Menfaati esas tutan siyaseti canavar (12) olarak nitelendiren Bediüzzaman; medeni siyaseti, çoğunluğun rahatı için azınlığı feda ve kurban etmesinden dolayı reddeder. (13) Gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı ve en geniş perdesi olan siyâsetin “pek çirkin ve gaddarâne hakiki sûretini” gören (14) Bediüzzaman’ı siyasetten ürküten ve ‘Eüzübillahimineşşeytani vessiyaseti’ (Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.) dedirterek siyasetten el çektiren de; garazkârâne bir tarafgirlik neticesi olarak, dindar bir ilim adamının, siyasî fikrine muhâlif bir salihi âlimi, kâfirlikle suçlaması ve kendi fikrinde olan bir münafığı da, hürmetkârâne medhetmesi olayıdır. (15)
Şer’i siyasette yalan, aldatmak, hile ve hurda yoktur. Şer’i siyaset; başkalarını yok saymadan veya yok etmeden yapılan ahlaklı, hakkaniyetli, edepli ve dürüst bir siyasettir.
Bediüzzaman şer’i kanunları millet hâkimiyetinin alameti olarak görür. Şeriat dairesinde; ittihad-ı kulubün (kalplerin birliğinin), muhabbet-i milliyenin, maarifin, sa’y-i insanînin (insanın çalışmasının) ve terk-i sefahetin (sefahatin terkinin) var olduğunu, hürriyetin de, müraat-ı ahkam ve adab-ı Şeriat (şeriatın adabına ve hükümlerine uymakla) ve ahlak-ı hasene (güzel ahlak) ile tahakkuk edeceğini ve neşv ü nema bulacağını (gelişeceğini) söyler. (16)
Şer’i siyasetin önemli hedeflerinden birisi İslam birliğidir. Bunu da; müsbet hareket etmek, insaflı olmak, ittifak etmek, ehl-i hakla ittifakın tevfik-i İlâhînin (Allah’ın yardımının) bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı (kaynağı) olduğunu düşünmek, şahs-ı mânevîye dâhil olup dalâletin müthiş şahs-ı mânevîsine karşı hakkaniyeti muhafaza etmek, hakkı bâtılın savletinden (hücumundan) kurtarmak, nefsini, enâniyetini, yanlış düşündüğü izzetini, ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatını terk etmekle temin edilecektir. (17)
Bediüzzaman bütün bunlarla birlikte bir de ihmalden bahseder. O da Şudur:
“Haccın bahusus taarrüfle (tanışmakla) tevhid-i efkârı (fikir birliğini), teavünle (yardımlaşmayla) teşrik-i mesaiyi (ortak çalışmayı) tazammun eden (içeren) içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye (İslamın yüksek siyasetinin) ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin (sosyal hayatın çok geniş ve faydalı işlerinin) ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti (hazırlattı).” (18)
Bu nedenle Bediüzzaman, “mazlum ihvan-ı vatan”ı Şeriat dairesindeki “ittihad-ı kulub”a (kalplerin birliğine), dâhil olmaya davet eder. (19) Hürriyeti, üç yüz yetmiş milyon İslamı esaretten kurtarmaya yegâne bir çare olarak görür. “Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir (karışıktır); su gibi memzûc olmamışlar (birbirlerinde erimemişler). İnşaallah, elektrik-i hakaik-ı İslamiyetle imtizaç ederek (İslam hakikatlerinin elektriği ile uyum sağlayarak), ziya-i maarif-i İslamiye (İslam maarifinin ışığı) hararetiyle kuvvet tevlid ederek (doğarak), bir mîzac-ı mûtedile-i adalet (âdil ve dengeli bir mizaç) vücuda gelecektir.” İnancını taşır. “Yaşasın meşrûtiyet-i meşrua, sağ olsun hakîkat-i Şeriat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet! (hürriyet nurları)” (20) diyerek duyduğu heyecan ve arzuyu dile getirir.
Selametimizi, İslamiyete dayanmakta ve onun sağlam ipine sımsıkı sarılmakta gören Bediüzzaman, “Dünya için din feda olunmaz.” ikazında bulunur ve milletin “kalb hastalığı” olan “zaaf-ı diyanetin” ancak takviye ile sıhhat bulabileceğini söyler. “Mesleğimiz ise ahlak-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahallûk (ahlaklanmak) ve sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir; ve rehberimiz Şeriat-ı Garra ve kılıncımız da berahin-i katıa (kesin deliller) ve maksadımız Î’la-yı Kelimetullahtır (Allah’ın kelamını yüceltmektir).” der. (21)
Gazete çıkarmak için müracaatta bulunduğu 1 Şubat 1909’dan hemen sonraki günlerde “Hakikat” adlı makalesinde; “Biz ‘kalû bela’dan cemiyet-i Muhammedîde dâhiliz; cihetü’l-vahdet-i ittihadımız (birlik cihetimiz) Tevhiddir, peyman ve yemînimiz îmandır. Mademki muvahhidiz (biriz); müttehidiz. Her bir mü’min, Î’la-yı Kelimetullah ile mükelleftir.” diyen Bediüzzaman’ın asıl maksadının ne olduğu açıkça anlaşılmaktadır. (22)
Bediüzzaman’ın bütün meselesi İslamdır ve İslam siyasetidir. Tiflis’te, Şeyh San’an Tepesinde Rus Polisinin; "İslâm parça parça olmuş?" sözüne hiç moralini bozmadan büyük bir ümit ve heyecanla; "Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslamın müstaid (kabiliyetli) bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadîsinde (lisesinde) çalışıyor. Mısır İslamın zekî bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden (siyaset okulundan) ders alıyor. Kafkas ve Türkistan İslamın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar, ila ahir... Yahu, şu asilzade evlat, şehadetnamelerini (diplomalarını) aldıktan sonra, her biri bir kıta başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslamiyetin bayrağını afak-ı kemalatta (mükemmelliğin ufuklarında) temevvüc ettirecekler (dalgalandıracaklar).” cevabını vermiştir.
Sonuç olarak Bediüzzaman’ın yegâne azim ve gayesinin, İslamiyet nûrunun ve Kur’an hakîkatlerinin dünyaya yayılması olduğu ve kendisinin de Kur’an’ın dellallığı vazifesini hayatı boyunca îfa ettiği görülmektedir. Dolayısı ile çıkarmak istediği gazetenin de aynı amaçlara hizmet için kullanacağı her haliyle bellidir. (23)
2-Ulûm-ı muhtelife (Çeşitli İlimler)
Ulûm; Arapça ilm kelimesinin çoğuludur. İlm: Kâinat içinde meydana gelen olayların sebep, oluş, sonuç ve tesirleri konusunda, aklın ölçüleri çerçevesinde tahsil ve tecrübe ile edinilen doğru bilgi, bilim, fen ve marifettir. Tasavvufî olarak da kulun marifet sayesinde idrâk ettiği şey anlamına gelmektedir. (24)
Bediüzzaman ana hatlarıyla ilmi; din ve fen ilimleri olarak ikiye ayırır ve birbirini tamamlayan iki unsurlar olarak görür. Risale-i Nurların değişik yerlerinde buna paralel olarak ulum-ı İlahiye ve kevniye veya ulum-ı arziye ve semaviye gibi isimlendirmeler de yapmıştır.
“İslam dini ilme ve fenlere karşıdır.” Safsatası Tanzimat’tan bu yana söylenegelmektedir. Bu ifadeler, Batılılaşma ve laikliğin etkisi altına giren Osmanlının eğitimli kesimi tarafından üretilmiştir. Bu kesim, İslamiyet’ten uzaklaştığı gibi, bir de sürekli İslamiyet hakkında şüphe yaymış ve geri kalışımızın sorumluluğunu da İslamiyet'e yüklemiştir.
Medreselerin perişan hallerine ve modern okullar karşısında zayıf düşmelerine çok üzülen Bediüzzaman, anlamsız çatışma ve suçlamaları ortadan kaldıracak ve toplumsal barışı temin edecek güzel bir formül geliştirir. Hem iman hakikatlerini ve İslamî bilgileri öğretecek, hem de modern bilimler ile onları bağdaştıracak yeni bir medrese modeli sunar. Bunu da şu veciz sözlerle ifade eder: “Vicdanın ziyası, ulûm-ı dîniyedir. Aklın nuru, fünun-ı medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (kaynaşmasıyla) hakikat tecellî eder. O iki cenah (kanat) ile talebenin himmeti (gayreti) pervaz eder (uçar). İftirak ettikleri (ayrıldıkları) vakit, birincisinde taassup (fanatiklik), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar). (25)
Bediüzzaman fenlerin seyyidinin, mürşidinin ve hakiki ilimlerin reis ve pederinin İslamiyet olduğunu (26) söyleyerek bizi ilimlerin kaynağa doğru yönlendirir. Kur’an’ın ve âyetlerinin; “müteaddit ilmî, kevnî (varlık âlemi ile ilgili) hakikatleri meyve veren bir kitâp” (27) olduğunu, “keskin beyânâtıyla bütün kâinattaki âdiyât nâmiyle yâd olunan, hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olan mevcudât üstündeki âdet ve ülfet perdesini yırtıp şuur sahiplerinin akıllarına tükenmez bir ilim hazinesinin kapısını açtığını, (28) hak ve hakikat olan ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini, dünyevî ve uhrevî kemâlâtı ve saâdâtı (saadetleri) vâzıhan (açıkça) gösterdiğini ve insanları teşvik ettiğini, ayrıca peygamberlerin mucizelerinin de sanat harikalarına işaret ettiklerini belirterek "Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir." (29) hükmünü verir.
Bu nedenle ilim ve fenlerden bîhaber yapılan icraatlar yerini bulmayacak daima eksik kalacaktır. Evet bu vakit; âhir vakittir, artık her şey ilim ve fenne dökülmüştür, hüküm ve kuvvet de ilmin elindedir. Tanzimat’la birlikte başlayan Batılılaşma hareketinin temel amacı, ilim ve teknolojide Batının çok ilerlemiş olması, bizim de onlara yetişmek ve onlar gibi olmak isteyişimiz değil midir?
Bediüzzaman; "Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâgat ve cezâlet (düzgün, yerinde ve makamında söylenen güzel sözler), bütün envâıyla (nevileriyle) âhir zamanda en mergub (rağbet gören) bir sûret alacaktır. Hattâ, insanlar kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icrâ ettirmek için, en keskin silâhını; cezâlet-i beyândan (kusursuz anlatıştan) ve en mukâvemetsûz (karşı konulmaz) kuvvetini, belâgat-ı edâdan alacaktır." (30) diyerek gelecekte ilmin bir kolunun alacağı önemli suretin altını çizer.
Bediüzzaman; zaten insanın bu âleme ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için geldiğini, mahiyet ve istidad itibâriyle her şeyin ilme bağlı olduğunu, bütün hakiki ilimlerin esâsının, mâdeninin, nurunun ve ruhunun, mârifetullah olduğunu ve onun üssü'l-esâsının da imân-ı billâh olduğunu (31) belirtir. Kâinata veya varlıklara kendi zatları adına bakıldığında fen dairesinin cehalet dairesine dönüşeceğini ifade ederek her şeye harfi nazarla yani Sanatkârının verdiği nizam ve hikmetle bakarak şüphelerden kurtulunabileceğini söyleyerek (32) eşyaya karşı olması gereken doğru bakış açısını verir.
Bu durumda gazetecilikte; ilim, fen, belagat, cezalet ve eda çok önem arz etmektedir. Mahiyet ve istidad itibâriyle her şeyin ilme bağlı olması nedeniyle de imana hizmet etmek Bediüzzama’a göre birinci vazife olmaktadır. Halkın gazete aracılığı ile ilmi gelişmelerden haberdar edilmesi, vesvese ve şüphelerden kurtarılması, tefekküre sevk edilmesi ve sağlıklı düşünmesinin sağlanması çok önemli bir hizmet olsa gerektir.
Bunu yaparken gazetenin de ilmi kriterlere uygun muhteva ve yönetime sahip olması gerekir. Aksi halde başarı söz konusu bile olamaz. Dili, üslubu, muhtevası, hedef aldığı kitle, dağıtımı ve pazarlanması, yeniliklere uyumu ve sürekli yenilenme ihtiyacının giderilmesi, yazar kadrosu, yönetimi ve personeli her zaman ölçülebilir ve şeffaf olmalıdır.
Sonuç olarak: Her şey ilme bağlıdır. Bütün fen ve ilimlerin kaynağı İslamiyet ve Kur’an’dır. Kaynaktan uzaklaşmış ilim ve fenler tek başlarına cehalet getirir. Belagat çok önemlidir. Durum böyle olunca Bediüzzaman’ın çıkartmak istediği gazetenin yayın politikasına ilmin yön vermemesi, felsefenin tasallutuyla esas yörüngesinden çıkarılmaya ve kaynağına düşman edilmeye çalışılan ilimleri, gazete aracılığıyla yörüngesine oturtmak istememesi ve ırkçılık hastalığını bertaraf ederek ittihadı, İslam birliğini ve kardeşliğini sağlam temellere oturtmak istememesi düşünülemez.
3-Şu’ûn-ı muhtelife (Çeşitli İşler)
Şu’ûn: İşler, olaylar, vak'alar, hadiseler anlamlarına gelmektedir. Meşrû ve şer’î dairedeki bütün işler ve gelişmeler, muhtelif işlerin dairesine girebilir. Kültür ve sanat etkinliklerini de birlikte düşünmek gerekir.
Bediüzzaman’ın muhtelif işlerden kastı; insanlığa faydası olacak, hem dünya, hem de ahret saadetini temin edecek hikmetli ve faydalı, ayrıca toplumun maddi ve manevi kalkınmasını temin edecek işlerdir.
Batı medeniyeti, maddeten terakki etmiş olmasına rağmen, manen tefessüh etmiş olduğundan, İslam toplumları için iyi bir örnek değildir. Bu nedenle Bediüzzaman Batı medeniyetini ikiye ayırır. Toptancı bir düşünce yerine, faydalı kısımları alıp faydasız kısımları reddedetme yoluna tutar, seçici davranır.
a) Sosyal Problemlerin Çözümüne Yönelik Bir Yayıncılık
Toplumdaki geniş sosyal olayların, işlerin ve etkinliklerin incelenmesi, tahlil edilmesi ve sıkı bir analize tabi tutularak sosyal faydalara dönüştürülmesi gerekir. Bilgi ve görgünün, birlik ve beraberliğin, kaynaşma ve yardımlaşmanın bir toplum için önemi çok büyüktür. Haccın bunun için iyi bir fırsat ve zemin olduğu açıktır. Hac esnasındaki tanışma-bilişme, fikir birliği, yardımlaşma ve ortak çalışma bunun bel kemiğini oluşturur. Âlî maksatlara da iyi bir zemin hazırlar.
Param parça olmuş ve birbirlerini düşman zannederek öldürmüş İslam toplumlarının içler acısı durumlarını göz önüne alacak olursak yukarıda zikrettiğimiz esasların ne kadar önemli olduğu daha da iyi anlaşılacaktır.
b) Fıtri Meyelanları Uyandıran Bir Yayıncılık
Fıtri meyelanın karşı konulmaz bir gücü vardır. Bu gücü toplumun kalkınması yolunda kullanmak gerekir. Bediüzzaman; imanın mahiyetindeki harika şehametle, İslamın izzetindeki şecaat ve İslam kardeşliğinin uyanışıyla hakikat güneşinin doğacağına inanır. (33) Sanat, ticaret, ittifak, teşrik-i mesai, iştirak-i âmâl gibi gelişim unsurları ile bölünmüşlüğü, cehaleti, fakirliği yenmeye ve İslam toplumlarını aydınlatarak dünyada söz sahibi yapmaya çalışır.
“İslam milletleri mazlumdur.” Diyen Bediüzzaman; şeriatı, şahsi garaz ve intikam fikri ile lekedar etmeden, hayat kaynağı yapan milletlerin eskiye nazaran bin derece daha yükseleceklerini kesin bir dille müjdeler. (34)
İşler, sefahatin terki, maarif, milli muhabbet, kalplerin birliği ve âdetullah kanunlarına uygun hareket gibi temel unsurların da desteği ile gelişir. Aksi halde bütün çalışmalar boşa gidecektir. Bediüzzaman, Bu memleket insanlarının tekemmülat makinesinin buharının diyanet olduğunu söyleyerek, İslam milletlerini şeriat kanunu trenine ve şer’i meşveret burağına fikren bindirerek medeni milletler ile omuz omuza müsabaka ettirir, balonla uçurarak layık oldukları mevkiye getirmenin çabası içine girer. (35)
c) İ’la-yı kelimetullahı Esas Alan Bir Yayıncılık
İ’la-yı kelimetullah için çalışmak her Müslümana farzdır. Bu zaman da bunun en büyük sebebinin maddeten terakki etmek olduğunu söyleyen Bediüzzaman; “Ecnebiler fenler ve sanayi silahıyla bizi manevi baskı altında eziyorlar. Biz de aynı silahlarla i’la-yı kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil, fakr ve fikir ayrılıklarına karşı cihad edeceğiz.” (36) der. Onun programında ümitsizlikliğe ve nemelazımcılığa asla yer yoktur. Çünkü bunlar bütün kemalata manidir. (37)
Sonuç
Meşru ve makul olmak şartı ile bir gazetede her türlü faydalı bilgiyi veya haberi vermek, halkı kaynağından ve doğru olarak bilgilendirmek, aydınlanmalarını ve şuurlanmalarını temin etmek elbette gelecekte çok güzel neticeler verecektir.
Kainatın boşluk kabul etmediği hepimizce malumdur. Halk doğru bilgilendirilmez ve marifet sahibi edilmezse, başkaları tarafından çok rahat aldatılabilir. Toplumun bütün katmanlarını kardeş sayıp onların ihtiyaçlarını karşılayan çok geniş muhtevalı bir gazetenin, birkaç mahalli ve evrensel dilde yayınlanması hizmet aşkıyla yanıp tutuşanların arayıp da bulamayacağı bir şey olmalıdır.
Kaynaklar:
1- Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s: 47, Y.A.N.
2-A.g.e., 45,
3-A.g.e., 45,
4-A.g.e., 46,
5-A.g.e., 46,
6-A.g.e., 55,
7-Nursi, Said Bediüzzaman, Sünuhat, s: 72, Y.A.N.
8-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 463, Y.A.N. İstanbul
9-Münci Kapani: Politika Bilimine Giriş 13. baskı, s: 18 ve 19
10-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 445, Y.A.N. İstanbul
11-A.g.e. s: 452
12-A.g.e. s: 648
13-A.g.e. s: 658
14-A.g.e. s: 140
15-Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 258, Y.A.N. İstanbul
16-Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Hürriyete Hitab, s. 48, Y.A.N. İstanbul
17-Nursi, Bediüzzaman Said, Lem'alar, s: 155, Y.A.N. İstanbul
18-Nursi, Bediüzzaman Said, Sünuhat, Rüyanın Zeyli, s: 71, Y.A.N. İstanbul
19-Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Hürriyete Hitab, s: 47, Y.A.N. İstanbul
20-A.g.e. s: 68, 05 Mart 1325/18 Mart 1909 “Yaşasın Şeriat-ı Muhammedî (a.s.m.)” Dîni Cerîde: 77, Y.A.N. İstanbul
21-Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Sayfa 51, Y.A.N. İstanbul
22-Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Sayfa 52 Hakikat Dinî Ceride: 7026 Şubat 1324 Mart 1909, Y.A.N. İstanbul
23-Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Sayfa 69,70, Y.A.N. İstanbul
24-Osmanlıca-Türkçe Lügat, Yeni Asya Neşriyat © 2001
25-Nursi, Bediüzzaman Said, Münazarat, s: 127, Y.A.N. İstanbul
26-Nursi, Bediüzzaman Said, Muhakemat, s: 8, Y.A.N. İstanbul
27-Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 94, Y.A.N. İstanbul
28-A.g.e., s: 126
29-A.g.e., s: 239
30-A.g.e., s: 240
31-A.g.e., s: 286
32-A.g.e., s: 663
33-Nursi, Bediüzzaman, Sünuhat, s: 71, 72, 73, Y.A.N.
34-Nursi, Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s: 47, Y.A.N.
35-A.g.e., Hürriyete Hitab, s: 48; Yaşasın Şeriat-ı Muhammedi (a.s.m.), s: 51
36-A.g.e., Hakikat, s: 52
37-A.g.e., s: 68
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
İlgili belgeyi görmek için tıklayınız.
Risale Haber





