
Röportaj: Abdurrahman Iraz, Mehmet Ali Bulut, İhsan Atasoy, Nurettin Huyut / RisaleHaber
Teknik Yönetmen: Abdülkadir Özsoy
1-2-3-4 ve 5. bölümler için buraya tıklayınız.
6. BÖLÜM
“SANA BAŞIN SAĞ OLSUN DİYECEKLER”
Peki, ağabey askerden sonra Üstad'a uğradınız, Üstad “Urfa'yı boş bırakmamak lazım mı?" dedi.
O zaman ne oldu pek hatırlamıyorum, ama görüştüğümüz zaman derdi ki, “sana başın sağ olsun diyecekler.” Urfa’ya bizi ilk gönderirken dedi ki “ben de geleceğim, siz şimdi gidin ben sonra geleceğim.” Vefatına bir ay kala, bana bir telgraf geldi “Üstadın yanına gel.” diye, Üstadın etrafında hizmetinde kaç kişi varsa hepsini tevkif etmişlerdi. Son zamanlarıydı.
Olay şöyle: “Üstad tarikatçılık mı yapıyor?” diye mektup yazanlar olmuş. Üstadın talebeleri de “Üstad tarikatçılık yapmıyor” diye onlara mektup yazmış, müdafaa etmişler. Ve o mektubu her tarafa göndermişler. O mektubu yazdıkları ve dağıttıkları için de onları tevkif etmişler. Üstad yalnız kaldı diye bana telgraf gelmişti. “gel” diye… Gitmiştim zaten sadece bir gece kaldım Üstad dedi “Urfa yalnız olmaz git” dedi, tekrar Urfa’ya döndüm. Abdulkadir ile biz de o mektubu aynen Urfa’da daha önce neşretmiştik. Teksir makinesiyle çoğaltıp her kese göndermiştik tabi adresler vardı. Neyse ben vardım Urfa’ya, beni de Abdulkadir ile beraber tevkif ettiler. O mektup ne zaman beraat etti, serbest oldu ise bizi de o zaman serbest bıraktılar. Yani Ankara’dakiler serbest olunca bizi de serbest bıraktılar.
Bizi oradan çıkardılar ya, Müftünün verdiği yerden. Üstad o zaman demişti ki “Urfa Valisi demokratsa benden selam edin” demişti. Adını unuttum Valinin. "Babo" diyorlardı Urfalılar. Bu daha çok babacan bir insandı, mesela Alevileri korurdu. Urfa’yı harekete getirdi. Hakikaten hizmet ediyordu.
URFA MÜFTÜSÜ “YAHU SİZİN ŞEYHİNİZ ÇOK YAMAN BİR ADAM”
Ben gittim o valiyi görmek istedim, at yarışlarına gitmiş, yanında koruması var yanına yaklaştırmıyor. Sonra ben Vali beye bir mektup yazdım, Üstadımız Vali demokratsa, halk Partili değilse size selam gönderdi. Sonra beni çağırdı vali, sen dedi ne istiyorsun? Ben dedim Müftü efendinin verdiği bir oda vardı, o odada serbest çalışıyorduk o odadan ayırdılar biz tekrar o odamıza dönmek istiyoruz.” “Peki” dedi “ya bu gençler çalışsın ya” Binbaşıyı çağırdı Binbaşı kalem kâğıt getirdi Müftü Efendiye eski yazı bir yazı yazdı, Müftü Efendi de o zaman neymiş ya nahiye Müdürüymüş, Nahiye Müdürlüğünden Müftü olmuş, eskiden ilim okumuş, mollalardan. Âlim bir zat fakat bizi sevmezdi. Eski müftü değişmiş vefat mı etmiş ne olmuş, yeni müftü o geçmiş o da bizi sevmezdi, ona biz giderdik hiç bize yüz vermezdi, sonra ona Valinin mektubunu getirince, şöyle bir baktı “ha işte böyle olacak ya” dedi. Üstadın bir selamıyla hemen bize oradan tekrar yer verdi. “Yahu” dedi “sizin Şeyhiniz çok yaman bir adam” dedi. Biz dedik “şeyh değil hocadır.”
“Sen” dedi” ne zaman başladın bu işe” ben dedim “liseyi bitirdikten sonra, din adamı olmak istiyordum, Risale-i Nur'u okudum, şöyle iyi, böyle iyi derken, ben şimdi Risale-i Nur'a çalışıyorum.” dedim. “Sen nerelisin?” dedi, “Kastamonuluyum” dedim. “Yok ya sen Kastamonulu musun?” dedi. “Evet” dedim. “o zaman yeter” dedi, ben seni şarklı falan sanıyordum”… Vanlıyım sanıyormuş, doğudan Kürtçülük yaptığımızı sanıyormuş. Velhasıl o valiyle de iyi olduk sonradan. Adam tekrar yerimizi verdi bize.
Askerlikten sonra, Urfa'ya döndükten sonra Üstadla görüşmeniz oldu mu?
Üstadın vefatına bir ay kala, ne için gittim? Bu telgraf için mi? Ne içinse şimdi unutmuşum. O zaman görüştüm. Gittiğimde dedim ki “siz her yere gidiyorsunuz, İstanbul’a Konya’ya vesaireye, Ankara’ya gidiyorsunuz, Urfa’ya da söz verdiniz, geleceğim dediniz şimdi gelmeyecek misiniz?” , “Urfalılar sizi bekliyor” dedim. Benim bu isteğim üzerine “orada Risale-i Nur yok mu?” dedi. “Var” dedim. “Risale-i Nur’un olduğu yerde bana ihtiyaç yoktur.” dedi. Beni gönderdi.
"SEN ZATEN BÜTÜN NURCULARIN ABİSİSİN”
Abi size “başınız sağ olsun diyecekler” dediğini söylemiştiniz. Bu sözü ne zaman söyledi?
Daha evvel demişti.
Bir ziyaretiniz sırasında “sen Nurcuların abisi olacaksın” demiş diye bir ifade kullandığını biliyoruz. Bunun aslı nedir? Ne zaman nasıl söyledi?
Son ziyaretine gittiğimde dedim ki “Diyarbakır’da Mehmet Kayalar var, o çok iyi hizmet ediyor, dershane açmış, ben onun ziyaretine gideceğim bir gece olsun ziyaretine müsaade eder misiniz?” dedim. “Yok dedi lüzum yok” Dedim “Hüsrev abiyi ziyaret edeyim” “Yok dedi sen bir şey soracaksan işte Zübeyir'e sor, "sen" dedi "zaten bütün Nurcuların abisisin” Allaah!... bir iltifat etti. Bu konuşmamızı takside giderken yaşadık.
Yanınızda başka kimse var mıydı?
Zübeyir abi de vardı, bir de Mehmet Çalışkan veya Ceylan olabilir. İyice bilemiyorum. Yani daha evvelde bir konuşmamızda -nerede konuştuk bilemiyorum- "Sen" dedi “birinci derece talebem değilsin, ikinci derece talebem değilsin, üçüncü derece talebemsin” dedi. Mesela Hüsrev abi olsun, Hafız Ali olsun, Refet abi olsun, Hulusi abi olsun onlar ilk talebeler. Siz bana ilkin dediniz ki “Üstadın ilk talebelerisiniz” dediniz, “saffı evvel” ben saffı evvel olamıyorum ki, çünkü biz çok sonradan geldik.
ÜSTAD BİZE YEMİN ETTİRDİ: “BİZİ PARÇA PARÇA ETSELER RİSALE-İ NUR'DAN AYRILMAYACAĞIZ”
Doğru...
Onlar hizmetlerini yaptılar her şey aşikâr oldu, bin kalem sav köyünde, bin kalem Risale-i Nur'u yazıyordu. Kim yazdırıyordu? Hüsrev abi yazdırıyordu, Hafız Ali Efendi yazdırıyordu. Mesela Hulusi abi Üstad'ın her zaman hizmetindeydi, ama askerlik vazifesini de yapıyordu, onun için Üstad böyle iltifat ederdi. Bizi şevke getirmek için, böyle çoklarına demiştir. “Sen benim evladımsın, hem vekilimsin, varisimsin” böyle çoklarına demiştir. Bize yemin de ettirmişti. İstanbul’da bir ara bulunduk ya, Muhsin Alev vardı şimdi Almanya’da ondan sonra Hüsnü vardı, ben vardım, Ziya vardı bize Kur’an’ı Kerim'e el bastırarak yemin ettirdi, “Risale-i Nur'dan sizi parça parça etseler ayrılmayacağınıza...”
O isimleri bir daha sayar mısınız? Zübeyir abi de var mıydı?
Yoktu Zübeyir abi… Beni takside yolcu ederken, Çay İstasyonuna, Trene götürürken söylemişti. Veyahut Bolvadin’e beraber giderken bu yemini ettirmişti. Kaç defa gittik.
O zaman İstanbul'da değil Emirdağ’ında oldu bu hadise...
Başka kimler vardı bu yeminde?
Yok, yok yemin yaptırdığında İstanbul’daydı, Hüsnü bir, Yusuf Ziya iki, Muhsin Alev üç, Ahmet Aytimur dört, ben beş.
Beş kişiye yemin ettirdi. “Sizi parça parça doğrasalar Risale-i Nur'dan ayrılmayacağınıza söz verin” diye, Yusuf Ziya demiş ki, öyle bir münakaşa oldu, İnşallah, “İnşallah desek olmaz mı?” “Burada İnşallah olmaz” dedi. Üstad… “Söz vereceksin” Kesin söz istiyordu bizden.
Garip bir şey!
Her neyse Allah kusurumuzu affetsin, bizi Üstad'a talebe kabul etsin.
“YENİ YAZIYLA YAZILAN KİTAPLARDA ABDULLAH'IN HİSSESİ VAR”
Abi sizin neşrolunan Risalelerde hissenizin olduğunu söylemiştiniz. O ne anlama geliyor?
O Sungur Ağabeyin sözü diyor ki, yeni yazıyı siz ilkin yazdığınız için, yoksa yeni yazıya müsaade etmezdi Üstad. Kastamonu da biz ilk yeni yazı ile yazdık, “gençlerin hatırı için ben yeni yazıya müsaade ettim” demişti Üstad. “Ecnebi, gayrı Müslimler de bu Risalelerden istifade etsinler diye yeni yazıya müsaade ettim” Bunda Sungur abinin dediğine göre, “Abdullah’ın hep hissesi var” demiş. “O vesile olduğu için” demiş. “Ben onun hatırı için yazdırdım” demiş. Yeni yazı için. Yani öyle ben bazı şeyleri söylüyorum ama ben tam bilmiyorum unutmuşum.
AYASOFYA CAMİ OLUNCA NURCULAR ADINA GAZETE ÇIKARILABİLİR
Gazete ile ilgili de bir hatıranız var. Biraz da ondan bahseder misiniz?
Evet, gazete ile ilgili olay şöyle; yine biz İstanbul’da iken oldu bu iş. Salih Özcan mektup yazıyor Üstadımıza diyor ki, “biz Nurcular namına bir gazete çıkarmak istiyoruz, müsaade istiyoruz sizden.” Üstadımız mektubu alınca cevabi bir mektup yazdırdı. Mektupta neler yazdı tam bilmiyorum, yalınız mektubun hulasasını biliyorum. “Bizim şimdi gazetemiz olmaz, ne zaman Ayasofya cami haline gelirse, yani Türkiye ne zaman Ayasofya’yı cami haline getirirse, o zaman gazete de çıkabilir. Bazı milletvekillerin veya vekillerin himayesi altında bizim bir gazetemiz olabilir, çünkü bu zamanda muhalif olsak hizmete zarar gelir, biz gazete çıkarırsak mutlaka siyasete gireceğiz, siyasetin dili gazetedir, siyasete gireceğimiz için, muhalif olsak hizmete zarar gelir, muvafık olsak ihlâsa zarardır. Ne zaman Ayasofya Cami haline gelir o zaman bizim gazetemiz olabilir. Vekillerin vesairenin himayesi altında olmalı” demişti. Yani öyle dediğini biliyorum. Salih Özcan bilir, Salih Özcan bunu daha iyi bilir ona yazıldı çünkü.
Üstadın şartı olmadan Yeni Asya çıktı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunu Zübeyir abi sadece Mehmet Kutlulara selahiyet vermiş, demiş ki “sadece sen alakadar olacaksın gazete ile, gazeteyi Nurcuların çıkardığını kimse bilmeyecek, eğer bilirse gazete kapatılacak. Bu şartla gazetenin başında kalabilirsin.” Zübeyir abi ona öyle demiş. Maalesef siyasete de karışıyor.
Üstadın şöyle bir sözü var, bana söylemişti. “Kimde Risale-i Nura bir muhabbet hâsıl olsa, o istihdam altındadır.” Yani Risale-i Nur'u seven herkes Allah’ın rızası yolunda Risale-i Nura hizmet eder, ben böyle düşünüyorum. Onun için ayrı ayrı çalışmalara, ayrı ayrı dershanelere, ayrı ayrı baskılara Üstad demek ki razıdır, bu şekilde bütün dünyaya yayılıyor, ihtilaf gibi oluyor fakat iş bölümü oluyor, herkes bir işi üzerine alıyor her yere dağılıyor. Benden darılan sana gidiyor, senden darılan ona gidiyor bu şekilde oluyor.
Program Risale-i Nur. Bak hutbe-i Şamiye’nin zeylinde ne diyor. “Mesleklerde ve meşreplerde ittihat olmadığı gibi caiz de değildir.” Gaye bir ise hepsi bir demektir. Hepsinin gayesi İslamiyet’e hizmet etmek mi? Risale-i Nur'a hizmet mi? Hizmet… Yani gayesi bir ise hepsi bir demektir.
Abi bir şey söylediniz de Zübeyir ağabeyin Mehmet Kutlular'a sen bu gazetenin başında durman şartıyla salahiyet vermiş diyorsunuz. Başka ne gibi şartlar söylemiş?
Beş altı şart koşmuş ama ben o şartları bilmiyorum.
On sekiz maddeden söz ediliyor. Yani siz bu olayı bilmiyor musunuz?
O zaman ben yoktum, ya Urfa’daydım ya da başka bir yerdeydim. Ya Adana’daydım.
Peki, bu meseleyi hiç Zübeyir abi ile konuşmadınız mı?
Onu konuşacak vakit olmadı. Ben Adana’da hapsedildim, tevkif edildim Zübeyir abi vafet etti. 71 de vefat etti. 1 Nisan'dı zannediyorum.
Ayasofya açılacağına dair her hangi bir şey söyledi mi? Bunun zamanlamasıyla ilgi, İttihadı İslam'ı sağlamak için Ayasofya'nın açılması gerekir gibi. Ayasofya'nın açılmasına çok ehemmiyet veriyordu. Onunla ilgili bir işareti oldu mu?
Hiç hatırlamıyorum. Yalnız Başbakanımız Allah razı olsun söz vermiş diyorlar.
Allah cümlemizi Risale-i Nura sadık talebe olarak kabul etsin, Risale-i Nura sadık. Yani bazı ilaveler yapılıyor. Risale-i Nura bazı ilaveler yapılıyor, Risale-i Nur'da olmayan tertipler yapılıyor, bunun için merak ediyoruz. Üstadımız son zamanlarda Sungur abiye sorun Hüsnü Bayramoğluna sorun, Ahmet Aytimura sorun, yani Risale-i Nur'u değiştirerek lügat ilave ederek veya şerh yaparak neşrine Üstad müsaade etmemiş o zaman ve “böyle müsaade etmiyorum” demiş. Bunu onlar biliyorlar. Üstadın son zamanda yanında olan, Hüsnü Bayramoğlu, Ahmet Aytimur, Mustafa Sungur bunlar biliyorlar. Onun için dikkat etmesi lazım neşriyat yapanların Üstad'ın tertibinden ayrılmaması lazım.
“SADELEŞTİREREK YAZARSAN O SENİN ESERİN OLUR”
Aynı şeyi Abdulkadir Badıllı abi de söyledi. Biri lugatçe hazırlıyormuş Üstad Hz.leri ona demiş ki “sen o kitaba kendi adını yaz.”
Yok, yok Lügat değil! Ahmet Feyzi Efendi -Allah rahmet eylesin- Üstada söylemiş ,”ben gençlik rehberini şimdiki gençlerin anlayacağı şekilde sadeleştirerek yazmak istiyorum” demiş. O da “öyle bir şey yazarsan o senin eserin olur, benim eserim olmaz” demiş.
M. Ali Bulut: Abi ben gazeteciyim ve köşe yazarıyım. Bazen Üstad dan bir cümle alıyorum Haber-7 com.da yazıyorum. Çok okunanda bir site bazen aldığım cümle mealen oluyor, mealen üstadımız şöyle demiştir dediğimiz oluyor, bunun bir sakıncası var mıdır? Yani direk kitaptaki cümleleri değilde mealen.
Aslını siz yazın mealin altına kendi imzanızı atın. Üstad bunu nerde yazıyor bilmiyorum.
“Bakınız benim tarzı ifadem bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor, kimsenin ihtiyar ve biçimiyle biçilmez ve kesilmez. Kur’anın bir nevi tefsiri olan sözlerdeki hüner ve zerafet ve meziyet kimsenin değil, belki muntazam güzel, Hakaik-i Kur’aniye'nin, mubarek kametlerine yakışacak, mevzun muntazam üslup ve libasları kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez. Belki onların vücududur ki öyle ister ve desti gaybidir ki o kamete göre keser biçer giydirir. Biz ise içinde bir tercüman bir hizmetkârız. Benim ifadem bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor, bir parça dikkat ve teenni ister” demiş.
Belki bununda bir hikmeti var. 6. deva, 6.ncı devayı görüyoruz iki defa yazılmış, onu bir yerde de demişler. Üstad da, “onun bir hikmeti vardır ben kalem karıştıramam, geldiği gibi kalsın” demiş. Kimsenin kalem karıştırmasını istemiyor.
Allah razı olsun...
Cümlemizden Sonra benim kalbimde şöyle bir şey vardı. Emirdağında Ben üniversiteyi terk ediyorum, babam harçlık gönderiyor, Üstadımız hediye kabul etmiyor, bizde bir hediye kabul etmemiz iyi olmuyor, "nasıl geçineceğiz." diye içimde böyle bir şey vardı. Üstad bir gün geldi açtı kitabı eski yazı el yazısı, dedi "sen bu yazıyı okuyabiliyor musun?" Dedim "okuyorum." Yavaş yavaş eski yazıyı okudum. Şu mektuptu gelirken evraklar arasında bu mektup… Okuyayım mı size?
Buyurun...
“Aziz sıddık kardaşlarım.
Ben pek kati bir surette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat’i kanaatım gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki, Risale-i Nur’un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre, kalbimde, bedenimde, dimağımda, maişetimde bir inkişaf, bir inbisat, bir ferahlık ve bir bereket görüyorum. Hem oradayken hem burada çok kardeşlerimden aynı haleti hissettim ve ediyorum. Çokları da itiraf ediyor ki biz de hisediyoruz diyorlar. Hatta geçen sene size yazdığım gibi benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı o bereket imiş. Hem imamı şafiden (RA) rivayet var ki, halis talebe-i ulumun rızkına ben kefalet edebilirim. Peygamberimiz, çünkü rızkında vüsat ve bereket olur. Madem hakikat ve madem halis talebe-i ulum imanına Risale-i Nur şakirtleri tam liyakat göstermişler elbette şimdiki açlık ve kahte mukabil Risale-i Nur hizmetini bırakmak ve zaruret-i maişet özrüyle, maişet peşinde koşmak yerinde en iyi çare şükür ve kanaat ve Risale-i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.”
“Evet, her tarafta bu derdi maişet her kesi sarsıyor. Ehli dalalet bundan istifade eder, ehl-i hidayette kendini mazur bilir, zarurettir ne yapalım der. Demek ki Risale-i Nur şakirtleri bu açlık ve zaruret musibetine karşı yine Nurla mukabele etmeli, her şakirdin vazifesi yalnız kendi imanını kurtarmak değil, belki başkalarının da imanlarını muhafaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddi devam etmekle olur. Size yazmıştık ki, muarızlara adavetle mukabele etmeyiniz, mümkün olduğu kadar ehl-i takva, ehl-i ilme karşı dostane vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risale-i Nur'un zararına ve şakirtlerinin salâbet ve metanetlerine ilişecek bir tarzda daireniz içine sokmayınız. Eğer enaniyetli ve hodfuruş ise Risale-i Nur şakirtlerinin metanetlerini kırarlar, nazarlarını Risale-i Nur'un haricine çevirirler şimdi çok dikkat metanet ve ihtiyat lazım.” Lillahiltaalel fatiha.
Röportaj: Abdurrahman Iraz, Mehmet Ali Bulut, İhsan Atasoy, Nurettin Huyut / Risale Haber
Teknik Yönetmen: Abdülkadir Özsoy
7. BÖLÜM
BEDİÜZZAMAN: “RİSALE-İ NUR KAFİ, BANA LÜZUM KALMAMIŞ”
Üstad Hazretlerinin Urfa’ya geleceğini ilk defa ne zaman duydunuz?
Üstadın Urfa’ya geleceğini başkasından duymadım yalnız, bizi ilk defa Urfa’ya gönderirken demişti “siz gidin ben de geleceğim.” Bir de son Urfa’ya gelmeden bir ay bir vesile oldu, ziyaretine gitmiştim. Sordum “Siz Ankara'ya gidiyorsunuz, Konya’ya gidiyorsunuz her tarafa gidiyorsunuz, Urfa’ya da söz verdiniz geleceğim dediniz, Urfalılar sizi bekliyor, Urfa'ya ne zaman geleceksiniz?”
Üstad, “orada Risale-i Nur yok mu?” dedi. “Var” dedim. “Risale-i Nur kafi. Bana lüzum kalmamış” dedi. “Gelmeyecek misiniz?” dedim. Sükût etti hiçbir şey söylemedi. Böyle söyledikten sonra düşündüm, Üstad “geleceğim” demişti ama söylemiyor.
Yani o şekilde ayrıldık. İşte bir ay sonra bir gün öğle vakti pazartesi günü Ağaoğlu camisinin avlusunda abdest alıyordum tam ayaklarımı yıkayacağım, Zübeyir abi kapıdan koşarak geldi, caminin kapısından, içeri girmiş, “Üstad geldi, Üstad geldi nereye gideceğiz” dedi. Ben “geliyorum” dedim hemen ayaklarımı yıkadım çıktım cami avlusundan baktım arabayla Üstad gelmiş oraya, caminin önünde. Hemen beni de aldılar. Binerken Urfalı birisi dedi ki, “İpek Palas'a gidin, iyi bir oteldir” dedi, bize tarif etti.
“BU KİM?” DİYE SORDULAR “BEDİÜZZAMAN” DEDİK “YA ÖYLE Mİ” DİYEN KAYBOLUYOR
Arabada Üstadımız, Zübeyir abi, Hüsnü var, bir de Bayram Yüksel vardı… İpek Palas oteline doğru gittik. İpek Palas’ı sorduk “şurada” dediler, gösterdiler. Doğru İpek Palas’ın önüne vardık, Üstadı arabadan indirirken, orda birkaç insan vardı bir kısmı tanıdık, bazıları tanımadık, polisler var. “Bu kim? Bu kim?” diye sordular. “Bediüzzaman Said Nursi” dedik. “Ya öyle mi” diyen kayboluyor. Hemen dağılıp gittiler. Sanki Üstad’ı arıyorlarmış gibi, öyle bir şey oldu. Sonra sanırım bir iş için ben başka bir yere gittim. O nedenle orada otelle kim anlaştı, kim pazarlık etti, nasıl yerleştirdiler, onları bilmiyorum. Döndüğümde onlar otele yerleşiyorlardı. Vakit öğlene bir saat kala falandı. Pazartesi günüydü.
ÜSTAD LİSAN-I HALİYLE, “BANA BAĞLANMAYIN, BEN FANİYİM” DİYOR
Size “Başınız sağolsun diyecekler” sözü tahakkuk ediyordu, bunu ne zaman söylemişti?
O sözü ziyaretine gittiğimizde konuşurken arada bunu da söyleyivermişti. “Sana başın sağ olsun diyecekler” demişti.
Demek ki daha o zaman sizin ev sahipliği yapacağınızı ve taziyeleri kabul edeceğinizi gaybi olarak bilmiş ve söylemiş. Isparta’ya son gittiğiniz ziyarette veya daha önceki ziyaretlerinizde hiç elini öptüğünüz oldu mu? Yani, Üstadla ilk mülaki olduğunuzda elini öper miydiniz?
Çok zaman elini öperdik ama vermek istemezdi. Bazen kucaklardı. Başımızın tepesini öperdi. Yalnız o hasta halinde benim arabada aklımdan geçen, aslında Üstad lisan-ı haliyle bize diyor ki, “bana bağlanmayın, ben faniyim gideceğim, ben acizim diyor” diye kendi kendime tefekkür ediyordum. “Bana bağlanmayın” diyor. Lisanı hal ile Üstad bize ders veriyor diye düşünüyordum.
Beni tanıyacak halde değildi çok ağır hastaydı ateşi vardı ve bitkin vaziyetteydi. Bir gün sonra beni çağırdılar. “Üstad çağırıyor” diye, o zaman Üstad beni tanıdı elini öptüm kulağıma fısıltıyla, “merak etmeyin küfür ölmüştür” dedi. Bundan sonra “bir halt edemezler” dedi ve ona benzer şeyler söyledi, hatırımda yok ama hatırladığım kadarıyla bizi sevindirecek şeyler söylemişti.
BU URFA’YI ÜSTAD NE KADAR SEVİYOR BAŞKA YERDE BÖYLE YAPMAZDI
Otelin önünde tanıdık tanımadık polisler var demiştiniz? Üstadın Urfa’ya geldiğini emniyete onlar mı bildirdi?
Ankara’dan haber vermişler veya sormuşta olabilirler “geldi mi” diye. Zaten emniyet alarmda, adeta her taraftan soruyorlardı. Doğrusu ben bilemiyorum. Sadece biliyorum ki, o gün iyiydi, duyan Üstadı ziyarete geliyordu.
Halkın haberi nasıl oldu?
O zaman Urfa bu kadar büyük değildi birisi duydu mu hepsi duyuyordu, yayılıyordu bir anda. Mesela caminin önüne geldiğinde görenler olmuştu, onlar hemen söylemişlerdir. Ama duyan geliyor. Risale-i Nuru okuyan, okumayan dershaneye derse gelenler hemen gelmeye başladılar. Biz diyoruz ki “Üstad çok rahatsız, rahatsız etmeyelim sonra görüşürsünüz, Üstad burada kalacak.” Bazılarını savıyoruz “gidin” diyoruz, fakat bazıları “ben gitmem” diyor. “Ben Üstadın elini öpeceğim” diyor. Üstada haber veriyoruz, Üstad da “gelsinler” diyor. Sonra çaresiz herkesi bıraktık. Zaten kimseye “gelmesin” demedi. Hep “gelsinler” dedi. Elini kaldırmış böyle gelen elini öpüyor. “Ya” dedik “bu Urfa’yı Üstad ne kadar seviyor başka yerde böyle yapmazdı.”
ÜSTAD URFA’YA GELDİ SİYASETE KARIŞACAK DİYE DÜŞÜNÜYORDUK
Elini öptürmesi, ziyaretine gelenleri geri çevirmemesi hilafı adet bir şey miydi?
Evet, öyle hilafı adet bir şeydi. Daha önce hiç öyle yapmamıştı.
Üstadın son yolculuğa çıktığını bilmediğiniz için size tuhaf geliyor belki de?
Evet, hiç aklımıza gelmiyor. Daha çok şunlar aklımıza geliyor. “Üstad Urfa’ya geldi siyasete karışacak herhalde. Burada vazifesi var.” Öyle şeyler düşünüyoruz, aklımızdan geçiyor. Çok şeyler geliyor aklımıza ama vefat edeceği hiç aklımıza gelmiyor. Ama Abdulkadir Badıllı’ya demiş ki “ben Urfa’ya gelirsem siyasete karışmam” demiş, bunu daha sonra öğreniyoruz.
BEDİÜZZAMAN İÇİN POLİSE SİLAH ÇEKTİ
O iki günü nasıl geçirdiniz, bizimle biraz paylaşır mısınız?
Telâşe içerisinde geçti. Her işe biz koşuyorduk. Ne iş var biz oradayız, koşuşturuyoruz. Telefon edenler oluyor, onlara cevap veriyoruz. Bu günkü gibi cep telefonu yok veya telsiz telefon yok sabit telefonlar kaldığımız yere telefon geliyor gidip cevap veriyoruz.
İlk gün akşama kadar bir şey yoktu. O günün akşamı mıydı yoksa ertesi gün müydü tam bilemiyorum. Birden polisler gelmeye başladı. Gelir gelmez de hemen bize tebligatta bulundular. Dediler “İçişleri Bakanlığından emir var Hoca Efendinin burada kalmaması lazım, burada durmasın, derhal buradan gidin.”
Zübeyir abi ile konuştular. Polisler ikinci gün Hüsnü kardeşten arabanın anahtarını almışlar. Bir karışıklıklar vardı, hissediyorduk, ama ben o işlerle uğraşmadığım için fazla detaylı bilmiyorum.
Daha sonra bu emir İçişleri Bakanlığından geldiği için, biz her tarafa, tanıdıklarımıza, çevre illere Maraş’a Ankara’ya, tanıdık bütün Nur talebelerine telefon ediyoruz. İçişleri Bakanlığı “böyle böyle demiş, Üstadımız Urfa’da hastadır rahatsızdır, şimdi yola çıkamaz gelemez gidin Menderes’le veya içişleriyle temasa geçin, müsaade etsinler burada kalsın” diye telgraflar çekiyoruz, telefonlar ediyoruz. Daha sonra oranın Demokrat Parti başkanı Mehmet Hatipoğlu geldi. “Bediüzzaman bizim misafirimizdir, biz onu hiçbir yere veremeyiz. Bizim misafirimiz Allah misafiridir, kimseye vermeyiz” dedi.
Sonra Emniyete gitmiş Zübeyir abi ile emniyet müdürü ile aralarında tartışma olmuş silahını masanın üstüne koymuş, “benim icabında silahım konuşur. Buradan gitmez. Bu bizim misafirimiz” demiş. O şekilde sert çıkışları olmuş. Ben beraber gitmediğim için daha sonra bunları duydum.
BAŞBAKAN MENDERES’E TELGRAF ÇEKTİM
Bu şekilde mücadelemiz devam etti, her tarafa telefon çekiyoruz. Pazartesi, salı günü böyle, mücadeleyle geçti. Hep geliyorlar konuşuyoruz. Üstadı ziyaret ediyorlar, ziyarete geliyorlar. Salıyı çarşambaya bağlayan gece merhum Adnan Menderes’e telgraf çekmek için postahaneye gittim. Saat gecenin dördüydü, Ramazan ayındayız. Telgrafta ne yazdığımı şu anda iyi hatırlamıyorum. Sadece bir kaç cümle hatırımda. İşte “Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Urfa’ya geldi, bu insan dinine, vatanına geçmişte çok hizmet etmiş hala da ediyor, iman ve Kur’an yolunda hayatını hizmete vakfetmiş, bu uğurda çok zahmet görmüş bir insandır. Bunun suçu nedir ki burada durmasın deniyor? Niye böyle yapıyorsunuz? Bu zulüm nedendir? Bu zulmün neticesi ne olacak? Kimse ceza görmeyecek mi?” işte böyle bir şeyler soruyorum.
Kırk lira verdiğimi hatırlıyorum, o zaman kırk lira çok kıymetli bir para, bir telgrafa vermiştim. Menderes’e Park Palas otelinde, İstanbul’da toplantı varmış. Telgrafı oraya çekiyorum.
ÜSTADIN DAHA VAZİFESİ ÇOK, ONLARI BİTİRMEDEN VEFAT ETMEZ!
Tabi cevap gelmiyor. Gece geç vakit idi dediğim gibi döndüğümde kardeşlerin hepsi oradaydılar. Zübeyir, Hüsnü, Bayram orada duruyorlar, “Üstad nasıl oldu?” diye sordum. “Üstad bayıldı” dediler. “İstirahat ediyor, gürültü etmeyelim, konuşmayalım” dediler. Ben yanına gittim elini tuttum ve bileklerine baktım bilekleri atmıyor, damar atmıyor. Göğsüne baktım hiç hareket yok, nefes alıp vermiyor, kalbini dinledim kalp atmıyor durmuş “ya Üstad hiç böyle bayılır mı? Üstad vefat mı etmiş acaba?” dedim. Zübeyir abi, “yok Üstad eskiden de böyle oluyordu, Üstadın daha vazifesi çok, onları bitirmeden vefat etmez. Şimdi duralım” dedi.
Röportaj: Abdurrahman Iraz, Mehmet Ali Bulut, İhsan Atasoy, Nurettin Huyut / Risale Haber
Teknik Yönetmen: Abdülkadir Özsoy
8. BÖLÜM
İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİUN, ÜSTAD VEFAT ETMİŞ
(Abdullah Yeğin Bediüzzaman Said Nursi’nin vefat anlarını anlatıyor…)
Saat dört sıralarıydı sanırım. Sabaha kadar bekledik, sesimizi çıkarmadık. Üstadın vefatını hiç kimseye söylemiyoruz. “İstirahat ediyor” diyoruz, “rahat olun, Üstad rahat” dedik. Bayram vesaire hiç biri bir şey demiyorlar. Susuyorlar. Sabah oldu yine Ütadı ziyaretler başladı. Gelen geliyor biz kimseye diyemiyoruz. Orada iyi tanıdığımız münzevi Mehmet Efendi isminde kurra hafız bir hoca efendi vardı. Osmanlı zamanında imamlık yaparmış, yaşlı bir zat, biz onu ara sıra ziyaret ederdik. Risale-i Nur okurdu, çok severdi Üstadı. Mahmut Hasırcı’yla beraber otele gelmiş. Kapıda karşıladım, “ben Üstadı ziyarete geldim. Bana Üstadı gösterin” dedi. Dedim “Üstadımız rahatsız baygın halde yatıyor hastadır, şimdi olmaz” dedim. “Yok. Ben rahatsız etmeyeceğim. Siz bana kapıyı açın şu mübareğin yüzünü bir göreyim. Buraya kadar gelmişim bir yüzünü gösterin başka bir şey istemiyorum” dedi.
Sonra orda diğer kardeşler de vardı. Kapıyı açtık şöyle yüzünü gösteriverdik, “İnna Lillah ve İnna ileyhi raciun. Üstad vefat etmiş. Niye söylemiyorsunuz?” dedi. O öyle deyince polisler de duydu. Herkes duydu. Doktor çağırdık geldi, baktı. Doktora dedik ki “Üstad yatıyor, baygındır.” Doktor da anlayamadı ve “Eskiden de böyle oluyorsa öğlene kadar bekleyelim” dedi. Velhasıl öğleye kadar bekledik. Ondan sonra vali miydi emniyet müdürü müydü tam hatırlamıyorum geldi baktı. Artık “gidin” demekten de vazgeçtiler. Vali Şerafettin isminde bir zattı, Üstada hürmet eden, cenaze namazında da bulunmuştu. Menderes merhum haber göndermiş demiş ki “Üstad vefat etmiş istedikleri gibi merasim yapsınlar, yardımcı olun sen de git demiş.” Valiyi göndermiş. Yani bunlar hep yardımcı olarak.
ÜSTAD MEZARIM GİZLİ OLACAK DEMİŞ, SİZ NİYE AÇIK MEZARA KOYUYORSUNUZ
Türkiye’nin her tarafından geliyorlar istişare ediyoruz, bize soruyorlar, “Üstad mezarım gizli olacak demiş, siz niye açık mezara koyuyorsunuz” diyorlar.
Abdulkadir Saraç vardı, “Üstadın mezarı nerede olacak” diye tartışırken “Üstadın mezarı dergâhta. Oraya mezar yapılmış” dedi. Şeyhmus isminde bir şeyh vardı, Nakşî Şeyhi o zat rüyasında İbrahim Peygamberi (AS) görmüş ona “camiyi tamir et demişler” o da cemaatle beraber bir cemiyet kurmuş, Dergâh camisini tamir ettirmiş. Tamir ettirirken kubbeli iki yer yaptırmış, iki oda görmüşsünüzdür. Demişler “bu kubbeli yeri sen kendin için mi yapıyorsun? Türbe olacak gibi bir yer.” “Yok, buranın sahibi gelecek” demiş. O şeyh Müslim. “Buranın sahibi gelecek” demiş işte o, Abdulkadir Saraç da orayı kastederek “Üstadın yeri belli. İşte o yerdir, orası yapılmış hazır” dedi.
Orası deyince orada mezar kazınmaya başlandı. O mezarın kazıldığı yerin ilerisine cami yapıldı. Orada Üstadı yıkadılar. Başta Molla Hamit diye bir zat vardı, Arapça dersi verirdi, işte oranın imamı, Dergah camisinin imamı, bir de Elazığ’dan gelmiş, Hacı Ömer vaiz, gezici vaiz o da gelmiş ordaydı. İşte onlar hep orda toplanmışlar Üstadı yıkıyorlar. Hep beraber biz de yardım ettik su döktük.
ÜSTADIN VEFAT ETTİĞİNİ BİLİYORUZ DA CANLI GİBİ PEK BİR FARK ETMEDİM
Yıkanırken bizzat gördünüz yüzünü. Hatırlıyor musunuz?
Evet, evet hatırlıyorum. Eski hali gibi gözleri açık gibi, aynı bildiğimiz Üstad. Vefat etmiş gibi değil vefat ettiğini biliyoruz da canlı gibi pek bir fark etmedim. Zübeyir abi Molla Hamid Efendiye haber göndermiş, Üstad Şafii olduğu için, “Üstadı o yıkasın” diye. Molla Hamit de itikaftaymış, demiş “ben itikaftayım itikafım bozulur mu” diye istihareye yatmış, rüyasında Üstad kendisini görmüş, demiş ki “Mülteka kitabının filan sayfasını aç bak.” Oraya bakmış, “itikafta olan cenazeye giderse, cenazeyi yıkarsa itikafı bozulmaz” fetvasını görmüş. Uyanınca doğru gidip o kitaba tekrar bakmış hakikaten doğru. Onun üzerine gelmiş. Başkasından duydum hatırayı kendisinden sormadım.
Molla Hamid Efendi Üstadı çok severdi, Cevşen okurdu, Risale-i Nur okurdu, dinlerdi. “Şeyh Seyda” diye bir zat var, onun müridiydi.
O GECE HATİMLER İNDİRİLDİ ULU CAMİNİN BİR KÖŞESİNDE, DUALAR EDİLDİ
Şeyh Seyda Cizre’de değil mi?
Evet, Cizre’de olabilir. İşte onun müridiydi, devamlı bu Seyda’ya mektup yazardı Molla Hamid Efendi. Devamlı o da Üstada selam gönderirdi. Bizlere selam gönderirdi. Selamlaşırdık çok muhterem bir zatmış. Onlar o gün yıkadılar.
O gün çarşambaydı. Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece yıkanmış ve kefenlenmiş olarak Ulu Caminin avlusuna getirdik. Millet hep iştirak ediyor, yardım ediyor. Biz mümkün mertebe Üstadın hemen kaldırılmasını istemiyoruz, bekletiyoruz, kardeşlerin, arkadaşların gelmesini bekliyoruz. Bir kısım arkadaşlar uzak yerlerden telefon ediyorlar “geleceğiz, bekletin” diyorlar. “Cenaze namazına yetişelim” istiyorlar. Onlar da acele ediyorlar böyle bir karmaşa var. Velhasıl o gece hatimler indirildi Ulu Caminin bir köşesinde, dualar edildi herkes geldi her taraftan gelenler vardı. Toplandı insanlar, gazeteciler vardı devletin adamları vardı, çok insan geldi o zaman toplandılar. Biz bekletmekten yanayız. Bir sonraki gün Vali Bey geldi.
ULU CAMİ ÖNÜNDE CENAZE NAMAZI KILINDI
Üstad yıkandığı, kefenlendiği zaman her hangi bir olay yaşandı mı?
Ben bir şey hatırlamıyorum. Vali bey geldi. Mehmet Kayalar vardı Diyarbakır’dan, Vali ile konuştu, münakaşa eder gibi. Vali bey, “fazla bekletilirse mevsim yaz, havalar sıcak, kokuşma falan olur, fazla bekletmeyelim” dedi. Mehmet Kayalar dedi ki “o öyle bir zattır ki ona hiçbir şey olmaz.” Methetti. Valiyi tersledi. “Sen ne karışıyorsun der” gibi. Çok sertti, asker menşeli olduğu için o böyle yüksek sesle konuşurdu.
Netice bekledi, beklettik Perşembe günü sabahleyin mi öğle vakti mi tam hatırlamıyorum. Baktık dediler “Ulu cami önünde cenaze namazı kılındı” ben cenaze namazını kim kıldırdı hala bilmiyorum. Soruyorum herkes başkasını söylüyor, Ya Molla Hamid Efendi mi, Ömer Efendi mi, vaiz mi? Kim kıldırdı daha bilmiyorum bilen vardır muhakkak. O zaman telaşlıyım sağa sola koşturuyorum. Bir şeyler araştırıyorduk, misafirleri yönlendiriyordum. Misafirleri aç bırakmamak için Urfalılar o zaman caminin avlusuna kazanlar koydular, yemekler yaptılar, kimseyi aç bırakmayacak şekilde, çok misafirperverler Urfalılar. Velhasıl çok hürmet ettiler, hizmet ettiler Allah razı olsun. Dershanede konuşuyoruz, Mehmet Kayalar, Ceylan Çalışkan, Tahiri abi Üstadın eski talebeleri… İşte kim geldiyse.
BUNDAN SONRA KİM İDARE EDECEK NURCULARI?
Hulusi abi de var mıydı?
Hulusi abi sonradan geldi. “Bundan sonra kim idare edecek Nurcuları” diye Mehmet Kayalar böyle bir söz attı. Dedi ki “biz şarkı hallettik, iş garpta” dedi. Batıda da birleşin bir cemaat gibi olun ve “ben burada reisim” der gibi konuşuyordu. Ceylan oradan söze karıştı, “şimdi, bizim mesleğimizde şahıs yok, ferdiyet yok, biz şahs-ı maneviyiz, cemaati, istişare idare eder. İstişare ile bundan sonra cemaat idare edilir” dedi.
Sonra mezar konusu gündeme geldi. Bize sordular, “Üstad mezarının gizli olmasını istemiş vasiyet etmiş siz aşikâre yapıyorsunuz.” Biz dedik ki “Üstad ihlâsından öyle söyler. Üstad teşhiri sevmiyor, herkes tarafından bilinmek istemiyor. Elbette bu söylediklerinin bir hikmeti vardır.” Yani o şekilde cevap verdik. Hulusi abiye sormuşlar başka zaman, demiş “bekleyin muhakkak bir hikmeti vardır çıkar” demiş. Velhasıl böyle çok münakaşalar, konuşmalar oldu. Tabi üzerinden çok zaman geçti ben bu konuşmaların çoğunu unuttum zaten. İşte hayal meyal hatırımda kalanları söylüyorum.
MEZARA KARŞI YAPILAN YANLIŞLAR
O sıralarda çok değişik insanların geldiğini ve bir takım yeşil kuşların cenazenin üzerinde gezdiğini, Halilürrahmana konduğunu söylüyorlar. Siz böyle bir şey fark ettiniz mi?
Ben sonradan duydum farkında değildim. Telaşeden hiç öyle bir şey hatırlamıyorum. Sonradan böyle çok şey söyleyenler oldu. Şimdi Üstadın mezarı oradayken oradayız bekliyoruz. Üstad mezara konuldu, onu söyleyeceğim; Geliyorlar Üstadın mezarı üstüne bir kilo şeker koyuyorlar. Üstadın mezarı topraktı henüz taştan yapılmamıştı. Birisi geliyor bir şişe su koyuyor. Götürüyor o suyu hastasına içiriyor. Şekeri götürüp şerbet yapıyor hastasına içiriyormuş. Sonra bazıları geliyor mezarın üstündeki toprağı cebine koyuyor. Mezarın üzerinde toprak kalmıyor. Biz söylüyoruz “böyle yapmayın” kimse bizi dinlemiyor. Polisler, askerler nöbet bekliyor. Biz de ordayız. “Yav tapıyorlar” polisler öyle diyor. Bazıları Şafii. Şafii mezhebine göre altı ay içinde mezara karşı namaz kılınırmış. Köylerden geliyorlar cenaze namazı kılıyorlar, mezara karşı. Böyle şey görmemişiz. Polisler o kılınan cenaze namazını sanıyorlar ki Üstada tapıyorlar.
27 MAYIS’TAN SONRA “BURADA KİMSE KALMASIN” DEDİLER
Yani bunları ne için söylüyorum; Üstadımızın “benim mezarım gizli olacak” demesi dört ay evvel bize mektup yazarak “benim mezarım açık olmayacak” demesi, kardeşine Konya’da söylemesi, bu hususta mektup da var. Emirdağ lahikasında o mektup var. Yani biz o manzarayı gördükten sonra mezarı demir parmaklıklarla örttük, kapısını da kilitledik. Anahtarı da cebimize koyduk. Ama insanlarla baş etmek mümkün değildi. Bu defa başka şeyler yapıyorlardı. Toprağını alamıyorlardı ama dediğim şeyleri yapıyorlardı.
Bu defa Polisler geldi dediler ki “siz buradan gideceksiniz.” “Niye” dedik. “Vali Beyin emri” dediler. Üstadın mezarı definden sonra yapıldı, her şey tamam. Ondan sonra bize dediler ki “siz burada durmayacaksınız.” Yukarıdan emir mi geldi, ne oldu bilmiyorum. Benle Zübeyir abi kalmıştık Urfa’da. Dediler “Vali emrediyor buradan gideceksiniz.” 27 Mayıs’tan sonra bunu söylediler. “Burada kimse kalmasın” dediler. Biz oradan gittik. İkimiz de memleketimize gittik. Zübeyir abi Konya’ya gitti, ben de Kastamonu Araç'a gittim.
BAKTIM O BENİ TAKİP EDEN POLİS KARŞIMA ÇIKTI
Bir kaç gün geçtikten sonra birisi Cumhuriyet Gazetesi verdi bana; “Said Nursi'nin mezarı yıkıldı, cesedi meçhul bir semte götürüldü” haberi var. Ben onu görünce dedim “Üstadın kerameti çıktı.” Üstad mezarım gizli olacak diyor ya. Nereye götürüldüğü belli değil. 111 gün geçti ondan sonrasını anlatıyorum. Üstad mezardan çıkarılıp götürüldüğünde ben takvime bakmıştım tam 111 gün ediyordu.
Onun üzerine kendi kendime dedim ki “bana Üstad sen Urfa’dan ayrılma. Senin vazifen Urfa’da” demişti. “Oysa ben buraya geldim. Sadakatsizlik oluyor. Gizli gideyim. Hiç olmasa Urfa’da bir müddet kalayım” dedim.
Bir otobüsle gittim gece Urfa’ya vardım. Bir tanıdığın evinde 20 gün kadar kaldık. Bekliyorum, gelen giden oluyor, gizli kalıyoruz. Dedim bundan sonra bu kadar zaman geçti Üstadın mezarını da kaldırdılar. “Ne olacak dışarı çıkayım.” Çıktım hemen baktım o beni takip eden polis karşıma çıktı, 15-20 adım gittim baktım karşımda polis. Benim orda olduğumun farkına varmışlar demek. “Sen ne geziyorsun burada” dedi. “Gezmek yasak mı? Ne var ne olmuş?” dedim. Hemen beni aldı karakola götürdü, Valiye haber verdiler. İşte “burada durması yasak olan Abdullah Yeğin gelmiş.” O da demiş “askeri ceza evine hapsedin.” O zaman Valiler değişmişti asker Vali atanmıştı. Bir ay askeri cezaevinde hapsettiler. Sade beni hapsetseler neyse, yaşlı bir zat vardı Halil Babe derlerdi. Bizimle çok alakadardı, Üstadı çok severdi. Risale-i Nuru okurdu, tüccar bir zat, onu da hapsettiler. Demişler “bunları himaye ediyor” onu da benimle beraber hapsettiler, ikimiz beraber bir ay kaldık.
ŞİMDİ SİZ GİDİN, ZAMAN DEĞİŞİP, ORTALIK DÜZELİNCE GELİRSİNİZ
Evinde kaldığınız zat mıydı?
Hayır, başka bir zat, onu eskiden beri tanıyoruz, evlenmemiş, kardeşi vefat etmiş olduğundan kardeşinin çocuklarına bakıyor, bekâr bir zat, fakat çok takva İstanbul’da da akrabaları var, çarşıda manifaturacılık yapıyor, o da bizimle beraber hapsoldu. Bir ay hapsolduktan sonra, çıkardılar. Polisler yine geldiler “gideceksin” dediler. “Biz ne yapmışız biz vatandaş değil miyiz?” diye itiraz ettik. “Yok gideceksiniz. Vali beyin emri var eğer gitmezlerse yine hapsedin” dediler. İstişare ettik, istişarede dediler “şimdi siz gidin, sonra zaman değişip, ortalık düzelince gelirsiniz.”
İlk gidişimiz şöyle olmuştu. Bize gidin dedikleri zaman 27 Mayıs’tan sonra 15-20 kişi Jandarma karakolunda topladılar, o zaman bizim ifademizi aldılar. Meşhur şahısları Sivas’ta topladılar kampta. Mehmet Kayalar oraya gitti. Biz Urfa’da iken bir Üsteğmen vardı ifademizi alan Akif üsteğmene dedik ki, “bizim buradan gitmemizi istiyorlar.” Daha Zübeyir abi gitmeden, daha ilk defa… Üsteğmen, “bunlar askerdir, bunlar emir verir askerler yapar bir şey diyemiyoruz, şimdi gidin sonra ortalık düzelince gelirsiniz” dedi. 27 Mayıs’tan sonra asker olduğuna göre, her yere asker bakıyor artık, ifademizi aldıktan sonra “ben sizin kitaplarınıza baktım ifadeleriniz hiç bir suç teşkil etmiyor, siyasiler bunu abartıyorlar. Bu kitaplarda bir suç yok. Ben iade edeceğim kitapları” dedi. Teypler var, camide ders okutuyorduk. Ne varsa iade ettiler, Üsteğmenin sözüne itimat ettik, “madem öyle gidiverelim” dedik. Oradan çıktık herkes gitti memleketine. Ben gitmedim. Daha doğrusu ben geri geldim. Zübeyir abi yoktu o zaman. Gizlice dönüp gelmiştim ondan sonra beni tekrar gönderdiler. İşte o gittiğim, tekrar gönderdikleri zaman ben dedim “nereye gideceğiz.” Dediler, “nereye gidersen git yeter ki Urfa’dan git.” Dedim, “en yakın neresidir?” Gaziantep. Oraya gittim.
Röportaj: Abdurrahman Iraz, Mehmet Ali Bulut, İhsan Atasoy, Nurettin Huyut / Risale Haber
Teknik Yönetmen: Abdülkadir Özsoy
9. BÖLÜM
GİTTİKÇE ÜSTADI DAHA ÇOK BÜYÜTÜYORUM
Gaziantep’ten önce Urfa’yla ilgili sorumuz var. Rıdvaniye Medresesinde ilk dersi yaptınız, ondan biraz bahseder misiniz?
İlkin Emniyet Oteli diye bir otelde kaldık, sonra caminin meşrutasında yaptık. Medrese olarak ders yapıyorduk, polisler geriden bakıyorlardı biz ders okuyorduk.
Şimdi Urfa’da kaldınız, Rıdvaniye medreselerinde ders yaptınız, o odalar bugün Nur medresesi olarak hizmet veriyorlar. En son ne zaman gittiniz? O günleri nasıl hatırlıyorsunuz? Nerdeyse elli yıl geçti. O mekânları görmek size nasıl bir duygu verdi?
Ben şimdi oraları ziyarete gidince Üstadımızın verdiği haberlerin çıktığını hatırlıyorum, Risale-i Nurun dünya çapında genişlediğini hatırlıyorum. Üstadımızın öyle lalettayin bir âlim olmadığını gözümüzle görüyoruz. Üstadın hakikaten söylediklerinin hep doğru olduğunu, doğru çıktığını, anlıyoruz. Üstadımızın hakikaten kıymetini biz bilemedik, keşke o zamana dönsek de, Üstad’ın yanında Üstaddan ayrılmadan Üstad ile daima hizmet etsek diye düşünüyorum. Katiyen Üstadın büyüklüğünü anlıyorum. Gittikçe Üstadı daha çok büyütüyorum. Dünyanın halini görüyoruz, dünya hadiselerini görüyoruz gittik dünyanın bazı yerlerine, gezdik, gördük hep oralarda Nur hizmeti başlamış yani bu üstadın kerameti değil de nedir?
POLİS BİZİ ADIM ADIM TAKİP EDİYOR
Size “Urfa’dan gidin” dedikleri zaman siz de Urfa’ya en yakın olan Gaziantep’e gittiniz?
Gaziantep’i seçtik. Gaziantep’te Saçaklı Mahallesi diye bir mahallede eskiden otobüs garajı vardı, orada bir gecekondu bulduk, bir köylünün evi. Orayı tuttum otuz beş lira aylığı, orada kalıyorduk. Yine Risale-i Nurla ilgileniyorum. Risale-i Nur neşroluyor, resmen Ankara'da basılıyor. Bize kitaplar geliyor, yine herkesle ders yapmıyoruz, fakat kitap veriyorum, gidiyorum konuşuyorum, o şekilde hizmetimizi sürdürüyoruz.
Bir taraftan polisin de beni takip ettiğinin farkındayım yani, oranın muhtarı geldi ilkin yanımıza, “ben de sizdenim” dedi. Birisi geldi “Selamün aleyküm ve aleyküm selam “ben de demokratım, ben de sizdenim” dedi. “Nasılsınız? İyi misiniz?” “İyiyiz sağol” dedik. “Kitap versek okur musunuz?” “Okurum” dedi. Verdik ona Küçük Sözleri. Almış Küçük Sözleri doğru emniyete gitmiş. Bir daha geldi, Uhuvvet Risalesini verdik, almış emniyete götürmüş vermiş kitapları, yani takip edildiğimi anlıyorum. Dışarıya gitsek kiminle görüşsek polis bizi adım adım takip ediyor. İşte böyle üç buçuk ay geçti zannediyorum, orda bir kitapçı vardı. İhtilalden evvel zannediyorum Risale-i Nur neşrediliyordu. Bir gün Abdulkadir Özsimitçi. Türkeş’in kitaplarını sattığı için onu öldürdüler, tam evine girerken Antep’te arkasından geldiler vurdular. Hem Nur talebesiydi hem de Türkeş’in kitaplarını satıyordu. Solcular vurdular onu.
İhtilal günlerini hatırlıyor musunuz?
İhtilal biz Urfa’dayken oldu.
“HEY NERDESİNİZ?” DİYE BİRİ BİZE ÇAĞIRIYOR BAKTIM SUNGUR ABİ GELMİŞ
Gaziantep’te o zaman kimler vardı?
Abdulbaki Özsimitçi’yi bilirim, ondan sonra Nazım Gökçek, Ali İhsan Genç, Feyzi Allahverdi vardı, Birecikli. Lise talebesiydi bunlar. Necmettin Şahiner vardı. Bunlar gibi çok gençler bizimle alakadardılar. Mehmet Kaya vardı, Kilis’ten gençler vardı. Gelip giderlerdi. Velhasıl orada da aynı hizmetlere devam ettik. Risale-i Nuru okuyorduk okutuyorduk, kitap veriyorduk.
Üç buçuk aydan sonra ne oldu?
İşte bu Abdulkadir Özsimitçi dedi “kavaklığa gidelim orda bir kahvaltı yapalım.” Hep derdi “burada kapalı duruyorsun.” O da geliyor, çekinmiyor, cesur bir yapısı var. Kitapları gizli kapaklı satıyordu. Kavaklığa gittik kahvaltı yaptık. Kavaklık diye bir yer vardı oralar hep değişmiş şimdi şehir olmuş, velhasıl orda bir duvarın arkasında, yeşillik bir yer, kahvaltı yaptık baktım “heey nerdesiniz?” diye biri bize çağırıyor. Baktım Sungur abi gelmiş, Allah Allah “nerden geldin yav?” dedim. “Siz nerdesiniz, zor bulduk sizi” dedi. Bir cip ile Yusuf isminde bir sakallı şoför Diyarbakırlı vardı yanlarında bir de Rıdvan vardı, Kastamonulu biraz yarı meczup, ondan sonra bir bavul kitap arabaya koymuşlar, Lem’alar yeni basılmış…
ÇOK İYİ KİTAPLAR AMA SİZİN BUNDA BİR GAYENİZ VAR
Neyse orada hoş beş ettik, çay içtik. Dedik “şehre gidelim, dershaneye gidelim.” Bizi de cipe aldılar, dershaneye gidiyoruz, şehre giriyoruz, tam girişte polis noktası var, sakallı şoför de yanımızda, polis geçerken “dur” dedi. Sakallı şoförü görünce ehliyet sordu, çıkardı ehliyeti gösterdi, cipin içine baktı bir bavul “bu bavulda ne var?” dedi. “Bu bavulda kitap var” dedik. Hemen Rıdvan isimli arkadaş Allah rahmet eylesin. “Dini kitap var” dedi. “Ya ne kitabı bir tane bana gösterir misiniz?” dedi. Bir tane gösterdik Lem’a’lar. Aldı baktı “Risale-i Nur mu? Tamam, yasak…” Hemen aldı bizi götürdü emniyete, pazar günü bizi beklettiler, emniyete aldılar. Bizi birinci şube, polis komiseri, “siz burada niye duruyorsunuz?” diye sordular. Dedik “Bu Risale-i Nurda ne var, Risale-i Nura niye bu kadar yasak gözüyle bakıyorsunuz?” Ama hiç aldırmıyorlar. “Bunda sizin bir gayeniz var. Gayeniz nedir?” sual sual üstüne. “Ben sizin muhtara verdiğiniz kitaplarınızı okudum, hiç bir şey yok bu kitaplarda, çok iyi kitaplar ama sizin bunda bir gayeniz var?” “Gayemiz” dedik “millet daha iyi olsun, dindar olsun dindarlığın idaresi mi kolaydır yoksa dinsizlerin idaresi mi daha kolaydır? Biz dine hizmet etmek istiyoruz bunu da Allah rızası için yapıyoruz. Başka bir gayemiz yok?” diyoruz ama tın yok… “Yok, sizin başka bir gayeniz var? Ama bilmiyorum nedir?”
KARAKOLDA NURCULUK YAPIYORDUK
İkinci gün alıp götürdüler bizi mahkemeye verdiler. O gün biz beş kişi idik, Nazım Gökçek de geldi. Arama yapıyorlar, medreseye gittik, kitapları arıyorlar, kitap bulacaklar, pencerenin üzerinde perde var, perdenin arkasında bir boşluk var kitapları oraya koymuştuk, ama oraya bakmadılar. Masanın üstünde yerde kaç kitap varsa onları aldılar götürdüler. Bizi polis karakolunda hapsettiler 15 gün. 15 gün içerisinde bizi mahkemeye vermişler. Jandarmalar silahları asıyorlardı başımızın üzerine, dışarıya gezmeye çıkıyorlardı. Polis karakolunda jandarmalar bizi bekliyordu. Polisler de bizim dostumuz. Ailesi hasta oluyor, başı ağrıyor bize geliyor şöyle böyle ne yapalım. Onlara Hastalar Risalesi bulursak veriyoruz. Nurculuk yapıyorduk işte, karakolda.
Netice on beş gün sonra hâkimin karşısına çıktık. Hâkim, ifademizi aldı serbest bıraktı. Mahkeme devam etti. Fakat peşimizi bırakmadılar. Polis geldi dedi yine “buradan gideceksin.” “Yahu ben vatandaş değil miyim? Niye gideceğim? Tanımıyorum sizi” dedim. Maraşlı bir polis, Şevketti ismi… “Kardeşim, sen ne yapıyorsun? Emniyeti tanımamak, polisi tanımamak. Emin ol süründürürler seni. Cebine bir uyuşturucu atarlar hapisten çıkamazsın. Polise karşı gelme. Gidiver. Şimdi ortalık iyi değil gidiver başka yere git. Nereye gidersen git buradan git” diye ısrar edince İstişare ettik düşündük. “Peki” dedik “gidelim”.
Tamda o sırada Ramazanoğlu, Maraşlı, Adana’daymış orda bir çeltik fabrikasına ortak olmuş, ona da demişler “sen Maraş’ta durmayacaksın.” O da Adana’ya gitmiş. Avukat Hüsamettin Akmumcu, ona da “sen Isparta’dan gideceksin” demişler. Yani şu meşhurları hep, kendi oldukları yerlerden çıkardılar. Adana’da toplandık. Bir gecekondu tuttuk. Adana’da başladık yine Nurculuk yapmaya. Ders okuyoruz, toplanıyoruz. Polisler de geriden geriye takip ediyorlar, farkındayız amma bir suçumuz yok bizim. Emre karşı muhalefet etmedik. İşte dört-beş kere Mahkemeye verdiler bizi,
BAYRAM TEBRİĞİ BASTIRDIK ONDAN DOLAYI MAHKEMEYE VERDİLER
Gaziantep’ten Adana'ya geçtiniz? Adana’da bu saydıklarınızın dışında kim vardı Risale-i Nur talebesi?
Maraşlı Mustafa Ramazanoğlu benim için Antep’e telefon etmiş ben sonra duydum, “burada dershane açmak istiyoruz buraya gelsin” diye. Oradan benim eskiden tanıdığım yerler vardı. Mesela Kuruköprü’de bir lokantacı vardı, Cebrail Yetiş diye bir zat vardı. Ondan sonra Hakkı Baba diye bir kahveci vardı, sonra gençlerden de vardı Ahmet İhsan Genç diye kitapçı vardı Antepli, Kitabevi açmıştı. O sonradan geldi zannediyorum.
Velhasıl gittik, iki kişi zannediyorum, Urfalı bir gençle gittik. Gece otelde kaldık. Türk Ticaret Bankası karşısında bir otel vardı. O Hakkı babanın kahvecilik yaptığı yerin hemen yanında bir otel. O otelde bir gece kaldık. Öyle bir sıcak vardı ki gece uyuyamadım. Sağa dönüyorum, sola dönüyorum, sabahı zor ettik. Öyle sıcak bir yer. Sonra gittik aradık bir gecekondu bulduk. İstiklal mahallesinde, gecekondu tek oda üzerinde bir oda daha var oraya yerleştim. Tek başıma kalıyordum. Sonra Mardinli birisi geldi Kızıltepe’dendi herhalde. Ahmet Bedevi derdik ona. Ahmet Bedevi karayağız bir genç. “Ben seni ziyarete geldim. Burada kalmak istiyorum” dedi. “Peki, kal” dedik. Yani onun da Risale-i Nurdan haberi var okuyor. İşte bazı işimize yarıyordu. Onunla kalmaya başladık.
Yavaş yavaş derslere başladık. İhtiyat ediyoruz. Devamlı dersler, toplantılar oluyor. Mustafa Ramazanoğlu vardı çeltik fabrikasında ortak olduğu, Tevfik Paksu vardı senatörlerden Maraşlı, yani epey bir cemaat vardı Adana’da. Dersler devam ediyordu. Böyle bir kaç defa araştırma yaptılar. Arama yaptılar kitaplarımızı aldılar. Mesela bir bayramda Risale-i Nurdan bir kaç vecize yazmış bayram tebriği olarak bastırdık ondan dolayı Mahkemeye verdiler. Hatta tevkif ettiler. İşte başka zaman çeşitli vesilelerle hapsettiler. Mahkemeye verdiler en son bir mahkemeden bahsedeyim. Mahkemeye gidiyoruz, 500 kişi geliyor mahkemeye, 4-5 avukat müdafaa ediyor. Hâkimler “laikliğe aykırı hareket ediyorlar, laiklik laiklik diyorlar başka bir şey yok.” Bu defa bizim avukatlar savunmada “ne yapmışlar bu adamlar” diye bizleri savunuyorlar. Avukatlar çok güzel müdafaalar yaptılar.
‘GERİCİ YUVALARINI BASACAĞIZ BU AKŞAM’ DEDİLER
Bekir Bey'de var mıydı?
Evet, o da geldi bir kaç kere. Hüsamettin Akmumcu, Bekir Berk, Adıyaman’dan Dursun Kutlu'nun kardeşi avukat, İzmir'den Nejdet Doğan Atalay geldi. Bir kere dört kişi girdik içeri, dört avukat müdafaa etti bizi. Hakim bağırıyor, çağırıyor ama hapishanede diyorlardı ki, “o hâkimin sert oluşuna bakmayın, o sizin tarafınızdaysa sert çıkar sonu beraattır.” Velhasıl hapishanede epeyi hizmetler oldu. 1971’e kadar hadiseler devam etti. 1960’tan 71'e kadar Adana’da kaldım. En sonda 71 senesi 1 Nisanda bizi hapsettiler. Ne için hapsettiler? Cebrail isminde biri vardı geldi akşama yakın “polisleri konuşurken dinledim bana işittirmek için söylüyorlar ‘gerici yuvalarını basacağız bu akşam’ dediler. Sakın bu gün toplanmayın. Basacaklar burayı” dedi.
İKİNCİ GÜNÜ ZÜBEYİR ABİ VEFAT ETTİ DİYE BİR GAZETE YAZDI
71 Mart muhtırasından sonra mı?
Evet, o muhtıradan sonra, ben düşündüm şimdi dedim toplantı yapmasak da onlar mutlaka bir şey yapacaklar, hem bizim toplanmamız suç değil, kitap okumamız suç değil, bu kitaplar serbest, çok yerde beraat etti. Yüzlerce beraat kararı var. Ben dedim kimseye söylemeyeceğim. Sonuca katlanacağız artık. Cuma gecesi ders gecesiydi, gelen geldi, gelen geldi, 47 kişi olmuştuk. Yedisi çocuk kırk kişi. Hep devamlılar, geliyor onlara söylemedim. Baskın oldu…
Çetinkaya da var o sonradan geldi. Tam hadiseler oldu polisler geldi bizi götürüyorlar. Çetinkaya geldi, baktım uzaktan kardeşiyle geliyor. Sonra onları yakaladılar hapse attılar. Velhasıl o akşam, 1 nisanda, hapishaneye attılar. İkinci günü Zübeyir abi vefat etti diye bir gazete yazdı. Zübeyir abi duymuş hapse atıldığımızı. O bir ilaç kullanıyordu doktor falan dinlemiyordu. Maalesef o ilaçlarla, işte sebep Takdir-i İlahi, Allah Rahmet eylesin.
Röportaj: Abdurrahman Iraz, Mehmet Ali Bulut, İhsan Atasoy, Nurettin Huyut / Risale Haber
Teknik Yönetmen: Abdülkadir Özsoy
10. BÖLÜM
“KİTAP OKUDUK” DEDİK “NE OKUDUNUZ?” “RİSALE-İ NUR”
Olay şöyle cereyan etmişti. Akşam geldiler yatsı namazından evvel amenerresülü aklımda. Niye bir Müslüman, “imanın bir rüknünü inkâr etse İslamiyet’ten çıkar” bahsini okuyorduk, dersten sonra namazı kıldık, çay içiyoruz, henüz gelen giden yok, ama ben bekliyorum, bir şeyle olacak diye baktım o anda pencerelere vurdular, “kımıldamayın, polisler…” Baskın. Sanki suç işlemişiz, geldiler. “Burada ne diye toplandınız?” diye sordular. “Kitap okuduk” dedik. “Ne okudunuz?” “Risale-i Nur okuduk” “Peki” dediler. Arama yaptılar epeyi kitap topladılar, buldukları kadar aldılar bizi de aldılar götürdüler, Cumartesi, pazar iki gün beklettiler, hapishaneye sormuşlar “kaç kişilik yeriniz var”, onlar da “on kişilik yerimiz var” demişler.
HEPSİNİ TAHLİYE ETMİŞLER BİR BENİ BIRAKTILAR İÇERİDE ELEBAŞI DİYE
Çocukları bıraktılar birinci ifadede, güzel konuşan sert cevap veren on kişi seçmişler on kişi tevkif ettiler. Aldılar bizi yarı açık ceza evi var Karşıyaka diyorlar oraya hapsettiler. İkinci gün itiraz ettik. Hâkimlerin çoğu taraftar, bize bir şey yapmak istemiyorlar, bizi bırakmak istiyorlar. Bir kadın hâkime çıkmış bana dişini takmış diyor “bu niye toplamış başına, kaçıncı bu, bunu tutuklayın” demiş. Hepsini tahliye etmişler bir beni bıraktılar içeride elebaşı diye. Neyse içeride epeyi bir kaldık bir kaç ay kaldık. Sonradan öğreniyorum 6 ay kalmışız.
Üç-dört ay vardı çıkmaya Ceyhan Savcısı geldi Mustafa Ramazanoğlu’nun kardeşi Mahmut Ramazanoğlu, hapishane müdürü oldukça dindardı, fakat gelenlere mutlaka dayak çektiriyormuş. Biz içeri girdik, bizi bodruma götürdüler baktık arkamızdan on kişi kadar, sopalarla geldiler, gardiyanlar. Hemen onların arkasından Urfalı biri geldi, onlar fiskos fiskos bir şeyler konuştular gardiyanlar gitti. Sopalar da gitti. Sonradan anladık ki o Urfalı nurcuları tanıyormuş, “ya bunlar hocadır, bunlar iyi adamdır, bunlara dayak atmayın” ikna etmiş gardiyanları. Gelenlere dayak çekerlermiş gardiyanlar.
Daha evvel bir daha girmiştik dört kişi birimiz hasta oldu Ali Zeybek diye Alevilikten bir tane vardı. Biz on kişiydik hepsini bıraktılar bir ben kalmıştım içeride işte o savcı geldi -üç dört ay sonra- “Müdür bey hapishane ne içindir, ıslah için değil mi? Ya bu seyyar vaiz… Ya kitap okuyor, ya ders veriyor. Buna izin verin, serbest bırakın. Ne güzel gitsin mahpuslara ders versin, sizin vazifenizi yapıyor işte” demiş. Müdür de “peki başüstüne” demiş. Geldi bütün mahkûmların duyacağı şekilde “hocam” -mikrofon elinde- “istediğin kadar ders ver” dedi. Onun üzerine, çıkıncaya kadar ders okuduk, 6 ay o şekilde dersimiz devam etti. Hatta dışarı çıktık, tahliye olduk, yine derse devam ettik, ara sıra hapishaneye gidip ders yapmaya devam ettim. İyi hizmet oldu.
HAPİSHANEDE BEŞ VAKİT NAMAZ CEMAATLE KILINIYORDU
Medrese-i Yusufiye olmuş…
Evet, hapishane Medrese-i Yusufiye oldu. Çocuk koğuşunda bile ezan başlamıştı. Ezan okunuyordu. Beş vakit namaz cemaatle kılınıyordu. Çokça namaza başlayanlar oldu. Çok iyi bir hizmet oldu, sonra oradan tahliye olduk Mahkemeye çıktık, 6 ay sonra mı ne? Mahkemeye çıktık… Mahkemeye bir kaç kere gittik. Avukatlar müdafaa ettiler, Bekir Bey var mıydı farkında değilim. Tahliye ettiler. Ama 6 ay sonra tahliye etmişler. Sonra bu lügat meselesi vardı İstanbul’da ille “gel” diye haber gönderdiler. Ben de Hüseyin Kurt’a bıraktım İstanbul’a geldim. O şekilde oradan da ayrılmış olduk.
Urfa, Antep, Adana. Üstad Hz.leri vefat edeli bir sene olmuş, cemaat ne yaptı, hizmet şeklinde bir değişiklik oldu mu? Cemaat nasıl toparlandı?
Cemaat Risale-i Nur okuduğu için, yine aynı vazifeye devam etti. Bazı yerler tedbir aldılar, bazı gizli dersler yaptılar, bazı açıktan yaptılar, yerine göre… Yine dersler devam etti. Hiç bir değişiklik olmadı.
SÖZLER NEŞRİYATI İLKİN BİZ KURDUK
Üstaddan sonra abilerin bir araya gelerek devamlı meşveret ettikleri söyleniyor. Bu meşveretler nasıl oluyordu? Nerede toplanılıyordu? Kim topluyordu?
Daha çok Zübeyir abi topluyordu. Bazen biri geldiği zaman toplanıyorduk. Öyle bir kaç kere toplandık, ben hepsinde bulunmadım. Daha çok Adana’daydım, o nedenle hepsinde bulunamadım, İstanbul’da ne oldu çok iyi bilmiyorum. Yeni Asya meselesi konuşulmuş, Yeni Asya hakkında sadece Mehmet Kutlular’a Zübeyir abi vazife vermiş, demiş “sen bu gazeteye bakacaksın, ama Nurcular tarafından gazete çıkarıldığı bilinmeyecek, bu şartla çıkaracaksın, en büyük şart bu” demiş… Bilinmeyecek. “Ne zaman Nurcular bu gazeteyi çıkarıyor, bilinirse gazete derhal kapatılacak” demiş.
Bütün gazete büroları kütüphane oldu, “Risale-i Nur siyasete karışmayacak, bürolardan falan kitap satılmayacak” böyle şartlar koşulmuş, ama bunları dinleyen olmadı.
Ondan sonra biz İstanbul’da toplandık, Fırıncı, Birinci birlikte olmuşlar gazetenin etrafında toplandılar biz diğerleri toplandık, dedik “iş siyasete döküldü, siyasetle beraber yürümeye başlandı biz bunu ayıralım, neşriyatı gazeteden ayrı yapmamız lazım” dedik. Sözler Neşriyatı ilkin biz kurduk. Ağabeyler dediler ki, “Sözler Neşriyatı sen yürüt, en serbest sensin, Hüsnü’yü al sen çıkarıyormuşsun gibi göster”, bir kaç sefer bu kitapları çıkardığımız için ifadelerimizi aldılar fakat serbest bıraktılar.
KATİYYEN BUNU BEKİR BERK’İN NEŞRETMESİ UYGUN DEĞİLDİR
Üstadın vefatında, defin olayından sonra bütün abilerin toplanıp meşveret etmeleri esnasında, Kayalar abi için şöyle bir söz söyleniyor, “benim haricimde abiler bir tane lider seçsin, lider seçiniz, ama benim haricimde” demiş böyle mi? Yoksa şu şekilde de anlatılıyor. Kayalar abi demiş ki, “ben bu cemaatin başına geçeceğim” mi demiş? Siz orada canlı şahit olduğunuz için doğrusu nasıldır öğrenmek istiyoruz?
Ben öyle bir şey duymadım. O belki Diyarbakır’da konuşuyor. Daha sonra İstanbul’a geliyor, ormanlık yerlerde kamp kuruyor, bir defa beni götürmek istedi ben gitmedim. Şimdi ben onun bazı şeylerini beğenmiyordum, yani Üstadımız da zaten “ben Kayalar’ı ziyaret etmek istiyorum” dediğimde gitmeme müsaade etmemişti. Onun bazı taşkın halleri vardı. Hatta 27 Mayıs’tan sonra ihtilal hareketi yapmak istemiş.
Silah, elbise hazırlamışlar. Kayalar abi kumandan olacak 27 Mayısçıları defedecekler, hükümeti ele geçirecekler, böyle bir gayeleri de varmış. Ben sonradan duydum bunları. Böyle bir şey olmadı Elhamdülillah biz müspet hareket ettik.
Sonra Türkeş aleyhinde bir broşür neşredilmiş, Bekir Berk onların aleyhine bir yazı yazmış. Biz dedik “katiyyen bunu Bekir Berk’in neşretmesi uygun değildir, biz siyasete karışmış oluyoruz.” Adana’da da o şeyi sattırmadık, o broşürü, dağıtmadık.
1969 yılında oluyor bu olay değil mi?
İslami Hareket ve Türkeş adlı bir broşürdü. Yalnız bunu Bekir Beyin yapmasını beğenmedik, kabul etmedik bütün abiler aleyhinde idi.
Ama sonra yayınlandı. Peki, yayınlandıktan sonra abilerin tepkisi ne oldu?
Bilemiyorum, unuttum gitti, uğraşmadım o işle.
Bir tek Adana’da dağıtılmadı galiba.
Zannetmiyorum, başka yerlerde de dağıtılmadı ama Adana'da dağıtılmadı.
SİYASİ BİR LİDERİN ALEYHİNDE NURCULARIN KİTAP NEŞRETMESİ, RİSALE-İ NUR’A AYKIRIDIR
Türkiye’de dağıtıldı ama siz Adana’daydınız Adana’da dağıtılmadı herhalde.
Adana o zaman derli topluydu.
Yanlış anlaşılmaması için bu konuyu biraz açmamız lazım. Bu kitabı dağıttırmayışınızın sebebi net olarak neydi? Bazı insanlar yanlış şeyler düşünebilirler, yanlış şeyler söyleyebilirler, tekrar sizin ağzınızdan duymak istiyoruz?
Yani siyasi bir liderin aleyhinde Nurcuların kitap neşretmesi, Risale-i Nur’a aykırıdır. O kanaatle biz mani olduk. Hatırımda kaldığına göre nedeni buydu.
Siyasete girilmiş oluyor öyle mi?
Evet, siyasete girilmiş oluyor. Ve Türkeş’in cemaatini Nurcuların aleyhine sevk etmiş oluyorsun, bizim muarızlarımız olacaklar.
Alparslan Türkeş de Adana’dan milletvekili adayıydı, o zaman siz de Adana’daydınız. Bir sıkıntı yaşandı mı?
Ben o adamı da hiç görmedim, Adana’dan seçildiğini de bilmiyorum. Sevmezdim ben zaten onu.
Röportaj: Abdurrahman Iraz, Mehmet Ali Bulut, İhsan Atasoy, Nurettin Huyut / Risale Haber
Teknik Yönetmen: Abdülkadir Özsoy
11. BÖLÜM
ÇOK PAPAZLAR ALMANYA’DA MÜSLÜMAN OLMUŞ, GİZLİ MÜSLÜMAN
Abdullah Aymaz hoca bir hatıra anlatmıştı. Arabacı Musa diye ara sıra işlerini yapan bir faytoncu varmış Isparta’da. Üstadı ona sormuşlar “Hoca Efendiden ne hatırlıyorsun?” diye. O da iki hatırasını anlatıyor. Birincisinde diyor ki, “Hoca Efendi ağzını açtı Allah… Allah… dedi sonra devamını getirmedi. Yanındakiler ona sordular “ne oldu Üstadım?” dedi ki, “Fevzi (Çakmak) vefat etti ona Allah Rahmet etsin diyecektim, dedirtilmedi.” Böyle bir şey anlatıyor. İkincisinde de “bir gün Üstad birden bire ayağa kalktı “ben aldım kardeşim, aldım kardeşim Türkiye’yi kan da dökülmedi dedi” diyor. Böyle haller var mıydı? Yani “Türkiye’yi aldım. Benim hükmüm geçecek bu memlekette, kan da dökülmedi.” Böyle bir şey aktarmıştı Abdullah Aymaz. Kan dökülmedi yani bu rejim el değiştirdi manasında.
Ben hiç duymadım. Olabilir. İşte Ayasofya’nın açılmasından sonra, inşallah Avrupa’da bu şeyi kabul ederler. Avrupa’da Müslüman çok. Almanya’da bir profesörle tanıştım İlahiyat Profesörüydü. Bu adamın Hür Hıristiyanlar diye bir cemaati vardı. Hür Hıristiyanların vazifesi İslamiyet’i öğrenmek, Kur'an okumak, Kiliselere bağlı kalmamak. Bunların şimdi çok taraftarları var. O zat daha sonra vefat etti.
Ve Risale-i Nurun İngilizcesini de okudu, Almancasını da okudu. Bizimle namaza başladı, beraber namaz kılardık. Vehbi Vakkasoğlu şahittir. Ondan beraber ne zaman ziyaretine gittik bizimle beraber namaz kıldı. Profesör, fakat bütün Hıristiyanlara, papazlara hep Kur'an’ı methediyor. Bremen’de bir konferans verdi, “İsa (AS) da bir Müslüman’dı” dedi. “Ne için Müslüman diyeceksiniz. Beşyüz küsur sene sonra gelmiş. İslamiyet’ten haber vermiş de ondan. Bütün dinlerin kaynağı birdir. Hepsi Allah'tan geliyor” dedi. Ve izah etti yani ayet okuyarak hep Kur'an’dan ayet okuyor. Yani şimdi ben işitiyorum çok papazlar Almanya’da Müslüman olmuş. Gizli Müslüman. Halktan çekiniyorlar. Yani şimdi böyle Almanya’da da İslamiyet çok gelişiyor. Üstad “birinci Almanya’dır” demiş, “ikinci Amerika Müslüman olacak” demiş.
EN ÇOK ÜZÜLDÜĞÜM ŞEY: RİSALE-İ NUR ETRAFINDA YEKVÜCUT OLAMIYORUZ
Aşağı yukarı yetmiş yıllık bir hizmet hayatınız var
Hepsi İnşaallah daire içindedir.
Allah uzun ömürler versin
Amin
Şimdi bu yetmiş hizmet yılı içerisinde sizi en çok üzen ne oldu?
En çok üzen kendi kabahatlerimizdir.
Benim sormak istediğim o değil. Tabii ki günahlarımıza üzülürüz. Ben daha çok hizmet adına bir şey olur da ona üzülürsünüz ya? Öyle bir şey için üzüldüğünüz oldu mu? Onu sormak istedim.
En çok üzüldüğüm şey: Risale-i Nur etrafında yekvücut olamıyoruz. Yerine göre bir araya gelemiyoruz. Bazı olanlara merak ederim. Fakat daha sonra düşünüyorum. “Bizi mademki Allah istihdam ediyor bunda da vardır bir hayır” diyorum. Allah'a havale ediyorum. Ben bunun dışında çok bir şeye üzülmedim.
SEVİNCİMİZ İSLAM ALEMİNİN GELİŞMESİ, MÜSLÜMANLARIN UYANMASI
O zaman aksini soruyorum bu yetmiş yıllık hizmet hayatınızda sizi çok fazla sevindiren ne oldu?
Dünyada Risale-i Nur’un gelişmesi. Hep iyi haberler işitiyoruz. Her tarafta medreseler, dershaneler… Risale-i Nur çeşitli dillere çevriliyor. Yani bizim sevincimiz İslam aleminin gelişmesi, Müslümanların uyanması, Risale-i Nurun herkes tarafından tanınması bizim bayramımız gibidir. Risale-i Nur ne kadar genişlerse okunursa bizim sevincimiz odur.
40-50 yıl geriye gitseniz neyi farklı yapmak istersiniz? Yani bir pişmanlığınız var mı?
Pişmanlığım yok be… Şimdi eğer dünyaya gelsem Risale-i Nurdan, Üstad’dan katiyyen ayrılmam ve daha çok devam ederim. Neye işaret edilmişse onu yapmaya çalışırım.
Yetmiş yıl değil abi ben kırk yıl evvele gitseydik diyorum siz hizmetin içindeyken olan bir şeyden yani pişmanlık duyduğunuz bir şey var mı?
Yani ben Üniversitede okumazdım çalışmak için eğer böyle Risale-i Nurun hizmetini anlasaydım üniversitede vaktimi zayi etmezdim.
EN GÜZEL DEMOKRASİ BUGÜN İSLAMİYET’TEDİR
Müsade edersiniz şimdi bu açılımla ilgili bir iki şey sormak istiyorum. Hükümet demokratikleşme paketi hazırlıyor. İsmine de “demokratik açılım” diyor, bir kısım insanlar buna “Kürt açılımı” diyor. Biz açıkçası demokratikleşme bekliyoruz, yani herkese eşit demokrasi diye düşünüyoruz. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz? Yalnız bu önemli bir soru şunun için açıkçası “bunu Abdullah abiye sor” diyen çok oldu.
Yani böyle bir açıklama varsa en güzel demokrasi bugün İslamiyet’tedir. Ben Hamburg’ta duydum Alman anayasasını yapan profesörler söylemişler. “Biz Alman Anayasasını Osmanlılardan aldık” demişler. Demokrasi demek onlarda âlimlerin toplanıp karar vermesi, ona göre idare ediyorlar memleketi. Eyalet usulü, adalet usulü, Osmanlılardan geçmiş onlara… “Biz anayasayı Osmanlılardan yani İslamiyetten istifade ederek aldık” demiş profesörler. Biz ne kadar demokratız desek İslamiyete aykırı olmamak şartıyla daha iyi oluruz. İslamiyet’e aykırı adetler, o da cehalet yüzünden oluyor. Avrupa’yı taklit değil Müslümanlığı taklit ederek gidersek bu demokratikleşme bizi İslamiyet’e götürecek. Bugün Avrupa’da bir İslam devleti doğuracak demiş Üstad… İnşallah olur.
MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA HANGİ IRKTAN OLURSA OLSUN KARDEŞ OLUR
Biliyorsunuz bizim doğu ve güneydoğu vilayetlerimizde Kürt vatandaşlarımız var. Bunlar açıkçası haklarının az olduğunu, üzerlerinde bir baskı olduğunu söylüyorlar, dolayısıyla hükümet de bazı haklar verme adına bir açılım paketi hazırlıyor. Bediüzzaman’dan yararlanma ihtimalleri de var. Bu işi yapmak istiyorlar, bu husus programlarında var.
Risale-i Nur nelerden haber vermişse ve yapılmasını istemişse onlar yapılırsa çok iyi olur. Bunlar hakikaten dindar insanlarsa, İslamiyete sıkı sarılsınlar "innemel müminüne ihvetün" kudsi proğramına katılsınlar, imanlarını kurtarmaya çalışsınlar. Risale-i Nur ne kadar şark vilayetlerinde çok okunursa o kadar çok serbestiyet olur, hürriyet olur. Çünkü Müslüman olduktan sonra hangi ırktan olursa olsun kardeş olur. Yani bir İngiliz gelse bir Fransız gelse Müslüman olduktan sonra biz hiç onları kendimizden ayırmıyoruz. Ama dinsiz olacaklarsa, demokrasiyi fırsat bilecekler dinden uzaklaşacaklarsa böyle bir şey zarar olur. Amma İslamiyet’e imanla beraber İslamiyet’e uygun olacaksa, yani onlara verilecek paketteki maddeler, İslamiyete uygun olacaksa iyi olur.
Diyorlar ki, “biz Kürtçe ile eğitim alalım. Eyalet olsun. Kendi içimizde bağımsız olalım?” Sonu nereye varır bilinmez amma şimdi en azından söylenen bunlar. Siz buna nasıl yaklaşırsınız?
Yani eğer bunlar İslamiyet’e, hakikaten inanan kimseler iseler, samimi iseler zarar gelmez. Fakat sonradan bunları ecnebiler, dinsizler komünistler alet edecek ihtimali varsa bu tehlikeli olur.
RİSALE-İ NURU NEŞREDENLER KENDİLERİNDEN BİR ŞEY İLAVE ETMESİN
Üstadımızı gören abilere saffı evvel diyoruz, siz onun hizmetinde oldunuz, birlikte yaşadınız, uzun zaman beraber oldunuz. Saffı evvel abilerle yani hizmet arkadaşlarınızla şimdi de mutad olarak bir araya geliyor musunuz?
Bazen geliyoruz amma zamanı belli değil yani. Daha çok Risale-i Nurun neşriyatı hususunda konuşuyoruz. Mesela geçen sene toplandık Üstadın vasiyetnamede geçen isimleri geçenlerle beraber, Said Özdemir, Ahmet Aytimur da dahil o zaman Risale-i Nuru neşredenler kendilerinden bir şey ilave etmemelerini, Üstadın tavsiyesi vardır diyerek onlara tavsiye ettik. Fakat bazıları bunu uygulamadı, mesela bazı kitap neşredenler var Risale-i Nurun tertibine Üstadın tertibine aykırı. Nur talebelerinin de hayatlarını koyuyorlar, Nur talebelerinden bahsediyorlar. Bazı neşriyatlar bunu yapmış, Atatürk’ün ismini de yazmışlar böyle şeylere Üstadın kabul etmediği şeylere toptan hepimiz razı değiliz, ittifak ettik. Üstadın vasiyetine uygun, Üstadın en son yanında kalan mutlak vekilimdir dediği kimselere sorsunlar, Ahmet Aytimur’a, Hüsnü Bayramoğlu’na, Sungur abiye “bu doğru bir şey mi” diye sorsunlar. İstişaresiz iş yapıyorlar. İstişaresiz neşriyat yapmasınlar.
ÜSTADIN YAPTIĞI TASHİHLER
Peki üstadın bazı tashihler yaptığı biliniyor, yani kelime tashihi yaptığı biliniyor. Şimdi bazı yayınlarda bu tashihlerin bir tür zorunlu yapıldığı, yani Türkçeleştirmek gibi. Üstad aslında Kürdi maslahını kullanmış, eski kitaplarında sonra bunları, Türk olan talebeler bunu Türkleştirmişler diyorlar.
Yok, katiyyen öyle bir şey yok. Üstadın kendi el yazısı, fotokopisi var. Abdulkadir de bunun üzerinde durdu. Sıddık Dursun diye biri vardı, onu susturacak deliller buldu, Üstadın el yazısı. Üstad bütün Kürdileri Nursi yaptı sonradan, yapmış kendisi bizzat yapmış, onlar kendi ırkçılıklarını gösteriyorlar.
Abdulkadir (Badıllı) abinin ismi geçmişken, Abdulkadir abiyi ilk defa Üstad Hazretlerine siz gönderdiniz. Üstad Hazretlerine ilk gidişinde, Üstad Zübeyir abiye demiş ki “alın şunun kafasını düzeltin” böyle bir şey duydunuz mu?
Duymadım öyle bir şey.
Abdulkadir abi kürtçe konuşmuş Üstad da hep Türkçe cevap vermiş. O yine Kürtçe konuşmuş Üstad yine Türkçe cevap vermiş sonra güya Zübeyir abiye demiş ki bunun kafasını biraz düzeltin öyle getirin.
Öyle mi demiş? Ben duymadım. Kendisinden de, ondan da duymadım.
Abdulkadir abiye sordum öyle bir şey var mı? “Mümkün değil” dedi.
Birisi Üstadın yanında Kürtçe konuşmak istedi Üstad konuşmadı “ben unutmuşum” dedi. Kürtçe konuşturmadı yani.
Bunu Abdulkadir abi kendisi de söyledi. “Ben Üstadla Kürtçe konuştum, o bana Türkçe cevap verdi.” “Sizinle hiç Kürtçe konuştu mu” dedim, “hayır hiç Kürtçe konuşmadı” dedi. Bunu bana söyledi. Peki neden?
Fitne çıkmasın diye Üstad öyle yapmıştır. Üstada hep böyle isnat ettikleri şey, ırkçılık Kürtçülük değil mi? Üstad fitneye kapı açmayacak şekilde hareket ediyordu. Üstad fitne çıksın ister mi?
GECE OLSUN GÜNDÜZ OLSUN, ELİMİZDEN GELDİĞİ KADAR KUR'AN OKUYORUZ
Hususi bir soru sormak istiyorum, bir gününüzü bize anlatır mısınız? Bir gününüz nasıl geçiyor?
Benim bir günüm tembellik içinde geçiyor. Gece kalkıyorum sabah namazını kılıyorum. Sabahleyin namazdan sonra tekrar yatıyorum, sonra kalkıyorum, benim gece olsun gündüz olsun, elimizden geldiği kadar Kur'an okuyoruz, Risale-i Nur okuyoruz, gelenlere Risale-i Nur okuyoruz, kimse gelmezse boş kalırsak bir yazı yazıyoruz. Ya başka bir kitap okuyoruz. Vaktimiz böyle geçiyor.
BEN NASIL KONUŞURDUM
Sizinle bir hayal kuracağız, Mısır Ezher Üniversitesinin ev sahipliği yaptığı uluslararası Risale-i Nur kongresi yapılıyor. Bütün dünya milletleri temsilcileriyle bu kongreye katılıyorlar, Japonlar kesbi medeniyeti anlatıyorlar, Almanlar bahtiyarca hidayetlerini paylaşıyorlar, Amerikalılar İslami hürriyeti öğrenmeye çalışıyorlar, Ruslar Tabiat Risalesinden ders okuyorlar, Araplar İşaratül İcaz’ın yeni ciltlerini hazırlıyorlar, İskandinav ülkeleri Risale-i Nurdan içtimai ve siyasi meselelere hazırlanıyorlar, Avusturalyalılar kendi kıtalarında yaptıkları Medresetüzzehra’yı tanıtmaya çalışıyorlar, İranlılar Cevşen’in manasını Risale-i Nurdan anlamaya çalışıyorlar ve dünyanın bütün televizyonları orada, bütün gazeteciler orada bu mesajları dünyaya canlı aktarıyorlar. Türkiye adına da Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi Abdullah Yeğin katılıyor. Mikrofon sizin.
Ben ne diyebilirim Risale-i Nurdan tevhid bahislerini okurum, “birlik beraberlik zamanıdır, hepiniz iman hizmetini esas gaye yapın, madem bütün peygamberler (AS) ahiretin varlığından, cennetten cehennemden bahsetmişler evvela ebedi hayatımızın kurtulması için tek çare imanımızı kuvvetlendirmeliyiz, kurtarmalıyız, Kur'an-ı Kerim’in imani ayetlerini çok okumalıyız. Risale-i Nuru hep bir arada bütün dünyaya neşre çalışmalıyız” diye konuşurum o kadar.
BUNDAN SONRA DA ALLAH ÖMRÜMÜZÜ İSLAMİ SAHADA GEÇİRİR İNŞALLAH
Risalehaber.com adına teşekkür ediyoruz.
Ben de size teşekkür ediyorum. Benim bu kadar konuşmama, böyle başıma gelen bazı kusurlu da olsa hizmetlerimizi -inşaallah Allah kabul eder- anlatmamıza vesile oldunuz. Üstadımın teşvikiyle bundan sonra da Allah ömrümüzü İslami sahada geçirir inşallah.
Cenab-ı Hak kusurlarımızı affetsin, bizi hizmeti imaniyede Rahmetiyle istihdam etsin… Üstadımıza layık talebe etsin… Cümlemizi istihdam altında, Üstadımızın dediği gibi, “kimde Risale-i Nura bir muhabbet hasıl olursa o istihdam altındadır” diyerek imana aykırı bir hareket yaptırmadan, İslamiyete uygun hayat geçirsinler inşaallah… Herkesten istediğimiz budur.
Allah razı olsun…
Cümlemizden…
(Son)





