Bir şarkı vardır: “Boş yere ağlama kalbini bağlama Ankara rüzgarına” Ankara rüzgarı ile kastedilen bir sevgilinin sevda rüzgarının rüzgar ile başka bir coğrafyaya gitmesi midir? Çünkü rüzgar bizim kültürümüzde haber götüren getiren manalarına da gelir. Urfa’nın medar-ı iftiharı Hazreti Nabi, Cenab-ı Nebi-i Zübde-i Alem için söylediği bir kasidesinde, rüzgara bir haber yükler, Hazret-i Nebi’nin memleketine yollar.
“Ey bad-ı saba uğrarsa yolun semt-i harameyne
Tazimimi arzet o Resul-ı Sakaleyne”
Der. Habibullaha kendi muhabbetini rüzgara yükleyerek gönderir. Fuzuli-i Bağdadi:
“Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı”
Yalnızlığında dostu olarak saba rüzgarını görür. Kimseleri olsaydı Fuzuli olmazdı, çok fazla dostu olanın ruhsal varlığı talan olmuş olur. Ne kadar üretici zeka varsa içine kapanmış, kitabı, gözlemi kendine rehber etmiş.
Şam tarih boyunca İslamın büyük camisinin bir hitap kürsüsü olarak yorumlanmış, devirler değiştikce büyük alimler o kürsüden değişen dünya ve din mantığına parelel olarak konuşmuşlar, bu geleneğin son devirdeki temsilcisi Bediüzzaman Şam’da Hutbe-i Şamiye isimli eserini irad etmiş. Selaniğe, Kosturma’ya İstanbul’a Makedonya’ya, Ankara’ya çeşitli vesilelerle giden bu büyük zat acaba otuzbeş yaşında Şam’a giderken neler düşündü, orada konuştukları mutasavver mi idi, yoksa irticali olarak mı bunları konuştu? Çünkü konuşulan metin İslam dünyası ve özellikle İslam dünyasını temsil eden insanın üzerinde derinlikli olarak düşünmüş bir büyük münevverin fikirlerini yansıtıyor. Bediüzzaman cüzi olaylardan değil, çok yüksek bir noktadan toplumun içinde bulunduğu durumu görüyor.
Avrupalılar son dönem Osmanlısını “Hasta Adam” olarak isimlendirmişler. Bu yüzden on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren gittikçe artan bir hızla hasta adamı pasta adam yapıp yemeyi planlamışlar, adeta geçmişte yaptıkları haçlı seferlerinden daha dessasane hücumlarını bu dünyaya yöneltmişlerdir. Bediüzzaman da Osmanlının hasta olduğunu biliyordu, değişik coğrafyalardaki seyahatlerinde bunu izliyordu. Çünkü siyasi çalışmalarının maya tutmayan süt gibi eline gelmesi onu rahatsız ediyordu. İngiliz müstemlekat nazırının Kur’an’ı kaldırmak konusundaki fikri ona hastalığı tedavi edecek ilaca sarılmayı sağladı. Biri hasta adamı anlamış onu öldürmek ve bölüşmek istiyordu, ama Kur’an oldukça bunun zorluğunu anlıyor, hastayı dirilmemek üzere öldürmeyi planlıyordu. Önünde engel Kur’an’dı. Ne gariptir İngiliz’in mantığı ile 20’li yıllardan sonra Kur’an’ı kaldıran, çocuklara elifba okutan kadınları ve erkek hocaları nezarethanelerde öldüren bir mantık ile aynı idi. Demek bir yeni düzen kurulmuş ama arkasında hükmeden yine aynı İngiliz mantığı idi, yoksa kurulan yeni gecekondunun efkarını da onlar mı belirlemişti? Perdenin arkası hem karanlık, hem aydınlık. Bir dönemin büyük adamları yoksa figüran mı ha ne dersiniz?
Bediüzzaman o dönemin toplum mühendisi olan yazarlar gibi, kurtarıcı reçeteyi ırkçılık olarak görmüyor, ırkı ne olursa olsun Osmanlı olan toplumu diriltmek, hasta olan devleti değil, yapı taşı hasta olan Müslüman insanı diriltmek istiyordu. Zannedersem o Şam’a giderken bunları düşünüyordu. Bu fiktif tesbitimi onun konuşma metninden çıkarsıyorum. Bediüzzaman bir tabib, bir doktor, onun Hastalar risalesi diye bir eseri var, bedensel açıdan hasta, ruhsal açıdan direncini kaybetmiş insanların bedenini ve ruhunu yatalak olmaktan kurtarıyordu. Ne kadar ileri görüşlü bir adam ki, o hastanın yerine yine bir önemli hastalar risalesi yazmıştı. Hutbe-i Şamiye, evet o da bir hastalar risalesi idi. Çünkü devleti, milleti temsil eden insan hasta idi, altı yönden büyük yaraları olan bir insandı. Bütün üdebamızın bir hüzün ve trajik senfonisi gibi ağlaştığı bir dönemde Bediüzzaman hasta milleti kurtarmak ve onunla İslam ittihadını gerçekleştirmek istiyordu, buna basiret desen az gelir, sonra basiret abla sanarlar. Akif bu ümitsizliği hissetmiş:
"Yeis öyle bir bataktır ki düşersin boğulursun
Ümide sarıl sımsıkı seyret ne olursun"
Diyor ama zihninin ve coğrafyanın bütün ümit kapılarının kapalı olduğunu düşünüyor, ağlıyordu. Anadolu’yu karış karış dolaşan büyük insan kurulan gecekondunun tahtalarının perişanlığını görüyor, “bu gecekonduda oturmam” deyip başka bir eve taşınıyordu. Bediüzzaman da gecekendoyu görüyordu, ama dünyanın büyük işler yapan bir millet kompleksini koruyan bu yeni gecekonduyu terk etmek istemiyor, her türlü zulme rağmen onu kurtarmayı azmediyor. Bütün çileli hapishane yıllarında bu milleti diriltmek için çareler, çeşitli ilaçlar yazıyordu reçetelerine. Haşirde insanı farelelere yem değil, semavatta bir sakin olmanın manasını anlatıyor, Tevhid bahislerinde kainatı başıboşluktan kurtarıp bir büyük elin emrine veriyordu, semayı boşluk içinde değil, alemdeki harika icraatları seyreden büyük seyirciler olduğunu anlatıyordu.
İşte Bediüzzaman hasta adamın hasta ferdini kurtarmak için Hutbe-i Şamiye’de altı çare ortaya koyuyor, sonra ona yataktan kalktıktan sonra aleme dini, sanatsal, ilmi bir göz veriyor “bununla bak aleme” diyordu. Böyle olan bir insanın ittihadı gerçekleştirmek için kendinde yeterli gücü bulacağını gösteriyordu. Muhtaç olduğu kudret, kurtulduğu hastalık ve gözüne gelen yeni güçle elde ediliyordu.
Ankara’da Şam rüzgarı birlikte estiler, Şamda’ki rüzgar Ankara’dan bütün dünyaya bir daha esti,
Necip Fazıl:
"Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Artık ey kahpe rüzgar ne yandan esersen es"
Diyorsa biz de Hutbe-i Şamiye ile esen rüzgarın ruhlarımızdaki ve ülkemizdeki insanların ruhuna yeni ruhlar üfleyeceğini düşündük ve öyle azmettik. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Görmez büyük hakikatı görmüştü, o göreceğini görmüş büyük babanın oğlu, bizim ülfet ettiğimiz metne yeniden bakmış ve elinde büyük kağıtlara duvarlara asılcak, büyük yerlere asılacak büyük cümleleri asmanın gereğini anlatıyor ve harika bir fon içinde Bediüzzaman’a hayranlığını ve büyüklüğünü temsil ediyordu. Hocası ona Arapça bilgisini test için Hutbe-i Şamiye’nin Arapça’sını verir, o da kendini onunla test eder. Merak ettim kendisine sordum bu şahıs, yani hocanız kim dedim, “Babam Mehmet Ş e r i f Efendi” dedi. “Kızım sen de Fatihler doğuracak yaştasın” diyen şair gibi, Mal Hatun’dan Osman’ın soyu çıkmış , ana getir ki evlat doğura.
Büyük doktor Bediüzzaman, hasta olan aşiretlere tedavi çarelerini ortaya koydu, Münazarat’ı yazdı. Aynı Bediüzzaman, sanat ve edebiyatı ve kelamı, hasta toplumu Muhakemat ile tedavi ediyordu. Diğer eserleri de bu paydada toplanabilir.
Bütün konuşmalarda bu hastalar risalelerinin yeni şubesinin şifa şubeleri tartışıldı, büyük bir zerafet içinde, Risale Akademi ve AKAV ekibine böyle bir rüzgarı estirdikleri için ne desek azdır. Sonra bu yazıyı yolda yürürken tasarladım ve içimden bu büyük hakikatler herkesin hakkı nasıl edelim de bunları onlara ulaştıralım. Allah hizmet aşkı versin diğer aşklarımızı öldürsün, çünkü bir kalpte iki sevgi yaşamaz, Hayfız Ali, Tahir Abi’ye
“Bir yolda iki ayakla yürünür”
Demiş o da bütün malını mülkünü icara vermiş kapanmış büyük Üstadın rahle-i marifetine. Şam’da masatın trajik rüzgarını Allah Hutbe-i Şamiye’nin Ankara rüzgarı ile söndürsün. Amin.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.