Ey Kardeş!
Aslında Risale-i Nurun hizmet dairesinde “eğitimci” ve “eğitilen” gibi net bir ayrım yoktur. Hepimiz Şahs-ı Manevî dediğimiz, bütün kardeşlerin manasını temsil eden manevî ve kamil insaniyet hakikatinde -ihlas ve sadakatımız nisbetinde- bir yer alırız. Kâmil veya nâkıs bütün talebelerin manevî kuvvetleri, niyetleri, hizmetleri Şahs-ı Manevîyi teşkil eder.
Nur hizmeti Şahs-ı Manevînin hizmetidir; tek başına şahısların fazla bir tesir ve ehemmiyeti yoktur. Kuvvet, yönlendirme, gerektiğinde ikaz etme, hep nurun Şahs-ı Manevîsinden gelir. Bizim bu hizmette yer almak için tek yapmamız gereken: Şahs-ı Manevîye dahil olmak için enaniyetimizi eritmeye çabalamaktır. Bu manada baktığımızda bütün kardeşler Şahs-ı Manevînin birer azası hükmündedir; birinin diğerine üstünlüğü yoktur. En küçük ile en büyük; en eski ile en yeni, Şahs-ı Manevînin uzvu olmak hasiyetiyle eşit kıymettedir; biri birisiz işlemez; bir fabrikanın çarkları hükmünde olduğumuz için büyük çark ne kadar lazımsa küçük çarkın da o kadar lüzumu vardır. Nur dairesine giren her talebe, kardeşine “O olmazsa benim hizmetim de olmaz; çünkü biz ayrılmaz bir bütünün parçalarıyız” nazarıyla bakar. Kardeşinin dairedeki varlığını, başarısını, istikametini, devamını, hasılı onunla ilgili her durumu kendi durumu gibi değerlendirir; kendinden ayrı görmediği için de tam manasıyla kardeşine sahip çıkar. “Kardeşini kendinden ayrı görmeme, insaniyet itibarıyla aynı görme” kavramını Üstad Hz.(RA) “TEFANİ” yani “kardeşinde fani olmak” olarak açıklamış ve Allah rızasını kazanabilmemizi tefaniye bağlamıştır.
Nur dairesinde kardeşlerin birbirine bu “tek vücuduz” nazarıyla bakmaları bir kardeşin diğer kardeşe manen ihtiyaçlı olduğu hakikatini gösterir. Yani bir kardeşimizin namazı, orucu, kitap okuması, tesbihatı, vs. ibadetleri Şahs-ı Manevimize kuvvet verir; o da manen bizi besler; neticede kardeşimizin hayrı dönüp bizim hayrımız olur. Şahs-ı Manevîdeki her kardeşe bu açıdan baktığımızda çok ihtiyacımız vardır.
Bir de kardeşlerimizin bize menfî gelen taraflarıyla Şahs-ı Manevîye bir katkıları vardır ki bunu idrak ve kabul etmek hakikaten biraz tecrübe ister. Kardeşlerimizin müsbet hal ve ibadetlerinin Şahs-ı Manevî’ye katkısını idrak etmemiz kolaydır ama nasıl menfî tarafları dahi kuvvet verebilir?.. Biraz düşünelim.. O kardeşimiz kaderin takdiri ile bizimle aynı daireye/beldeye/dersaneye vs. konulmuş; ama onda bir hal var ki bize menfi geliyor yada hakkaten menfi.. Bu durumda o kardeşimizin bize veya külli nur talebeleri dairesine ne katkısı var?
Evvela sormamız gereken soru şudur: Kader neden bu kardeşi benim hayatıma gönderdi, ikimizin bu irtibatından öğrenmem gereken şey nedir? Bu kardeşimdeki şu menfî hal bana ters geliyor, acaba bana ters gelmesinde benim enaniyetimden kaynaklanan bir taassubum; helal dairedeki bir ölçüyü daraltan bir önyargım; nefsimdeki hırs, kin, açgözlülük gibi istikamete girmemiş hislerimin verdiği bazı rahatsızlık, titizlikler mi var ki KADER, BENİ TADİL İÇİN! Onu bana gönderdi..
Her hadisede bir kader, bir de zahir ciheti olduğundan bütün işlerimize hakim olan kader, bizi eğitme işini şahs-ı manevîdeki kardeşler vasıtasıyla yapar. Zahirde kardeşimiz, hakikatte kader bizi sırat-ı müstakıym i bulmaya itmektedir. Her kardeş bu manada bizi nur talebesi ahlakı taşıyan, kamil bir fıtrata götürmek üzere karşılaştığımız, kusurlarımızı, ölçüsüzlüklerimizi, ifrat ve tefritlerimizi gözlemleyebileceğimiz birer ayna vazifesi görür. Onlar bunu kasten yapmazlar ama kader birbirimizle istikameti bulmamız için zahiren zıd gibi görünen fıtratları bir araya koyar; birbirimizdeki çok farklı anlayışları gösterir, bu farklı anlayışlarımıza rağmen nurlara muhatap olmamız da bize “nur talebeliğinin” kendi meşrebimizden ibaret olmadığını anlatır; eğer birbirimizi doğru okuyabilirsek anlarız ki “nur talebesi olmak sadece kendi fıtratımızın çizdiği kalıplara münhasır” değildir. Şimdiki tabirle başkasını “itme/öteleme/başkalaştırma” denen marazdan, alemi kendi düşüncelerimize göre ölçüp tartma yanlışından bu şekilde kurtulmuş oluruz. Nur talebeleri bu manada muazzam bir fıtrat genişliğine sahiptir. İllaki kendisi gibi olan insanların istikametli, makbul olabileceği gibi zanlardan ârî ve berîdir. Nur talebesi, herkesle hemen kaynaşıveren, ortak noktaları çabucak görüveren, kaderin takdirindeki o bütünün içinde kendini tarif eden ve muhataplarını da o bütüne yerleştirip tanımlayabilen bir yapıdadır. Bu ise “ene”nin şeffaflaşması, nefsin mevhum Rububiyetini, Hâkimiyetini bırakıp, kul olduğunu anlaması ile olur. İnsan nasıl kendi hükmünden vazgeçip kaderin hükmüne razı olur? Bu süreci bir daha izleyelim: Kardeşiyle olan imtihanında, başta nefsi bir hüküm koymuştu: “bu kardeşimin şu hali menfîdir, iyi değildir” demişti; nefsiyle mücadelesi neticesinde görmeye başladı ki o hal kendisindeki bir istikametsizliğe işaret ediyor, yada kalbî bir marazını gösteriyor; o zaman anladı ki kendi hükmü yanlış; menfîlik kardeşte değil kendisinde; hüküm koyan Allah, bu işte de en doğrusunu, en muvafığını yapmış; onun hükmüne tâbi olmak hikmet ve hakikatin şe’nidir.. deyip enaniyetinden vazgeçer; kaderin önünde hiçliğini, kusurluluğunu kabul eder; Rabbine iltica eder, hatalarına karşı istiğfar eder.. gibi çok tavr-ı ubudiyet o insanda inkişaf eder. Böylece menfî hareketli kardeşimiz bize karşı vazifesini yapmış olur.
Saniyen, bu kardeşimiz hakikaten şeriat ve ahlakça kötü bir durumda bulunuyor olabilir. Bu durumda da bize düşen onu bu halden kurtarmak için neler yapabileceğimize cehd etmektir. Üstad Hz.(RA) Şualar kitabında sadakati “kardeşini kötü gördüğünde onu terk etmemek ehl-i sadakatin şe’nidir” diye tarif etmiştir. Sadakat denilince genelde düstura sadakat, üstadımıza sadakat, kitapta dendiği gibi yapmakla “sadakat” anlarız. Oysa 13.Şuada geçen bu ifade sadakatimizi kardeşimize olan muamelemizle ölçüyor. Elhasıl, “kitapta yazılanı yazıldığı gibi yapma talimini” kardeşimizi kötü halinden kurtarmak için harcadığımız çabada gösteriyoruz. Kardeşimizdeki marazı doğru tesbit etme, sonra da onu incitmeden, üstten üstten ezerek bir yaklaşım değil de, fıtratının hangi açık kapısı varsa onu bularak, oradan hakikati kaşık kaşık mama yedirir gibi almasına gayret etmekle ehl-i sadakat ünvanını alıyoruz. İnsan fıtratı mükerrem olduğu için tahakküme, tezellüle gelemiyor. Bu yüzden manevî hastalıkların tedavisinde muhatabımıza bunları hissettirmeden, Allah’ın ona olan şefkatine bir ayine olduğumuz şuuruyla, çok nazikane ve hikmetle hareket etmek gerekiyor. Mesela kardeşimizi sahip olduğu marazdan ötürü kınıyor, aşağılıyorsak, bizdeki bu menfî hissi o hemen fark eder ve kendini kalben bize kapatır, nefsi de savunma için gardını alır; hakikate açık kapısı da bu vesileyle kapanmış olur! O zaman artık hakikatin o mahiyete nüfuz etmesine hiçbir menfez kalmamış olur ki, bu o kardeşimize yapacağımız en büyük zulümdür. Bu vahim neticeye vesile olmayalım diye Üstad Hz(RA) “damara dokunmadan” ikaz yapmamızı vurgulamıştır. Nur incitmez, ışığıyla okşar, yıkımsız tedavi yapar.
Şimdi dönüp resmin tamamına bir bakalım: Hem biz hatalı değiliz, hem de kardeşimizin menfî halini düzeltmesine yardımcı olmaya çalışıyoruz; kınamadan, hor görmeden, kardeş sıcaklık ve yakınlığını bozmadan hakikatleri paylaşmaya gayret ediyoruz; ağzımızdan da sinirle bile olsa bir ters kelime çıkmasın diye kılı kırk yarıyoruz, belki bazen kelimeleri yutuyoruz.. Peki bizde bir maraz olmadığı halde, kader neden bizi bu hallere koyuyor..?
Güzel kardeşim, sen bu çabalarınla neler kazandığının farkında mısın? Kardeşinin tedavisinde, bir tahkir hissettirmemek için, -onun kusurunu bildiğin halde- kendi kusurlarını daha büyük görmeye çalışmakla nefsinin firavuniyet cihetine ne kadar darbe vurduğunun; kelimeleri incitmeyecek şekilde seçmeye çalışırken hislerini akıl, kalp, vicdan süzgecinden geçirerek manevî yapını ne kadar çalıştırdığının; kardeşinin marazına muvafık çareyi nurlardan bulmaya çalışırken kendini onun yerine koyup, “ben olsam nasıl cevap verirdim bu tedaviye” diyerek meseleleri ne kadar “yaşamak için” tahkikli bir surette okuduğunun farkında mısın.. Eğer evladını kurtarmaya çabalayan valide gibi kardeşin için çabalamasan nurları gazete gibi okuyup geçecektin, “yaşamak” “yaşansa nasıl olur”, “bu bahsin bendeki tesirleri nedir, fıtrata bu bahis ne kazandırıyor” diye soracak mıydın, düşünecek miydin, görebilecek miydin.. İşte bütün bu kazançlar sana o “menfî hareketli kardeş” paketiyle geldi. Şimdi sen söyle.. Kader iyi mi etti, kötü mü..
Hikmete mazhar herkes elbette iyi, be gayet yerinde, be gayet muvafık oldu diyecektir. İşte böyle Allah’ın takdir ettiği Şahs-ı Manevîlerde kendi yerini bulmaya çalışan nur talebelerinde şefkat, tevazu, hikmet, kardeşlerle tefanî içinde bir münasebet kurma, duruma göre vaziyet alma yani müdebbiriyet gibi manalar gelişir, inkişaf eder; nefsî, kalbî marazlardan kurtulur. Kendini kardeşlerinde fani edip, onlar namına hareket ettikçe, Şahs-ı Manevî kendini en ziyade o kardeşimizde belli etmeye başlar; yani o kişi artık umum namına yaşayan tek bir ferdir; tektir ama bütün kardeşleri temsil edebilen bir manevî yapıya sahiptir; bu hale gelen bir nur talebesi fıtrî olarak bulunduğu yerin –görünmese de- manevî müdebbiri olur. Umum kardeşlerin kabul edip benimsediği, kendi yerine vekil tayin ettiği, böyle eriyebilmiş ferdler hizmet-i nuriyenin manevî kayyumlarıdır. Saff-ı evvel ağabeylerimiz, ablalarımız gibi.. Allah hepsinden razı olsun.
En başta soruda “Nurun eğitimcilerinin vasıflarını” sormuştuk, diyebiliriz ki eğitimcilerin en belirgin vasfı: “eğitime en ziyade ihtiyaçlı, kendileri olduğunu idrak etmeleri” dir; zira insanın manevî ve ruhî donanımları kendini bu eğitimin içinde gördüğü müddetçe inkişaf eder. Hizmet-i Nuriyede eğitimci aslında eğitilen, yani eğitime daima kendini açık tutabilendir.
Üstad Hz(RA)’ın külliyatın başındaki ilk ihtarı cevabın da hitamı hükmündedir:
“Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.” ..
Nabi / 10.12.2011
Elhamdülillahi haza min fadli Rabbi.





