Şu An Buradasınız: Anasayfa RİNET Çalıştay 1. Eğitim Çalıştayı DERSHANE-İ NURİYELER ÖZGÜN VE ORİJİNAL BİRER OKUL

Risale Akademi

DERSHANE-İ NURİYELER ÖZGÜN VE ORİJİNAL BİRER OKUL

e-Posta Yazdır PDF

1. Risale-i Nur Eğitim Çalıştayı Tebliğidir.




Dershane-i Nuriye denilince akla her yaşta, her öğrenim düzeyinde, her sosyal kapasitede ve her yetenekte olan insanların yararlandığı özgün bir okul geliyor. İlkel değil, tam aksine pedagojik olan bir eğitim sürecidir Dershane-i Nuriye. Sosyolojik bir gelişmenin de özünü taşımaktadır.






Ama bir analize girişmeden önce bizim de yetiştiğimiz dönemlerden bizzat yaşadığımız olaylardan söz açsam iyi olur. İyi olur elbette; onlar birer deneyim, birer birikimdir; geçmişi günümüzde yaşamaktır, ders alınması gereken birer nostaljidir. Elbette iyi olur; çünkü çoklarımızın büyük bir teslimiyet içinde yaşadığımız o olaylarda gözyaşı, acı ve çile vardır. Belki de bu olaylarda savunmasız yargılamalar da olmuştur. Belki de nice yetenekler aradan kayarak yok olup gitmiştir. Yok, belki de hiçbir zaman muhatabını bulamayan ve bulamayacak yargısız infazlar yapılmıştır. Her ne ise…






Yetmişli yılların siyasetin etkin olduğu, dindarların henüz uyanıp da büyük bir heyecan içinde nasıl davranılacağını bilemediği ya da uykudan yeni uyananın mahmurluğunun yansıtıldığı günlerde, daha önceden manevî yalnızlıklar yaşayan ve ama henüz çok şeyler bilmeden ilk okuduğu Risale-i Nur’un cazibesine kapılan biri olarak, kalmaya niyet ettiğim Dershane-i Nuriye’den ne kadar hoşlanmıştım. Hoşlanmıştım; çünkü geleceğimin, hastalıklarımın ve kuruntularımın tedavisinin Risale-i Nur’da olduğunu kestirmiştim. İlk aşamada yabancılık çeksem ve birtakım alışkanlıklarıma ters düşmüş olsam da bu hayata sabretmem gerektiğine inanmıştım. Çile çekilmeden varılacak bir hedef olamazdı elbette. İçin için gözyaşı dökmeye hazırdım. Yine de büyük bir nimet içinde olduğumun farkındaydım; kendimi çoklarından şanslı sayıyordum.





Gel zaman git zaman, yalnızca ben değil, benimle birlikte candan arkadaş grubu içinde kendini yapayalnız hisseden birçoklarına da tanık oldum. Ben kendimi bu gibilere yakın görüyordum ama onlar benden belki de habersizdiler. Herkese saygım sonsuzdu. Yanlış bile davransalar, bir hikmeti vardır diye ses çıkarmıyordum. Hatta o yanlışları doğru olarak kabul ediyordum. Bu belki bir teslimiyetti, ortak bir fikri paylaşacaklar arasında güzel bir davranış biçimiydi; belki sabırdı, tevekküldü, belki de bir çile dolduruş şekliydi. Açamazdım kimseye duyduklarımı, hissettiklerimi. Kendisinden hiçbir şey gizlemediğim yüksekokulun yatılı bölümünde kalan dostumla birlikte fırsat bulup Küçük Çamlıca’nın o uysal ormanına çıktığımızda, sohbet sırasında ancak ona açabilirdim başkalarına mahrem sayılan düşüncelerimi.






“Vardır bir yerlerde eksiklik aziz dostum” diye açmaya çalışırdım içimi dostuma. Yoksa mantığa uymayan tutumlar bizim henüz okumadığımız, bilmediğimiz başka yerlerden mi kaynaklanıyordu? Yalnızca ikimizin olduğu Çamlıca’da bile söylediklerimizin kimselerce duyulmasını istemiyorduk. Duyulsa ne olurdu? Belki de “ihanet” damgasını yemekten korkuyorduk. Oysa böylesi bir damga ile birlikte, içinde bulunduğumuz Risale-i Nur gibi büyük bir nimetten uzak kalmaktan titriyorduk. Kafamıza uymayanları bütün delilleriyle bir bir ortaya koyup yanlış taraflarını söylesek ne işe yarardı? Bunu inandıramayacağımızı bildiğimiz için susmayı tercih ediyorduk hep. Bu süreci, eskilerin doldurmaları gerektiği bir çile dönemi olarak gördüğümüz için sabrediyorduk. Yine de Çamlıca’da dostumla mahrem olarak ettiğimiz sohbetler hem onun hem de benim içime su serpiyordu.






Detayıyla bilmesek de, Risale-i Nur’un ne büyük proje ve onun müellifi Bediüzzaman’ın da ne büyük bir dava adamı olduğunda en küçük bir tereddüdümüz yoktu. Yoksa kimsenin farkında olmadığı acılara, kimsesizliklere, yalnızlıklara dayanmak çok zordu.







Arkadaş grubu içinde olan bir kimsenin acı çekmesi nedendi? Başkasını suçlamadan çok kendimizde buluyorduk hatayı elbette. Kendimizi suçlamayı öğrenmiştik haklı da olsak. Böyle olunca da bir kompleksi derinlerimizde yaşadığımız çok olurdu. Sıradan bir arkadaş grubu içinde olsak yaşanmazdı bu acılar belki. Ama Dershane-i Nuriye aynı zamanda bütün zamanları içine alan bir ölçü veriyordu, vermesi gerekiyordu. Bu ölçü tomarında yapılacak küçük bir aksaklık, gözde bir saç gibi insanı, hele dava adamlığına aday birini çok rahatsız ediyordu, yaralıyordu. Sabır her zaman kafa yormalarımızın önüne geçerdi. Teslimiyet derdik her şeyden önce. “Ben” değil “başkaları” haklıdır derdik. Haklı olmak o kadar önemli miydi? Önemli olan Risale-i Nur dairesinde olmaktı, kalmaktı. Bununla yetiniyorduk da. Başkalarının hataları, bizi Risale-i Nur’dan hiç soğutmadı çok şükür, tersine ona karşı olan saygımız artmış ve eksik gördüklerimizi orada görerek tüm gücümüzle gidermeye yönelmiştik.








Aynı grup içinde, bir hayli düzeyli bir arkadaşımız, günlük ihtiyaçlarının dışında, her nedense yatağından çıkmıyordu. Bir bunalımdaydı besbelli. Ona ne kadar acıyordum. Kendimde de onun dünyasına girme liyakatini henüz görmüyordum. Daha doğrusu beni ret edeceğinden korkuyordum. Ama az çok hastalıklarının nereden kaynaklandığını tahmin ediyordum. Bir gün nereden aklımıza esmişse, Üsküdar’a bağlı yakınlarımızın bulunduğu köylerden birine gitmeye birlikte niyetlendik. Birkaç saatlik süren yolculuğumuzda konuşmadık desem abartı olmaz. Yaya olarak gittiğimiz yolculuğumuzda besbelli hep kendimizi dinledik. İkimizde bundan haz duyuyorduk. Akşam olup Dershane-i Nuriye’ye dönünce ikimizin de yüzü gülüyordu. Ben bu arkadaşa diğerlerine oranla yabancı olduğum halde, bu aniden birlikte estirdiğimiz havaya diğer arkadaşlar da şaşmamış değil. Bu arkadaş hakkındaki düşüncelerinin ne olduğunu az çok tahmin ediyordum. Ama durum onların sandığı gibi hiç değildi.








Dershane-i Nuriye elbette bir okul gibi olmalıydı. Orada özel yeteneği olanlar da vardı. Ben acizane neyi hissetmişim ki, iyi olduğum Fransızca çalışmayı bırakmak zorunda kaldım. Küçük çapta da olsa yazı denemelerime ara verdim. Dershane-i Nuriye’de estirilen genel hava buydu çünkü. Birçok yasaklardan söz ediliyordu. Kafama yatmadıkları halde teslim oluyordum onlara; bunları ancak dostumla konuşabiliyordum. Garibime giden şu ki, yasaklara ama bilerek ama bilmeyerek titizlik gösterenler, daha sonraları bu yasakları ilkönce delenler olmuştu. Bir korku ortamının nereye yarayacağını hala çözemiyorum. Mantıklı açıklama ve çözüm varken, “yasak!” deyip geçit vermemek ne kadar pedagojik dışı bir davranış biçimi! Eğer olması gerekene yasak konuluyorsa, bir aldatmacadan ileri gidebilir miydi?  Dün yasak olan bugün nasıl ortadan kalkabiliyordu? Yasakların herhalde bir ilkeden kaynaklanmadığı açıktı. Eğer maslahat gereği yasak gerekli ise, bunun da mantıklı bir izahı olmalıydı elbette.






Birkaç senelik bir çile dönemi değil, bir dolu eğitim, üstelik orijinal bir eğitim dönemi geçirmiş olmayı ne kadar isterdim. O kendimle kavgalı geçirdiğim günlerimin değerlenmesini ne kadar isterdim. O dönemden ve benim daha önceki dönemlerimden taşıdığım komplekslerin etkisinde hala kaldığımı itiraf etsem bilmem inanır mısınız? Ben olarak aktarmaya çalıştığım bu anekdotlar aslında birçoklarının yaşadıkları ve çoklarının söylemeye sıra getiremedikleri. Bireye getirdikleri zarardan çok, toplumdan alıp götürdükleri daha önemlidir. Böyle bir havayı herkes koklar ve herkes bu havadan etkilenecek kadar etkilenir.




Şimdi işaretler olarak değinilen ve herkesi etki alanı içine alan bu olaylar zincirinin analizine yararlı olur düşüncesiyle girebiliriz.




a) Dershane-i Nuriye



Dershane-i Nuriye bir okuldur; ama diğer okullardan farklı bir okul. Çünkü Dershane-i Nuri’ye, aynı anda yediden yetmişe herkesi içine barındırabilmektedir. Çocuğa hitap ettiği gibi yetişkine de, cahile hitap ettiği gibi bilgine de, normal zekâlıya hitap ettiği gibi üstün zekâlıya da, sıradan birine hitap ettiği gibi özellikli birine de hitap eden öyle şaşaalı olmayan orijinal bir okuldur. Aslında Risale-i Nur’un okunduğu her yer bir Dershane-i Nuriye’dir. Bu bir ev ortamı olduğu gibi, bir orman, bir çimenlik de olabilir. Önemli olan her kesimin eşit şartlar altında Risale-i Nur’u dinlemeleri, ona kulak vermeleri. Nitekim Risale-i Nur’un topluca okunduğu mahfillerde bu havayı koklamak mümkün. Dershanelerde yapılan derslerde konuşan hep Bediüzzaman’dır; dinlenen hep Risale-i Nur’dur.





Dershaneye ilk kez gelenlerin dikkatini çeken bu atmosferdir işte. Burada hiç kimsenin imtiyazı yoktur. Gelen bir ağabey de olsa, ağzına kadar dershane doluysa şayet, başka bir daveti beklemeden kapının eşiğine hemen çömeliverir ve Risale-i Nur’u dinlemeye koyulur. Dershanelerde adeta haşir meydanının adaleti terennüm edilir. Yeni gelen bu güzel havayı ciğerlerine kadar seve seve çekmeyecek de ne yapacak?





Şüphesiz dersleri evirip çevirecek olan dershanenin bütün işleriyle ilgilenen vakıflardır. Vakıflar bir öğretmen, gelip gidenlerle ilgilenen bir hizmet adamı, aynı zamanda gençlerin bir ağabeyi, bir babası ve bir arkadaşıdır. Onun iman davasından başka bir düşüncesi yoktur. Herkese eşit mesafededir. Risale-i Nur davasına baş koyan bir serdengeçtidir. Vakıfların en çok uzak durmaları gereken bir şey varsa, o da siyasal tutum ve tavırlardır.





Üstad gözde talebelerini bu duygularla yetiştirmişti. Ders esnasında o da bir talebeydi, birlikte aynı eseri, Risale-i Nur’u dinliyordu. Risale-i Nur herkesin uyması gereken bir büyük projeydi. Üstad, biri sabah ve biri de ikindi namazından sonra topluca ders yapardı. Bu derslerde sırayla herkesi okuturdu. Elbette topluca okunan derslerde bereket ve bilinç başkaydı.





Dersin hazırlanarak yapılması da önem arz eder. Zübeyir Gündüzalp en az üç kez okuduktan sonra birinin ders yapmasını tavsiye ederdi. Bu hem okuyan ve hem de dinleyen tarafından konunun anlaşılması bakımından önemliydi. Dikkatlerin risaleden uzaklaşmaması kaydıyla yapılan kısa açıklamalar hoş karşılanırdı.





Vakıflar bu inceliklere sahip olduktan başka Risale-i Nur’a insan kazandırma becerisine de sahip olmaları önemlidir. Pedagojik formasyon dersi almaları sağlansa ne kadar iyi olur meselâ! Onlar adeta bir “Ehl-i Suffa” örneğidirler. Bütün himmetleri Risale-i Nur’un yaygınlaşması ve anlaşılmasına yoğunlaşmalıdır. Ehl-i Suffa’nın İslami bilginin sistemli bir şekilde yaygınlaşmasına ne kadar katkı sağladığı öteden beri bilinmektedir. Dershane-i Nuriyelerde kalan öğrencilerin de, vakıfların rehberliğinde icra edecekleri fonksiyonları budur.





İşte günümüzde, herkesi kapsayacak bir şekilde sağlıklı temel İslami ve hayata ilişkin bilgilerin alındığı yerdir Dershane-i Nuriyeler. Bu okullarda imanın özünü de kavrayan genç nesiller, ileriki hayatlarında gerek eğitim ve gerekse sosyal faaliyetlere yetişmiş birer eleman olarak katılmış olmalarının geniş kitlelerde neler kazandıracağını kestirmek elbette zor değil. Böylece toplumun değişik katmanlarında İslamî bilincin yerleşmesi gerçekleşmiş olur.





Dershane-i Nuriyeler, bir tür yaygın eğitimle halk hizmeti veriyorlar. İman hizmeti ile toplumda asayişi sağlıyorlar. Emniyet güçlerinin en büyük yardımcısıdırlar.





b) Teslimiyet




Dershane-i Nuriye’nin içine adımını atananın sergilediği en önemli özelliğidir teslimiyet. İçeri girmişse, dershanenin saygınlığı ve havası karşısında mum gibi erimiştir, çok büyük gayrete gerek kalmadan çoğunlukla her telkine de hazırdır; yeter ki dikkat çeken hatalar görmüş olmasın.






Risale-i Nur’la ilk karşılaşanı bu teslimiyete hazırlayan Dershane-i Nuriye’nin kutsallığı, kucaklayıcılığı ve icra ettiği görev özelliğidir. Elbette bir takım tutum ve davranışlarla ilk gelenlerin bu güzel şevkini kırmamak gerekir. İlk gelenlerin bu teslimiyetlerinin yanında dikkat kesildikleri kimi aksaklılar da var. Mantık dışı kurallara takılırlar mesela, kesin emir ifade eden tavsiyelere, fevri davranışlara, herkesçe kabul edilmeyen düşüncelere, siyasi eğilimlere, kişisel çıkarların dayatılmasına, üstten bakmalara, zorlanımlara ve imalara takılırlar mesela. Bu bağlamda, Zübeyir Gündüzalp, uğradığı üniversitelilerin kaldığı Dershane-i Nuriye’deki hemen herkesin hazmedemeyeceği aforizmalı/özdeyişli levhaların kaldırılmasını istemişti. İlk gelenlerin dikkatini bir levha çekebildiği gibi öteberide duran bir çorap da çekebilir.






Bu teslimiyeti kimi mizaçlar sonuna kadar götüremez; bunun için de bu gibilere daha hassas davranılması gerekir. Yeni gelenlere henüz başlayanlara giden risale konularının okunması da önemlidir. Yeni gelene tutup Deccal bahsini açmanın bir faydası yoktur; aksine ürkmesine neden olur.  
 
c) Mahrem düşünceler





Her davanın önceliklerinin olması kadar daha tabii ne olabilir? Sonradan öğrenilmesi gerekenler önce öğrenilmesi gerekenlere oranla mahrem sayılabilir. Dava üyelerinin en ince konulara da vakıf olmaları zamana bağlıdır. Öğrenme basamak basamaktır.





Ama kimi dava üyelerinin davaya ilişkin mahrem düşüncelere sahip olması tamamen gruptakilerin bir tür baskılarından ileri gelmektedir. Dava sahiplerinin elbette birtakım takıntıları ya da kimi konularda düştükleri ihtilafları vardır.  Bunlar dava içinde, cemaat içinde çözüme kavuşmazsa, kangren olmuş bir organ gibi kesilmeye, kokuşmaya mahkûm olur. Oysa varsa takıntılar, varsa sorular, varsa anlaşılmayan konular ve varsa kuşkular, hepsi ehil olanlarca masaya yatırılır, objektif bir şekilde çözüme kavuşturulur. Mantıklı açıklama yapılmadan dayatılan fikirlere uzun süre tahammül etmek hiçbir fıtratın işi değildir. Günün birinde bir yerden patlak verir. Kafaya takılanlar gizli mahfillerde gündeme getirmek kadar birlik ve beraberliği bozan bir şey olamaz. Cevaplanmayan sorular yüzlere birer maske de takar. Bu ise ihlas kuralına tamamen zıttır. Peygamberimizin kendisine yöneltilen itirazlara varıncaya kadar tüm sorulara cevap vermesinin esprisi budur. Sorulara cevap verilmezse, doğrular nasıl ve nereden öğrenilecek? Sorular cevapsız kalırsa gizli kin de şişer durur. Ancak baskının olduğu yerde sorular cevaplanmaz. Bir çocuk bile hangi soruyu sorarsa sorsun kendi düzeyinde asla cevapsız bırakılmamalı. Cevaplanmayan sorular aynı zamanda birer kompleks oluştururlar.






Davaların, özellikle Dershane-i Nuriyelerde bulunanların dikkat etmeleri gereken en önemli husus, takıntıların ve soruların çözüme kavuşturmaları olmalıdır. Aksi halde bunlar, çözülmemiş konular olarak hep karşımızda durur.





d) Yalnızlık hissetmek




Dava içinde, dava dostlarının arasında, ufuk açıcı fikirlerin özümsendiği bir atmosferde yalnızlık duyulması kadar uzak bir ihtimal yoktur. Hele Risale-i Nur gibi iman ve kültür tomarının sürekli okunup yaşandığı bir ortamda bir başınalığın yaşanması gariptir. Böylesi bir grup arkadaşlığında birbirini tanıma ve anlama eksikliği vardır. Oysa Risale-i Nur her tür insanı bağrında barındıran bir programdır. Kusur Risalelerde değil, kusur onu okuyup anlayamayan ya da kendi kısır mantığıyla kafasına göre yorumlayanlara aittir. 





Durup dururken normal insan kendi kabuğuna, kendi köşesine neden çekilsin? Normal insan, olsa olsa altından çıkamadığı durumlarda başkalarından yardım almadığında bir bunalım yaşayabilir. Bu bunalım sırasında kendilerine güvendiği arkadaşları tarafından önemsenmemesi ya da eğlenceye alınması halinde çaresiz kendi kabuğuna çekilip tüm gücünü içinden almaya koyulur. Gariptir ki arkadaşlarının içinde büyük bir yalnızlık yaşar. Anlaşılmama ihtimaliyle kimseye görünmek istemez. Öyle bir yalnızlık yaşar ki, dengesiz davranışlarda da bulunabilir. Bu hal uzadıkça arkadaş grubu rahatsızlığına hükmederek yavaş yavaş kendisinden uzaklaşır. Bu kez daha da yalnızlaşır.






Oysa bu tür yalnızlığın temelinde diyalogsuzluk ve duyarlılığının karşılığını bulamama yatar. Arkadaş grubunun içinde onu anlayan yalnızca biri bile çıksa böyle bir travmayı yaşamasına mecbur olmaz. Böyle insanlar çoğunlukla duyarlı, ince düşünen insanlardır. Herkese yapılan normal muameleyi bunlara yapılırken biraz düşünmek gerekir.





Dershane-i Nuriyeler, her türlü insanları barındırma zorunda olduğu için özellikle vakıflar bu duyarlılığa dikkat etmeleri son derece önemlidir.





e) Mantık dışı tutumlar




Risale-i Nur akla hitap eden mantık kuralları ile örülü muhteşem bir eser. O hiç kimseye akla uygun düşmeyen bir yolu göstermez. Okuyanlarda bu tür davranışlar varsa, onların kısır anlayışlarından kaynaklanmaktadır. Kişisel ve yanlış yorumlar bazen risalelere mal edilebilir. Kitap yanlış söylemez, ancak insanlar yanlış anlayabilir, hatalı değerlendirebilir.





Bu bakımdan Risaleleri okuyanların en çok titizlik gösterecekleri şey, yorumlarını ya da anladıklarını risalelerden imiş gibi lanse etmemek… Yani “Bu cümleden anlaşılması gereken benim yorumumdur” dememek, “Bu cümleden benim anladığım budur” demek. Çünkü bir cümleye ya da bir paragrafa insanlar çok değişik yorumlar getirebilir ve hepsi de doğru ya da eksik olabilir.






Bir fikir hareketinde kişilerin ön planda tutulmasının handikaplarından biridir bu; kişisel görüşlerin asıl kaynağın yerini tutması… Bediüzzaman, Risale-i Nur’u hiçbir zaman kendi zekâsının mahsulü kabul etmemesinin anlamı belki de budur. Onu her zaman Kur’an’ın çağımızda bir mucizesi olarak göstermiştir. Bir kelimesinin değişimine gönlü razı olmaz. Risale-i Nur’u herkes okumalı, kendine göre anlamlar ve yorumlar çıkarmalı ve ancak bu anlam ve yorumları başkasına dayatmamalı.





f) İhanet damgası



Ne demek ihanet damgası? Birinin yorumu ya da değerlendirmesi bir başkasının yorum ve değerlendirmesine uymamış diye, birileri tarafından ihanetle damgalanması kadar fikir hareketinin önünü tıkayan bir davranış biçimi olamaz. Bu takdirde fikirler nasıl tekâmül edip özümsenecek? Buna bilim ve kültürde istibdat derler. İlimdeki istibdattan geçmiş asırların neler çektiğini biliyoruz. “Benim dediğim olsun” diyenlerin kurduğu tuzaktır.





Bir hizmet grubunda elbette değişik düşünceler olmalı. Alternatif yollar olmazsa, gidilmesi gereken yolun doğru ve sağlıklı yolun olup olmadığı nasıl anlaşılabilsin. En doğruya ulaşabilmek için her zaman aykırı fikirler dikkate alınmalıdır. Olur ki, en doğru bu aykırı fikrin tam zıddı olabilir.






Vahyin dışında tartışılamayan düşünce yoktur. Hatta Kur’an bile çok değişik şekillerde yorumlanarak ciltlerce tefsirler meydana getirilmiştir.





Risale-i Nur derslerinde samimice değişik bir yorum getireni değil töhmet altında bırakmak, hatta teşvik etmek gerekir. Risale-i Nur ve onun müellifi fikirde özgürlükten yanadır. Bediüzzaman, kendi düşüncesini bile mihenge vurmadan alınmasını istememiştir.






Biri bir şey ya da bir fikir dayatmışsa, kimse onun daha iyisini ya da daha değişiğini söyleyemeyecek. Kim olursa olsun bir konuda konuşanın söylediği şeyin hatasız olduğunu kimse iddia edemeyecek. Bu doğru mudur? Tüm üyelerce benimsendikten sonra çatlak da olsa çıkan seslere müsamaha nazarıyla bakılmalı; varsa bir yanlış en nazik bir şekilde düzeltilmeye çalışılmalıdır. Söylediği sözünden ya da takındığı tavrından kimse ihanet damgasını yememeli. Hele başlangıçta verilen bu imaj çok kötü sonuçlara sebep olur.





g) Acı çekmek




Acıyı bilinçli olarak bir dava adamının çekmesi güzel… Bu, ileriki zor işlere karşı dayanaklılık için bir alıştırmadır. Bediüzzaman kahraman talebesi Zübeyir Gündüzalp’i gelecek zor günlere göre yetiştirmiştir. Bir tür özel eğitime tabi tutmuştur. Onun kadar davanın sıkıntısını çeken bir talebe çıkmamıştır dense abartı olmaz.








Ama Dershane-i Nuriye’de arkadaş grubu içinde bir acının çekilmesi kadar ağır bir şey olamaz. Oysa bu yerler birer limandır, fırtınalardan gemileri koruyan birer koydur. Burada sıkıntılar en az düzeyde çekilir. Risale-i Nur her tür insanı kucaklar ve Dershane-i Nuriye yediden yetmişe değişik mizaç ve karakterde olanları barındırır. Her mizaç burada kendini bulmalıdır. Bir aksaklık varsa, yine dershanede yetkili olanların tutumlarının bir sonucundan başka bir şey değildir. Gruptakilerden biri acı çekecek, diğerleri seyirci kalacak ya da “kafası zaten bozuktu” deyip bir kenara itilecek, bu olacak bir şey mi? İnsanı kazanmak kolay da insanı idare etmek ve onu korumak çok zor. Bu pedagojik bir eğitimi gerektirir.






Bu nedenle vakıflar aynı zamanda iyi bir psikolog ve pedagog olmalıdır. Bediüzzaman değişik mizaçları bazen sırtlarını sıvazlayarak, bazen onlara önemli görevler vererek ve bazen de kusurlarını görmezden gelerek herkesi davanın içinde muhafaza etmesini bilmiştir. Mizaçlar hiçbir zaman değişmez, ancak bir eğitime tabi tutularak istenildiği hizmet türlerinde onlardan verim alınabilir.






Bu bakımdan grup içinde acı çekenler kesinlikle o grubun lider kadrosunun kurbanlarıdır.





h) Özel yetenekliler





Özel yetenekliler, sıradan olanlar gibi işleme tabi tutulamaz. Üstün zekâlılara sürekli elifbaya talim etmelerine devam etmesini tavsiye etmek elbette doğru değil. Kendi kapasitesinin çok altında olduğu için böyle bir ısrara uzun süre tahammül edemezler. Bunlara elbette daha büyük hedefler gösterilmeli ve onlarla daha dolu sohbetler yapılmalı. Bu gibiler özel muameleyi hak etmiş insanlardır. Onları grup içinde muhafaza etmenin yolu budur.






Hiç kimse kapasite bakımından eşit olmadığı gibi göreceği muamele açısından da eşit değildir. Üstün zekâlıları sıradan öğrencilerin doluştuğu sınıflarda eğitmeniz şöyle dursun, onları kaybedersiniz. Dehalardan okullara doğru dürüst devam eden olmamıştır; çünkü sınıflarının düzeyleri onların çok çok gerisindeydi.





Dershane-i Nuriyelere gelenlerin içinden özel yetenekli olanlar çoktur. Bunları ayırt edip istekleri doğrultusunda imkân hazırlamanın ne kadar yararlı olacağını kestirmek zor değil. Bunlar aza kanaat etmez, daha çok daha detaylı bilgi ile ancak tatmin olabilirler. Üstün yetenekliler için açılan okullar yeni ise de çok büyük bir boşluk doldurdukları açıktır. Dershane-i Nuriyeler de bu tür üstün zekâlılar için ayrı bir eğitim modeli geliştirmeleri şarttır.






Risale-i Nur buna açık olduğu gibi saff-ı evvelinler de buna sıcak bakmışlardır. Zübeyir Gündüzalp’in Merhum İbrahim Canan’ı doktora için Fransa’ya gitmesine teşvik ettiği bilinmektedir. Yanındaki Risale-i Nur talebelerini yazı yazmaya teşvik ettiği ise ilginçtir. Özel olarak kendini yetiştirmeye çalışan ve müracaat ettiği başka dershanelerde bu imkânı bulamayan Bahattin Sağlam’ın, engin görüş ve toleransa sahip Tahiri Mutlu’nun dershanesinde bu özel imkâna kavuştuğu ise önemlidir. Orada özel gayretiyle Risalelerin Arapça olanlarını okuyarak kendini üç yıl kadar yetiştirme fırsatını yakalamıştır.





Risale-i Nur yalnız başına imanî konularda herkese fazlasıyla yeter. Kendini özel olarak daha değişik alanlarda yetiştirmek isteyenlere bu imkânı hazırlamak da Risale-i Nur’un hedeflerinden biridir. Bu nedenle dershaneler buna her zaman hazır olmalıdırlar.





Teşvik şöyle dursun, başlanmış çalışmaların yarıda kesilmesine ve yazı hayatların son verilmesine sebep olan ortam ve ilgililerin olduğunu düşündükçe Risale-i Nur adına üzülmemek elde değildir. Bu ortamlar Risale-i Nur’un istediği ortamlar olmadığı gibi, bu ilgililer de Risale-i Nur’un hedeflediği örnek tipler asla değildir.

  ı)Yasaklar ve korku ortamı




Her bir dava ve fikir hareketinde yasakların olması tabiatı gereğidir. Bunlar o denli nettir ki, hiçbir dava adamının bunlara itirazı olamaz. Yasaklar da emirler de bellidir.





Bunların dışında, kişisel uygulamalardan kaynaklanan yasaklar var ki, hiçbir fikri esasa dayanmadıkları gibi bir mantık deliline de dayanmamaktadırlar. Gerek dava ve fikir hareketi ve gerekse davanın bağlıları bundan gördükleri zarar kadar hiçbir yerden görmemişlerdir. Çoğunlukla bunlar yanlış tutumlardır. Risalelerin ruhundan kaynaklanmayan şeylerdir.






Fanatik mizaçlar ve kişilikler, duydukları aşırı bir fikir ve tavra yapışır; nihai bir hedefmiş gibi onu etrafına ısrarla yaymaya çalışırlar. Benimsemeyenleri de çeşitli tenkit oklarıyla yaralarlar. Dolayısıyla hem yasaklar meydana gelir hem de kendiliğinden bir korku ortamı oluşur. Eğer bunu kıracak haklı bir dirençle karşılaşılmazsa yaygınlaşır ve yerleşir.  Dava bundan ibaretmiş gibi yanlış bir kanaat da oluşur. İşte yasaklar ve nerden kaynaklanırsa kaynaksın korku ortamı taassuptur, kısır döngüdür. Yerleşmiş böylesi bir ortamda özgür ve hoşgörülü dava adamı yetişemez. Bu takdirde Risale-i Nur gibi dev bir eser iki kapak arasında sıkışıp kalır.





Yasaklardan ve korkulardan insanlar çok çekmiştir. Tarih bu tür despot davranışlarla doludur. Despotlukla hiçbir kurum ve müessese gelişemez. Despotluk, en değerli insan kaynaklarını da ya yok eder ya da köleleştirir. Önemli beyinler ise böylesi bir ortamdan kaçar. Despot, mutlak itaat ister, hiçbir fikir diyaloguna açık değildir. Risale-i Nur işte bu despotluğu ortadan kaldırmak için vardır. Risale-i Nur’un beşinci halife unvanına layık olmasındaki espri budur. Meşru dairede tam bir özgürlük… Üstad Bediüzzaman’ın “Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam” demesinin anlamı budur.






Dershane-i Nuriyelerin en büyük özellikleri özgürlükleridir. Bu özgür havadır ki, ilk gelenleri etkileyip cazibesine almıştır. Böylesi bir okul ya da dershanede hiç yakışmayan bağnaz tutumlar, yasaklar ve korkulardır. Bu ortamlarda hiç kimse hiç kimseye karşı gizli bir niyet besleyemez, mahrem bir düşünce gizleyemez. Her şey şeffaftır. Her şey sorulur ve anında kem küm yapılmadan cevap verilir. Kafalarda en küçük bir istifham kalmaz. Herkes bilmek istediğini öğrenir ve kimse kimseye meşru haklarda engel olmaz. Sahabeler bir kötülük işleyeni asla hor görmemişler, onunla olan arkadaşlığı bir kötülüğü yüzünden kesmemişlerdir.





Yanılma elbette insanın bir özelliğidir. Yanılanın da doğruyu gördüğünde yanılgısından dönebileceğini hatırdan çıkarmamak gerekir.





Özgür bir ortamı tesis etmeden istenilen insanların yetişmesini beklemek biraz uçuk bir hayaldir.

i) Orijinal bir okul  



Dershane-i Nuriyeler gerçekten orijinal mekânlardır. Orada beklenen Kur’an Mücizesinin çağımıza hitap eden en muhteşem eseri okunmaktadır. Yalnız Türkiye’dekiler değil tüm Müslümanlar etrafında halka oluşturmuştur. Rahle-i tedrisinde müellifi dâhil herkes eşittir; hiç kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur.





Öyle bir mekân ve okul ki, oraya katılanlar yüzlerce yeni buluş ve keşiflerin ışığında yol almaktadırlar.  Henüz yeni girenin bakış açısı parmakları ısırtacak kadar değişmiştir. Yirmi birinci asrın insanına ayan olmayan birçok sırların bütününe bir anda burada, bu dershanelerde vakıf olunmuştur. Bu derslere az da devam etmiş olanlarda başkalarında olmayan bir feraset, bir çeşni, bir bakış gelişmiştir.







Gerçekten böyle toplumun her katmanını içine alan Dershane-i Nuriyelerin bir benzerini dünyanın hiçbir eğitim sisteminde gösteremeyiz. Onun içindir ki, Risale-i Nur’un Dershane-i Nuriyelerle ortaya koyduğu model özgün ve orijinaldir.






Sonuç




Risale-i Nur imani ve fikri bir harekettir. Onun en büyük vasfı da despotluğu ortadan kaldırması ve özgürlüğü yaygınlaştırmasıdır. Dershanelerinde yerleştirmek ve estirmek istediği bu havadır.
 

Son Güncelleme ( Cuma, 23 Aralık 2011 17:35 )  

Yorumlar  

 
# seyithan 2011-12-20 11:46 Ciddi çalışmalar. Nur talebelerinin bu tür çalışmaları yapmaları sevindirici. Risale-i Nurların artık medrese dışında da değerlendirilme zamanı geldi artık. Nurlar umumun malıdır…ALLAH nurların hakkını veren herkesten razı olsun. Cevap | Alıntı | Alıntı
 
 
# Şehreminli 2011-12-24 09:18 Hüseyin Kara mesleki yeteği kariyerinin güzelliğini aksettirmiş. Tahlilleri değerlendirmele ri isabetli ve yerinde. Giriş kısmındaki 70'li yıllara ait mücerred ancak o yılları ve dersane ortamına yabancı olmayanların anlayabileceği nakilleri ayrıca okul/eğitim mahalli olarak mütalaa ettiği dershane-i nuriye üzerine yapılacak çalışma ve değerlendirmele re yararlı olacak veriler olarak değerli bulmaktayım. Yarayı kaşımak değil Kara'nın mücerred bıraktığı anektodunun en azından yaptığı çağrışımlar nedeniyle cevabı şu olmalı: Cemaati haraketlerde ve şahs-ı manevinin hakim olması gereken hizmet ortamlarında kişisel çekişmelerin ve bu çekişme nedenlerinin işaasından şiddetle kaçınmalı. Hizmetin eğitim vechesinde bulunanlara azim zarar verdiği bilinmeli. Maalesef hizmetin aktif işlerinde bulunanların Zübeyir ağabeyin rağmına gerek şahsi ve gerekse diğer arkadaşları arasındaki çekişmeli halleriyle onu şiddetle üzecek tutum ve tavırlarının yoğun olduğu yıllardır 70 ve devamı yıllar. Ki artık.. Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 118 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter