Şu An Buradasınız: Anasayfa RİNET Çalıştay 1. Eğitim Çalıştayı SÜT-KAY MECAZI ÇERÇEVESİNDE RİSALE-İ NUR EĞİTİMİNİN (HİZMETİN) MUHATAP BOYUTU

Risale Akademi

SÜT-KAY MECAZI ÇERÇEVESİNDE RİSALE-İ NUR EĞİTİMİNİN (HİZMETİN) MUHATAP BOYUTU

e-Posta Yazdır PDF

1. Risale-i Nur Eğitim Çalıştayı Tebliğidir.




1. Giriş: Esas ve Usuller



Dar anlamda “anlatmak, tebliğ etmek” şeklinde icra ede geldiğimiz hizmet, tabii ki öncelikle bir eğitim (öğretme-öğrenme) meselesidir.
 
Kaldı ki R.Nur’a mensup kişinin, kişilerin sıfatı da “talebe, öğrenci”dir. Sadece bunun böyle oluşu bile hizmetimizin bir ilim ve eğitim faaliyeti olduğunu tespit etmeye yeter. Zaten üstat da başka türlü sıfatlar kullanmak yerine “Ben hocayım!” der.
 
Hizmetimizde çerçeve olarak neyin öğretileceği yani kaynak ve muhteva bellidir de kime nasıl, ne kadar, ne şekilde öğretileceği yani müfredat pek de belli değildir.
 
Gerçi alışılmış usulleri yeterli görecek olursak bunun da belli olduğunu söyleyebiliriz. Ama gerçekten belli ve yeterli midir? Biz yetersiz olduğu kanaatindeyiz. Bu bildiride de bu yetersizliğin bir yönüne değinmeye ve bazı sonuçlar çıkarmaya çalışacağız.
 
2. Vazife: Hizmetimizin Özü ve Temel Hedefi
Hizmetimizin özünü ve temel hedefini “insanların imanı kazanma ve muhafaza etmelerine katkıda bulunma çabası” olarak tanımlayabiliriz.
 
Bunu Üstat’ın ifadeleriyle belirtecek olursak:
 
“Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanını kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.” Emirdağ L. 57
“Her şâkirdin vazifesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil; belki başkasının îmanlarını da muhafaza etmeye mükelleftir.” Kastamonu L. 148
“Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.” Kastamonu L. 56
Üstat’ın kendisinin bu doğrultudaki mücadele ve mücahedesini de çeşitli yerlerde ifade ettiğini görüyoruz. Bunlardan birinde bütün bu çabasını formüle ederek “Ben, cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de.” “Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım.” dediğini biliyoruz. (Eşref Edib/Tarihçe-i Hayat /Sekizinci Kısım: Isparta Hayatı /543
 
Üstadın “cemiyet”, “millet” olarak belirttiği kitleyi “bu ülkede yaşayanlar, İslam ülkeleri halkları ve bütün insanlık” olarak alabiliriz. Dar anlamıyla o zamanki 25, şimdiki 70 milyon; geniş anlamıyla 1 milyar veya 6-7 milyar…
 
Her halükarda bugün hitap edebildiğimiz kitlenin bir hayli fazlasından söz edildiği malumdur.
 
3. Hizmet: Süt-Kay Mecazı Çerçevesinde “Hizmet Arzı” Problemi
Üstat Hakikat Çekirdekleri’nden birinde (32) “Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.” der.
 
Böylelikle ideal bir hizmet ehlini veya hatibi “âlim-i mürşid” olarak vasfedip onun nasıl olması gerektiğini dile getirir.
 
-Üstada göre, ideal bir hizmet ehli, hatip, mürşit nasıl olmalıdır ya da olmamalıdır?
-Koyun gibi olmalı, kuş gibi olmamalıdır!
-Niçin?
-Çünkü koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay verir. Süt ise, “kay” olarak isimlendirilen “kusmuk”a göre beslemeye, yenilmeye çok daha elverişli bir gıdadır. Hatta “ideal” bir gıda olduğu da söylenebilir. Zira en küçükten en büyüğe kadar hiçbir mide sütü reddetmez.
*
Burada esasen süt-kay benzetmesiyle manevi bir gıdadan ve onun yedirme, beslemesinden söz edildiği malumdur.
 
Her ne kadar kuşların yavruları için hazırladığı yiyecek olsa da “kay” denilen gıdanın yetersizliği veya uygunsuzluğu belirtilip asıl verilmesi gerekli olanın “süt” olduğu vurgulanıyor.
 
-Peki, bir hizmet ehli veya hatip için “süt” ve “kay” ne anlama geliyor?
-“Kay”ın yetersizlik, “süt”ün ise gereklilik ifade ettiği belli.
 
Kanaatimizce göre buradaki “kay”, bir tarafıyla nakilcilik, diğer tarafıyla az işlenmiş, yarım, yetersiz bir hizmete karşılık geliyor.
 
“Süt” ise muhatabın kabulüne uygun şekilde sunulmuş hizmet demek oluyor. Sözün burasında “süt-kay” karşılaştırmasını hatırda tutarak bazı sorular sormakla yetineceğiz:

 
1. Güçleştiriyor muyuz, kolaylaştırıyor muyuz?
2. Muhatapların olmalarını mı istiyoruz, bizim gibi olmalarını mı istiyoruz?
3. Muhataplara bir etiket, kimlik mi yoksa onları hayattar kılacak bir iman ufku mu sunuyoruz?
4. R.Nur, iman bir ilimse ve yaptığımız eğitimse, ilim tahsiliyse bunun bir program ve hiyerarşiye göre gerçekleşmesi gerekmiyor mu? “Serbest Üniversite” ifadesi bir övgüyü gösterdiği kadar keyfiliği de anlatmıyor mu?
5. Sadece doğrudan, birebir, naklederek anlatmayla yetinmek mümkün mü? Yaşadığımız medya çağı aynı zamanda hizmet için bir imkan değil mi?
6. Artık hizmeti dönüştürerek, muhataba göre diller, yollar bularak, muhatabın midesine uygun hale getirerek vermek gerekmiyor mu?
7. Bilim ve sanat açısından R.Nur kaynaklı, iman esaslı nitelikli ürünler (metin, program, …) ortaya koymak ve muhatabın karşısına bunlarla çıkmak gerekmiyor mu?
8. En cazip, medeni ve mukni biçimde konuşabilmek, seslenebilmek, yazabilmek, çizebilmek, sözlü-görüntülü eserler ortaya koyabilmek gerekmiyor mu?
9. Kötü örneklerle mevcut kurumsal ve yapısal engeller bir ret zihniyeti oluşturmaya yeter mi?
10. Gördüğü işlev malum olduğuna göre medyanın bizden daha fazla ilgi görmesi gerekmez mi?
 
4. Mürşit: Bir Mürşit Olarak Hizmet Erinin Öteki Vasıfları
Üstadın yukarıda dile getirdiğimiz ifadeleri ve benzerlerini dikkate aldığımızda Nur talebelerinin temel görevinin, misyonunun “mürşitlik” olduğu ve her nur talebesinin bir “mürşit” olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
 
İşin himmet, şevk, ihlas vb. boyutlarını saklı tutarak biz bu vasıfları “anlatıcı, hatip, mürşit” açısından iki sıfatla formüle etmek istiyoruz: a. Donanım b. Ustalık
Gerçi bu işin anlatıcıdan çok da ayırt edemeyeceğimiz bir “ortam, zemin” boyutu da vardır. Ama onu da konumuz gereği bir tarafa bırakıyoruz.
 
a. Donanım: Bununla kaynağın potansiyeline hakimiyeti yani R. Nur’dan olabildiğince istifade etmiş olmayı kastediyoruz. Bu şimdilik konumuzun dışında kalıyor. (Burada yeri gelmişken R. Nur eğitiminin de artık bildik klasik usullerin ötesinde nicelik ve seviye eksenli bir hiyerarşiyle yeni bir plan/program dahilinde daha pratik ve verimli uygulamalarla gerçekleştirilmesinin lüzumuna inandığımızı da ifade etmek isteriz.)
 
b. Ustalık: Buradaki “ustalık”, mesajı muhataba iletmekteki “beceri”dir. Bununla basit anlamda bir konuşma becerisinden tutun bir eser yazma, bir proje gerçekleştirmeye kadar çok geniş ve çeşitli hünerler manzumesini kast ediyoruz. Diğer bir ifadeyle bir çok sanat alanının veya kişilerin sanat hünerlerinin hizmet için kullanılmasından bahsediyoruz.
 
Bir firmanın şu veya bu malı için yaptığı bir pazarlama faaliyetini düşününüz. Hatta bu faaliyet içinde sadece “reklam”ı düşününüz. (Burada reklamcıların sanat ehlinin en hünerli ve beceriklilerinden olduğunu da hatırlatmak isteriz.)
 
Pazarlanan en kıymetli malın bile bizim iletmek istediğimiz mesajın yanında ne kadarlık bir kıymeti vardır? Neden bu kadar kıymetli bir değeri neredeyse sadece çerçi, bakkal usulüyle pazarlıyoruz.
Burada hizmet erine, erlerine kazandırılması gereken ekstra vasıflar (ki bunların da hamasi ve romantik nitelikler olmaktan çok pratik, öğretilebilir-öğrenilebilir, uygulanabilir usuller olması kanaatindeyiz) bir yana, hiç olmazsa söz konusu kişilerin mevcut potansiyel ve kabiliyetlerinin hizmet için kullanılmasının gereğine işaret etmek istiyoruz.
*
Sözün burasında detaya girmeden olumsuz bir örnek vermek istiyorum: Hizmete istekli emekli profesör bir hocamızın kendisine hizmet alanı olarak yalnızca küçük, ücra bir kasabayı ve zoraki muhatapları bulması, herhalde (tevazu ve fedakarlığını saklı tutarak) yalnızca onun anlayışı, mizacı ve eksikleriyle izah edilemese gerek.
Bu kanaatimizce daha ziyade teşriki mesai ile gerçekleştirilecek uygun bir hizmet zemini oluşturamadığımızı gösterir.
5. Muhatap: Hizmetin/Tebliğin Öteki Unsuru Olarak Muhatap veya Muhatabın Midesi
Malum olduğu üzere bir bilginin/mesajın iletilmesinde iki odak bulunur: Veren ve alan. Bunlara klasik ismiyle “hatip” ve “muhatap” da diyebiliriz.
 
Bizim hizmetimiz, yapısı gereği genellikle “hatip eksenli” olagelmiştir. Bu da yine muhatabın konumunu, durumunu nazara almaktan çok hatibin şahsiyetine göre oluştuğu anlamına gelir.
 
Hizmetin klasik bir “hitabet”in ötesinde olduğu, olması gerektiği gibi, “hatip” ve “muhatap”ın durumunun da çeşitli boyutlarıyla irdelenmesi gerekir. Biz burada konuya muhatabın durumunu ele alarak yaklaşmaya çalışacağız.
 
Muhatap dediğimiz zaman aslında yakından uzağa büyük bir çeşitlilikten bahsetmiş oluyoruz. Bu yakınlık-uzaklık meselesini pek çok açıdan değerlendirebiliriz: Fiziki mesafe (bu büyük ölçüde önemini kaybetmiştir), bilgi-kültür düzeyi, yaş, ilgiler, zihniyet-ideoloji, ….
 
Bu denli çeşitlilik gösteren muhataba, muhataplara bildik, ananevi usullerle hizmet götürmek mümkün görünmüyor. Önemli bir muhatap grubu konuşulmaya, okuyarak bilgilenmeye uygun değil. Bu yüzden uygun diller, araçlar bulmamız lazım.
 
Bu takdirde de önümüzde iki yol görünüyor:
 
1. Kendimizi ve alışılmış usulümüzü değiştirip geliştirmeden sadece hitap edebildiğimiz kitleyle yetinmek. Bu durumda dışarıda bıraktığımız kitlelerle beraber. R.Nur’un bir süre sonra muhatapsız kalması sorumluluğunu da yükleniyoruz demektir. (Burada üstadın özel şartlarda söylediği bazı sözleri mutlak kabul ederek durumun savunmasını yapmak da mümkün. Ama bu ne kadar savunulabilir?) 
 
2. Bu bildirinin de sebebi hikmeti olan, hizmetimizi “muhatap eksenli” bir hale getirmek. Elbette buna dönük çaba ve uygulamalar oldu ve oluyor. Ama problem, bunların bizatihi hizmet kabul edilip edilmemesinde.
 
Üstadın yukarıda zikrettiğimiz “iman-velayet” mukayesesinde hizmetin hangi kefede yer alması gerektiği açıkça belliyken bunu göz ardı edip “Benim oğlum bina okur.” hesabı bir duyarsızlıkla davranmak ne kadar uygundur?
 
Yeri gelmişken konumuza bir nebze ışık tutacağını düşündüğüm bir hatıranı nakletmek istiyorum:
 
Çeyrek asır kadar (25 yıl) önceydi. M. Sungur Ağabey bir yerde kendisine has üslubuyla konuşuyor, karşısındaki kişi de dinliyordu. Birden konuşmasını kesti. Etraftakilere “Bakın, hiçbir şey anlamadı. Sadece muhabbetinden dinliyor.” dedi.
Kendi hesabıma o zaman bu olaya sadece gülmüştüm. Ama sonradan başka anlamlar taşıdığını da fark ettim.
 
Oradaki muhterem hatibin ve muhatabın “özel” durumu bir yana, olayın konumuza ışık tutacak yönüne bakalım.
 
Herhalde bizim muhatap kitlemiz, bizi sadece muhabbetinden veya başkaca bir mecburiyetinden dolayı dinleyenlerden oluşmamalı.
 
Bizim anlamasa da dinleyen kısıtlı bir muhatap gurubu yerine, çok daha geniş kitlelere hizmet götürmemiz gerekiyor. Bunun için de hem o insanlara ulaşmamız hem de anlattıklarımızı anlaşılabilir, kabul edilebilir, hazmedilebilir hale getirmemiz gerekiyor.
 
Bu da muhatabı, muhatapları tanımak, anlamak ve durumuna, konumuna uygun ve onlara ulaşabilecek usullere göre hizmet ifa etmekten geçiyor.
 
Sözün burasında muhatapları gruplandırmaya çalışacağız. Bu durumda “muhatap türleri”
olarak şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor:  
 
1. Ulaşılabilenler
a. Dinleyenler-Okuyanlar/tatmin olanlar
b. Muhabbetinden/hürmetinden dinleyenler
c. Miş gibi yapanlar /bıkkınlar/sıkkınlar/tatminsizler
d. Dinlemeyenler-Okumayanlar
2. Ulaşılamayanlar
a. Fiziki olarak ötelerde yaşayanlar
b. Kültürel olarak ötelerde yaşayanlar
c. Düzey olarak (çocuk, genç vb.) ötelerde yaşayanlar
d. Dil-ilgi olarak ötelerde yaşayanlar
 
Elbette bu tabloyu daha da detaylandırıp çeşitlendirmek/genişletmek mümkün. Bu bizce yeterli.
 
Ulaşılabilenlere bile yeterince ulaşamadığımız belliyken bir de ulaşılamayanları gündeme alıp dile getirmek beyhude bir çaba olarak telakki edilebilir.
 
Ama tabloya dikkatle baktığımızda çözüm adına anahtar sayılabilecek kavramları da içinde barındırdığını görüyoruz. Bunları “düzey, dil ve tatmin” olarak üç kelimeyle formüle edebiliriz. Aslında bu da bize hiç de yabancısı olmadığımız ve birazdan söz konusu edeceğimiz bir başka kavram, anahtar kelime olan “belagat”ı veriyor.
 
Sözün burasında şu soruları sormak istiyoruz:
 
a. Şayet muhatapları önceliklerine göre sıralasak durum ne olur?
b. Bu durumda en önce en çok muhtaç olanlarla ulaşmak gerekmez mi?
c. En çok ihtiyaç duyan bu kesimlere bir hayli uzak düşmüş olmamız bu gerçeği değiştirir mi?
6. Usul: Muhataba Ulaşmak
Muhatabı/muhatapları tanımak ve uygun usullere göre hizmet nasıl olacak? Yani:
a. Nasıl muhatap olunacak?
b. Nasıl anlatılacak?
 
İkisini birbirinden ayırt etmek pek mümkün değilse de biz konumuz gereği daha ziyade “Nasıl anlatılacak?” sorusuna cevap arayacağız.
 
Bunu yapınca da kaçınılmaz şekilde karşımıza iki şey çıkıyor: 1. Diyalog 2. Anlatım Yolları ve Araçları
 
1. Diyalog: Birilerine bir şeyler anlatabilmeniz için asgariden onlarla diyalog kurmanız gerekecektir. Diyalogun ise iki temel unsuru vardır: Ortam ve dil.
 
Yani dışarıdaki muhataplarla buluşmak için:
 
a. Ortamlar hazırlamak,
b. Diller hazırlamak gerekir.
 
Biz burada konumuz gereği ortam meselesini bir yana bırakıp “dil, diller” konusuna odaklanacağız. (Ortamları da kabaca Sosyal Ortamlar, Eğitim-Kültür Ortamları, Medya (Basın, Radyo, TV, İnternet vb.) Ortamları olarak ifade edebiliriz.)
 
2. Anlatım Yolları ve Araçları/Diller: Öncelikle anlatmak ve ifade etmek, bunun yollarının ve araçlarının çeşitliliğini anlamaktan geçiyor.
 
Bu da “metni okutmak veya sözlü olarak nakletmek” şeklindeki klasik, tekil anlatım yolunun ötesindeki yolları da dikkate almayı gerekli kılıyor.
 
Biz burada anlatım yolları ve araçlarını kısaca “diller” olarak ifade edeceğiz. Yani “dil”i bildik anlamıyla değil, “iletişim yolu, yöntemi ve araçları” anlamında kullanıyoruz. Buna göre bir şeyin anlatımında çeşitli dillerden bahsedebiliriz:
 
a. Teknik olarak sözlü, yazılı, görüntülü anlatım dilleri
 
Söz, uzun yüzyıllar boyunca tek ve yaygın bir araç olagelmişse de bugün tek başına (bir kişinin düz konuşması) bir cazibe oluşturmuyor.
 
Hizmetimiz kitap/okuma esaslı olduğu halde yazı da pek kullandığımız bir araç değil. (Burada yazı ile istinsah/metin çoğaltmayı kastetmediğimiz de açıktır.)
 
Çizgi ve görüntü ise şöyle-böyle ancak aksesuar düzeyinde kullandığımız bir araç.
 
b. Sanatın, sanatların ifade üslupları, dilleri
 
Edebiyatın her bir tarzı, çizginin her bir çeşidi, görüntünün her bir türü...
 
Muhataba en yakın duran araçlar: Tiyatro, roman, senaryo, film…
 
c. Vasıta, araç dilleri
 
Her tür konuşma, yazı, kitap, film, müzik eseri, tiyatro eseri,
Ders kitapları/yardımcı ders kitapları
Ansiklopediler /Konu esaslı metinler
*
Konuyu toparlamak gerekirse yol, yöntem ve araç çeşitliliğine rağmen aslında işin özü yine gelip “söz, mesaj”da düğümleniyor.
 
Söz nasıl söylenilmeli veya ne hale getirilmeli ki muhataba ulaşıp amaçlanan sonucu versin?
 
Evet sözün, sözlerin kılık kıyafetinden söz ediyoruz.
 
Gerçekten de sözün/sözlerin kılık kıyafeti vardır.
 
Hatta söz/sözler bukalemun gibi sürekli renkten renge, kılıktan kılığa girer.
 
Biz buradaki “bukalemun” örneğini hem olumlu hem olumsuz olmak üzere dildeki iki anlamda da düşünebiliriz.
 
1. Mecazen oluşturulmuş olumsuz anlamıyla bukalemun, menfaati için renkten renge, biçimden biçime giren şahsiyetsiz kişi ve bu doğrultudaki söz demek olur.
 
2. Gerçek olarak oluşturulmuş olumlu anlamıyla bukalemun, kendini korumak için Cenab-ı Hakk’ın verdiği kabiliyeti kullanan masum bir hayvan demek olur. Bunu da konumuza katkısı açısından yine mecazen kabiliyet ve meziyetlerini hizmet için kullanan bir kimse ve bu doğrultudaki söz olarak alabiliriz.
 
Şu halde işin püf noktası, sözü, mesajı biçim, görüntü olarak muhatabı cezp edecek bir hale koymak oluyor.     
 
7. Belagat: Zamanede Sözün Konumu (Belagatin Anlamı) veya Medya Çağında Hizmet
 
Bilgilenme, bilgiyi iletme veya sözün ortamı ve konumu açısından adına “medya çağı” denilen bir devirde yaşıyoruz. Üstelik bu başka çağlar gibi belli bir dönem etkili olup kapanmak yerine gittikçe daha çok derinleşerek, etkili olarak, hükümranlık oluşturarak devam edecek görünüyor.
 
Medya çağında sözün bizatihi kendisinden çok iletim araçları, medya etkin oluyor. Medya ile iletilen bilginin niteliği insanların duygu düşünce ve inanç dünyalarını şekillendiriyor.
 
Bu etkinin olumlu tarafları bir imkan olarak ortada duruyor. Tek kişiye ya da sınırlı bir topluluk için sarf ettiğimiz enerjiyle, çok geniş kitlelere ulaşıp hitap edebiliyoruz.
 
Hizmet açısından da artık bu gerçeğin yeteri kadar farkına varmalıyız.
 
Yukarıdaki örneğe atıfta bulunarak, sözün bir bukalemun olduğunu, özü, anlamı değişmemekle beraber bukalemunluğa, dönüşmüş söze ihtiyaç bulunduğunu, sözün muhataba göre renk alması, süte dönüşmesi gerektiğini söylemiş olalım.
 
Aslında bu çağı Üstad’ın da çok önceden haber verdiğini biliyoruz. 20. Söz’de bir ayeti tefsir ederken "Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir."
"Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâgat ve cezâlet, bütün envâıyla âhir zamanda en mergub bir sûret alacaktır. Hattâ, insanlar kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icrâ ettirmek için, en keskin silâhını; cezâlet-i beyândan ve en mukàvemetsûz kuvvetini, belâgat-ı edâdan alacaktır." der. 20. Söz / İsrâ Sûresi: 88
 
Üstat burada belagatı “ulûm ve fünûnun en parlağı” olarak vasfediyor. Malum olduğu üzere bugün “belagat” olarak ifade edilen kavram ve faaliyetler “ilim” ve “fen”in alanına değil “sanat”ın alanına giriyor. 
 
Evet! Medya çağında sözün konumu değişmiştir. Ne hatip eski hatiptir, ne de muhatap eski muhatap.
 
Medya çağı hizmet açısından anlaşılıp gerekleri yerine getirildiğinde büyük bir imkan olduğu kadar, dikkate alınmayıp bigane kalındığında bir imkansızlık çağı da olabilir.
 
Çünkü çağı anlamadan muhatabı anlamak ve ona ulaşmak pek mümkün görünmüyor.
*
Sözün burasında “belagat”ın anlamı, önemi ve değeri konusunda da Üstat’ın sözlerini hatırlamamız lazım:
 
“Belagat, mukteza-yı hale mutabakattan ibarettir.” İşaratü'l-İ'caz 50
“Mutabık-ı mukteza-yı haldir ki, belâgatin tarifidir ve esasıdır.” Lem'alar 76
“Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mucizâne bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-i belâgat olan mutabık-ı mukteza-yı hale mutabakat ediyor.” Lem'alar 193
 
“Ben vaizleri dinledim; nasihatleri bana tesir etmedi. Düşündüm. Kasâvet-i kalbimden başka üç sebep buldum:
“1. Zaman-ı hâzırayı zaman-ı sâlifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeâyı parlak ve mübalâğalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için ispat-ı müddeâ ve müteharrî-i hakikati iknâ lâzım iken, ihmal ediyorlar.
“2. Birşeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı muhafaza etmiyorlar.
“3. Belâgatın muktezası olan, hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasip söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.” Divan-ı Harb-i Örfi 88
 
Konumuz üçüncü sebeple ilişkili olsa da aslında birinci ve ikincisinin de belagatla ilgili olduğunu söyleyelim.
 
Eğer biz de “insanları eski zaman köşelerine çekip konuşuyor”sak, konuşmamız kaçınılmaz biçimde söz konusu vaizlerin nasihatları cümlesinden olacaktır.
 
Belağatın bir fıtrat, adetullah boyutu var bir de zaman, çağ boyutu vardır. Belagat, “muktezayı hale uymak” olduğuna göre bu zaten kaçınılmaz şekilde zamanı, çağı ve ortamı dikkate almayı gerektiriyor. Gelişme ve değişme ise fıtratın, adetullahın bir gereğidir. Dolayısıyla belagatın gereği olarak çağı ve muhatabı nazara almak da aslında fıtrata, adetullaha uymaktır.
 
Belağatı tanımlayan unsurlardan yola çıkarsak hal, günümüz, ahir zaman, medya çağı; mukteza, muhatabın durumu, şahsiyeti, düzeyi; mutabık olma ise, uygun dil, anlatım yolu ve araçlarını kullanma demek olur.
 
İster “medya çağı” diyelim, ister “belağat” diyelim, her ikisi de muhatabın durumunu, konumunu nazara almamızı gerekli kılıyor.
 
Bu da uygun diller bulmak ve muhtevayı, özü uygun usullere, uygun biçimlere koyarak iletmeyi gerektiriyor.
 
Aynı usulleri tekrarlamak yerine en cazip, kabul gören, dinlenen dili, dilleri bulmak ve onlarla konuşmak; sözü, mesajı, bilgiyi muhatabın hazmedebileceği süt gibi bir gıda haline getirip ilaç gibi uygun dozlarla vermek…
 
8. Sanat: Sanata Bakışımız ve Bizde Sanat Eğitimi
Sanat denildiğinde genelde olsa da olur, olmasa da olur, süs, aksesuar gibi bir şey anlaşılıyor. Dolayısıyla bu çeşit meşgale de pek lüzumlu olarak algılanmıyor. Halbuki sanat lüzumsuz bir meşgale değildir. (Aslında her meşgalenin değeri ancak amacına ve sonucuna göre değerlendirilebilir.)
 
Unutmayalım ki Cenab-ı Hakk aynı zamanda “Sani”dir.
Peygamberler genellikle birer sanatkardır.
Şimdiye kadar pek dikkate alınmasa da R.Nur’un aynı zamanda bir sanat eseri olduğunu ve Üstat’ın bir sanatçı kimliğinin de bulunduğunu fark etmemiz lazım.
Yani sanatın var oluş hikmetlerini anlamamız lazım.
Bu hikmetlerden birinin de onu hizmette, tebliğde dikkate alınıp kullanmak olduğunun bilinmesi lazım.
*
Peki sanat nedir? Daha doğrusu “sanat” diye bir çırpıda ifade ettiğimiz faaliyetler ne tür faaliyetlerdir?
Biz burada çok su götürecek biçimde sanatın teorisine girmeden onu “alemin rengi, nakşı, güzelliği” olarak tanımlamakla yetinelim.
 
Sanattan, sanatlardan kastımızın ise öncelikle söz sanatları (sözün ifade biçimleri) ve söz ile şekillenen, sözün dönüştüğü sanatlar olduğunu belirtelim.
 
Yani edebiyat, çizgi sanatları (resim, vb.), görüntü sanatları (fotoğraf, film, vb.), ses sanatları (müzik), tiyatro vb.
 
Ne kadar aykırı duruyor değil mi?
 
Halbuki her biri birer, birçok hizmet, eğitim dilidir. Her biri muhataba ulaşma imkanıdır ve birçok imkan sunar.
 
Her biriyle birçok tohum atılır. Belki o tohumlar hemen bir ağaç olmaz ama inşallah büyük ölçüde neşvünema bulur.
 
Kendi fark etmese de düşen birçok tohumun yan yana gelerek muhatabın ruhunda, gönlünde,  dimağında inanmaya uygun bir atmosfer oluşturduğunu bilelim.
 
İnanmayan veya uzakta duran birilerini değiştirmek zannedildiği gibi yalnızca diyalektik tartışmalarla olmaz. O kişinin içine tohum, tohumlar atmakla olur.
 
Bu tohumları da (araçları farklı olsa da) en iyi sanatçılar atar.
*
Ya sanatçı, sanatkar?
 
Tabi ki insan olarak sanatçı da cüzi irade sahibidir. “Yaratıcı” filan gibi şirk kokan vasıflar yerine kendisini “Sani” isminin mazharı olarak gören kişilerden söz ediyoruz.   
*
Evet hizmette sanata, sanatlara, sanatkarlara ihtiyacımız var. Bir mürşit olan hizmet erinin eğitiminde sanatın, sanatların da dikkate alınması gerekir.
 
Evet mürşit uygun bir usul eğitiminden geçmelidir. Bu da görgü, psikoloji vb. bilgiler dışında önemli ölçüde bir sanat eğitimini gerekli kılar.
 
Hizmetin sistem-program ve eleman olmak üzere iki boyutu var. İkisinde de sanata-sanatçıya ihtiyaç duyuyoruz.
 
Hizmetin sistem-program boyutunda sanatçının da dahil olduğu üretici beyinlere ihtiyaç var.
 
Hizmetin uygulayıcı, hizmet elemanı boyutunda, her kişinin yer aldığı konumda bir sanatçı becerisiyle (hatip/tiyatrocu…) hizmet üretmesine ihtiyaç var.
 
Sanatın/sanatların dili, dilleri caziptir, güzeldir.
 
Bu dili, dilleri hizmet için, eğitim için neden kullanmayalım?!
 
9. Sonuç: Pratik Sonuçlar veya Hulasa
Öncelikle dile getirmeye çalıştığımız hususların hiçbiri idealize edilmiş bir şahsiyet profili değil, yeni eğitim programının temel gerekleri ve yetişecek hizmet erinin temel nitelikleri olduğunu belirtelim. Bütün bunlar hasbelkader bahsedilen konular olmaktan öteye bir anlam taşır. Profesyonel bir anlayışla (zihniyet-program-uygulama) hayata geçirilmesi gereken hususlardır.
 
Bunların bugün konuşuluyor olması bir ilerlemeyi gösterdiği gibi ancak şimdi farkına varılıyor olması geç kalmışlık anlamına da gelir.
 
Esasen burada öncelikli hedef bu realitenin (bildiride dile getirilen hizmetin yönü, muhataplar ve hizmet dilleri ve çeşitliliği) ve gereklerinin kabul edilmesidir.
 
Ancak bundan sonradır ki diğer öneriler bir anlam kazanır.
 
Şimdi pratik sonuçlara gelelim.
 
Bildirinin özeti de sayılacak sonuç ve önerilerimiz şunlardır:
 
1. Fertlerin şahısları ve kendi ortamları için belirlediği/uyguladığı şahsi prensipler (televizyon seyretmeme vb.) saygıdeğer olmakla beraber umumi bir hizmet tarzı olamaz. Tarzları muhatabın durumu belirler.
 
2. Sadece içerden ve bir tek pencereden bakmak yerine dışarıdan ve farklı pencerelerden bakmayı da denemek, yani empati yapmak gerekiyor.
 
3. Sadece muhafazakarlığın ve methetmenin/övmenin/idealize etmenin derde çare olmadığını anlamak gerekiyor.
 
4. Klasik hizmet geleneğinden kopmadan gelişmek/geleneği yenilemek gerekiyor. (Zaten R.Nur’un kendisi tam da böyle bir eser/hizmet değil midir?!)
 
5. Hizmeti, hem içerdeki hem dışarıdaki insanlara ulaştıracak biçimde çeşitlendirmek ve şekillendirmek gerekiyor.
 
6. Hizmeti cazip ve kolay ulaşılabilir kılmak gerekiyor.
 
7. Sanatın hizmet için önemini ve lüzumunu anlamak gerekiyor.
 
8. Sanat esaslı faaliyetleri ve horlamamak, bilakis onlardan hizmeti çeşitlendirip şekillendirerek cazip kılacak şekilde istifade etmek gerekiyor.
 
9. Sanatçı kişiler/kadrolar yetiştirmek, kabiliyetlerin ortaya çıkacağı zeminler hazırlamak ve bu türden eğitimler almak/vermek gerekiyor.
 
10. Kabiliyetleri desteklemek, en azından toplumun imanına katkı yapan/iman hizmetine katkı verenlere ödüller (sembolik bile olsa) vermek gerekiyor.
 
11. “Süt” vasfında hizmet üretmek gerekiyor.
 
12. Şartları gözeterek tohum ekmek ve adetullaha, muhatabın durumuna riayet ederek sonuç almak gerekiyor.
 
13. Vesileleri/vasıtaları asıl kabul edip yeni vesile ve vasıtalara sırtımızı dönmenin bizi muhatapsız bırakabileceğini bilmek gerekiyor.
 
14. Üstadımızın “Ya yeni hal ya izmihlal!” şeklindeki keskin uyarısını hatırlamak gerekiyor.
 
RİSALE-İ NUR’UN EĞİTİM VİZYONU VE BİR STRATEJİ ÖNERİSİ
(Topluma veya Milli Eğitim Müfredatına Eklemlenme Sürecinde “Bediüzzaman /Risale-i Nur” Etiketi Problemi)
R. Nur hiziplerden bir hizip olmak yerine olabildiğince geniş bir İslami-imani-insani hizmet şemsiyesi olmak durumundadır. 
 
Bu sebeple en azından dışa dönük hizmetlerde birtakım “şekli” unsurların vesile veya vasıta olacakken engel durumuna geldiğinin bilinmesi gerekir.
 
Bunlardan biri ve belki de en önde geleni “Bediüzzaman /R.Nur”ismi veya etiketidir.
 
“Bunu Bediüzzaman söylüyor.” veya “R. Nur’da böyle diyor.” demeden de olabilir. Bunun referansını Üstadın R. Nur’un çeşitli yerlerindeki ifadelerinde bulabiliriz.
 
Hal böyle iken biz “iman hizmetini” mi, yoksa “mensubiyet” ifade eden etiketleri mi önceleyeceğiz?
 
Biz hizmeti başkalarına bir kişi veya grup olarak “kendimizi sunmak” şeklinde anlayıp yaptığımızda muhatap kitlemizin son derece sınırlı kaldığı aşikardır. Bir kişiyi veya grubu kabul, çeşitli sebeplerle (önyargılar vb.) zor olmakta. Halbuki muhtevayı uygun biçim ve ortamlarda sunduğumuzda kabul görmeme ihtimali çok az olmaktadır.
 
Herhalde önemli olanın üstadın veya R. Nur’un adının anılması değil “iman hizmeti”nin gerçekleşmesi olsa gerek. Diğer bir ifadeyle önemli olan ilacın kime ait olduğu veya kimin tarafından satıldığı değil, hastaya ulaştırılması ve onu tedavi etmesidir.
 
Sonuç olarak yapılacak şeyin biçimsel önyargılarımızı bir tarafa bırakıp önceliğin “iman hizmeti” olduğunu hatırlamak ve R. Nur’u geniş kitlelerle buluşturmaktır.
 
 
 
Son Güncelleme ( Pazar, 25 Aralık 2011 01:42 )  

Yorumlar  

 
# Nurlubaş 2011-12-25 08:39 İlim yoluyla hakikate yol bulan Risale-i Nur Hizmetini bu yazı çık güzel anlatıyor. Ve allah böyle ehli ilim ağebey ve kardeşlerimizi çoğaltsın. Mesleğmiz tahkik iken, bizi taklitten kurtarsın. Asıl kendimizi kabul ettirmekten ziyade, hakikati anlama ve anlatmayı nasip etsin. O zaman çok ortak paydalarımız olacak ve Allah'ın rahmetinin tecellisine vesile olup mufakiyeti sağlayacaktır. inşaallah. Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 122 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter