Şu An Buradasınız: Anasayfa RİNET Konferans Bir Ultra Sosyolojik Eser Hutbe-i Şamiye

Risale Akademi

Bir Ultra Sosyolojik Eser Hutbe-i Şamiye

e-Posta Yazdır PDF

1
00. Yılında Hutbe-i Şamiye Işığında İslam Dünyası konulu 1. Arama Konferansı Tebliğidir
Bediüzzaman Şam Hutbe’sini bizim klasik cami hutbesine tarzında icra etmez. Bu hutbe dini emirlere teşvik etmek için daha çok ibadete ve muamelata dair bahislerden ziyade bir imparatorluk ahalisine topyekün hitab eden, bir cami kürsüsünden hitaptır. Bizim edebiyatımızda ve düşünce tarihimizde yazarlar, toplum mühendisliğine soyunmuş olan fikir adamları belli mekanlardan, dünya görüşlerine uygun yerlerden topluma hitab ederler. Yakup Kadri, gece kulüplerinden, dönemin idarecileri yemek masalarından, bazıları gazete kürsülerinden, Akif Fatih ve Süleymaniye kürsüsünden topluma hitab ederler. Bazıları da zaman zaman ziyaret ettikleri hapishaneden topluma hitab ederler. Bediüzzaman da dünya görüşü itibariyle Camii’den topluma açılır, zaman zaman da hapishanelerden topluma hitab eder. Onun hayatı ve eserleri kendi içinde tasnif edilirse, Şam Hutbe’si sosyolojik, içtimai bir eserdir.
Bediüzzaman büyük bir sosyologdur, üstelik batılı sosyologların görüşlerine göre yapılmış adaptasyonlarla bizim toplumumuza bakmaz. Mesela Ziya Gökalp Durkheim’e göre bizim olaylarımıza bakar, bazıları Edmond Demolins’e göre olaylara bakar. Bazıları Marks ve arkadaşlarına göre bazıları weber’e göre ve daha birçokları hep batının bulduğu reçetelerin köşelerine yazdıkları mağlub cümlelerle toplumsal sorunlarımıza çare bulurlar. Bediüzzaman ise bizim sorunlarımıza bizden elde ettiği veri ve gözlemlere göre çare bulur. Bu onun güdümlü bilimsel bir karaktere sahip olmadığını gösterir. Bu toprağın ve olaylarının sesinden hareket eder. Bu bizim sosyoloji tarihimizde olmayan bir şeydir. Bu yönü ile Bediüzzaman bir yol açıcı sosyolojik karakterdir, bilim adamıdır.
Bediüzzaman onbin kişilik bir topluluğa hitap eder, içlerinde yüze yakında ehli ilim vardır. Bulduğu çareyi bir sosyolog ve bir ictimaiyatcı gibi kendi gözlemleriyle ortaya koyduğunu ifade eder. Eseri yazdığında otuz üç yaşındadır. “Ben bu zaman ve bu zeminde, beşerin hayat-ı ictimaiye medresesinde ders aldım ve bildim.” (Hutbe-i Şamiye, s. 20) Henüz otuz üç yaşında olan bir insan imparatorluğun olaylarından, insanlarından, aydınlarından, siyasilerinden edindiği izlenimleri bir derse çevirmiş, mütevazi bir girişle dinleyicilerine sunmuştur.
1909 da bizim aydınlarımız neyle uğraşıyor ve ne tür eserler kaleme alıyorlardı. 1908 de ikinci Meşrutiyet ilan edilmiş ve bir anayasa tertib edilmiştir. Aynı tarihlerde Ziya Gökalp, Ali Canip ve Ömer Seyfettin Selanik’de Türkçülük ve Türkçecilik hareketlerini başlatmışlar. Ziya Gökalp Türkçülüğün Esaslarına yayınlamış, Genç Kalemler dergisi çıkarılmıştı.
Bediüzzaman bu hareketleri bilir, o bugünkü Suriye ‘nin başşehrinde o günkü Osmanlı’nın önemli ilim merkezlerinden birinde bütün İslam milletlerine eşit uzaklıkta ama değerlerini bilen bir mantıkla hitap eder. Ziya Gökalp unsurları arasında dini ve milli rabıtaların çözüldüğü bir dönemde, bütün İslami ve İslami olmayan milletleri bir arada yüzyıllarca tutmuş olan bir milletin onları toparlayıcı özelliği üzerinde durmaz, diğer bütün milletlere adeta siz de kendi milletlerinizin esaslarını yazın der gibi Türkçülüğün Esaslarını yazar. O tarihten sonra da Osmanlı ülkesindeki milletler, kendilerini bir arada tutan Türklerin aydınlarının bu tutumundan dolayı ayrılıkçı hareketlere başlarlar. Ama Ziya Gökalp ‘in bu tutumu olduğu gibi alınmış ve hiçbir eleştiri süzgecinden geçirilmemiştir. Adeta binanın temeli olan taşı binadan çekip almak gibi bir tutum takınmıştır Sayın Ziya Gökalp. Sanki imparatorluğu ayakta tutacak reçete Türkçülüğün esaslarıdır. Nitekim bunlar bir fayda vermemiş dokuz yol sonra hasta adam ölmüş Mondros Mütarekesi ilan edilmiştir.
Bediüzzaman’a gelince o geri kalışımızın nedenlerini gözlemlerinden ortaya çıkarmıştır. Her hangi bir milletin ırkçı fantezileri üzerine romantik reçeteler sunmamış, İslam dünyası olarak neden geri kaldığımızı, bir Osmanlı aydını olarak Osmanlının hitap ettiği milletlere anlatmıştır. Arap, Türk ve Kürt’lere, üçüne ve diğer millerlere eşit uzaklıkta ama aralarından tarihi ve kültürel bağlara hitap ederek.
Avrupanın ileri gidişini “terakkide istikbale uçmak” (Hutbe-i Şamiye, s. 21) olarak ifade eder. Kuru ilmi bir ifade değil, imaj değeri kazanmış bir cümledir. İstikbale uçan kuş daima yükselir. O dönem bizim geri kaldığımızı gören başka aydınlar da vardır. Mesala Fikret, Promete isimli şiirinde Bediüzzaman gibi iki toplumun geri kalışını üzülerek anlatır.
Promete
Kalbinde her dakika şu ulvi tahassürün
Minkar-ı ateşini duy, daima düşün
Onlar niçin semada, niçin ben çukurdayım?
Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?
Yükselmek asümana ve gülmek ne tatlı şey!
Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa …Ey
Müştak-ı feyz ü nur olan ati-i milletin
Mechul elektirikcisi aktar-ı fikretin  
Yüklen getir –ne varsa– biraz meskenet fiken
Bir parça ruhu, benliği, idraki besleyen
Esmar-ı bünyehizini, boş durmasın eli
Gör daima önünde esatir-i evvelin
Gökten deha-yı narı çalan kahramanını …
Varsın bulunmasın bilecek nüm ü şanını
                          (Tanzimattan Bugüne Türk Şiiri Antolojisi, cilt 1, s. 82)
 
Fikret bu şiirinde geri kalmışlığımızı “Onlar niçin semada, niçin ben çukurdayım” şeklinde ifade eder. Oğluna başka bir milletin çalışmasından ilerlememizin esaslarına getirmesini tavsiye eder.Yorumlar şairce bir temenniden ileri gitmez. Tenbellik içinde olduğumuzu kabul eder. Meskenet içinde, ruh , benlik ve idrakimizin zayıf olduğunu belirtir. Bizi bunlardan kurtaracak fikirler getirmesini tavsiye eder oğluna. saygıdeğer temennilerdir.
Mehmet Akif ülkenin içinde bulunduğu sefalet ve tenbelliği yürek burkan mısralarla anlatır.
“Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüt dağlar
Ne o çıldırmış ekinler, ne o coşkun bağlar
Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler!
Sade yalçın kayalar, zade ıpıssız çöller
Yurdu baştanbaşa viraneye dönmüş Türk’un
Dünkü şen şatır ocaklar yatıyor yerden bugün
Gündüz insan sesi duymaz, gece görmez bir ışık
Yolcu haykırsa da baykuş gibi çığlık çığlık
Bu diyarın hani sahipleri dersin; cinler
Hani sahipleri? der karşıki dağdan bu sefer!
Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar?
Hani  Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar?
Hani bir şanlı Süleyman Paşa? Bir kanlı Selim?
Ah bir Yıldırım olsun göremezsin ne elim!
…..
Hani dağ parçası milyonla bahadır vardı?
Bugün artık biri yok.. hepsi masal hepsi yalan!
Bir onulmaz yaradır, varsa yüreklerde kalan
                                                     (Safahat, s. 380)
 
Asım’da Mehmet Akif geri kalışımızın tablolarını verir, dini ve ahlaki çözülmeyi anlatır, tiyatro sahneleri gibi örnekler verir. Bediüzzaman da Hutbe-i Şamiye eserinin başında özellikle bir ayet ile bir hadisi seçmiştir. Ayet Allah’ın rahmetinden ümid kesilmez, hadis ise “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadisidir. Eser boyunca bu iki tesbit doğrultusunda vurgular yapar. Asım isimli roman-şiir de bütün tipler o günün yaşayan tipleridir ve hepsi olumsuzdur. Bu tipleri hasta olan bir toplum da hastadır. Ama çareler konusunda Akif çok şey söylemez.
Bediüzzaman’ın fikirleri belli kalıpların dışına taşırılmamış, sürekli bir kısır dini perspektif eserlerinde gösterilmiştir. Halbuki Bediüzzaman topluma çok değişik bilim ve sanat, din perspektiflerinden bakar çareler düşünür.
Gelelim Bediüzzaman’a o Yirminci Yüzyılın başında Osmanlı –Türk cemiyetine bakmış “Beşerin hayat-ı ictimaiye medresesinde ders almış” ve bizim geri kalışımız ile Avrupa’nın ilerlemesini bazı nedenlere bağlamıştır.
“Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber, bizi maddi cihette kurun-ı Vusta’da durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır. O hastalıklar da şunlardır. “(Hutbe-i Şamiye, s. 21)
Namık Kemal yüksek bir perdeden, çözülme ve yıkılışı durdurmak için büyük hükümdarları, doğudan batıdan büyük değişim liderlerini örnek verir. Yöneticileri adeta onlar gibi olup bu yıkılışı durduralım demek ister. Yavuz, Fatih, Selahattin Eyyübi, Emir Nevruz, JJ Ruso, Monteksiyo, Volter gibileri öne sürer, bir de kendini değişimi gerçekleştirecek bir babayiğit olarak görür. Bediüzzaman ne yaptığını bilir, çünkü “hayat-ı ictimaiye medresesinde ders almıştır”. Karşılaştırmalı bir şekilde Bediüzzaman’ın ne kadar farklı şeyler gördüğünü görmekteyiz. O işin romantizminde kalmaz.
Bediüzzaman’ın Hutbe-i Şamiye isimli eserinin bel kemiği, ana dokuyu oluşturan temel nakış, çekirdek vakası aşağıdaki tahlildir. “Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı ictimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber bizi maddi cihette kurun-ı vustada durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır.” (Hutbe-i Şamiye, s. 21)
Bediüzzaman bir sosyoloji tabibi gibi toplumumuzu, İslam cemiyetimizi gözden geçirmiş, gözlemlere tabi tutmuş 33 yaşındaki bu şarklı genç adam tesbiti ortaya koymuş. Burada o dönemi gözden geçiren bazı ediplerden bahsettim, onların geri kalmışlığımız konusundaki fikirleri, tesbitleri doğru olmakla beraber olayların arasında kalmış izlenimi verir. Bediüzzaman ne Akif gibi ağlamaklıdır, ne Fikret gibi olmazı temenni eder, ne Namık Kemal gibi ütopiktir. O ayağı yere basan gözlemlerlerle her tarafını gördüğü Osmanlı ülkesinde geri kalış nedenimizi, ortaçağda değil Orta çağda durmamızı, tevkif eden nedenleri sayar. Orta çağda durulmuş, tevkif edilmiş, yani ordan öteye de geçemeyen bir durum demektir, adeta bir yere çakılmak gibi.
Avrupanın istikbale uçması bizim, orta çağda tevkifimiz, durmamız antika bir imaj karşılaştırması. Bediüzzaman burada özellikle bizi “maddi cihette kurun-ı vustada durduran” yani geri kalışımızı maddi ilerlemeye endeksler.
Bu altı altın maddeyi sıralayalım
Birincisi: Yes’sin ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi
İkincisi : Sıdkın hayat-ı ictimaiye-i siyasiyede ölmesi
Üçüncüsü: Adavete muhabbet
Dördüncüsü : Ehl-i İmanı birbirine bağlayan rabıtaları bilmemek
Beşincisi : Çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdad
Altıncı : Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek” (Hutbe-i Şamiye, s. 21)
Bediüzzaman gözlemlere dayanarak tesbit ettiği bu altı hastalıktan kurtulmak için çareler bulmuştur. Üdeba ve sosyologlar gibi sadece aksaklığın bazı kısımlarını anlatmamış, bulduğu aksaklıklar üzerinde düşünmüş ve çareler ortaya koymuştur. 
BİRİNCİ KELİME: EL EMEL’dir. Bediüzzaman bu birinci kelimeyi izah ederken, çok yönlü düşünür. Emel, ümit, istek, çalışma arzusu, gayret anlamlarına gelir. Çalışmanın psikolojik desteğidir. Bediüzzaman çalışmanın, sayin, isteğin, gayretin kaynağını İslamiyet olarak görür ve bahis boyunca islamiyeti çok yönlü olarak emel ile bağlantılı olarak izah eder.
Çalışmanın temel dayanağı dindir, islamiyettir, O desteğe tam dayanıldığı takdirde “İ s t i k b al, y a l n ı z v e y a l n ı z i s l a m i y e t i n o l a c a k. V e h a k i m h a k a i k –i K u r ‘ a n i y e v e i m a n i y e o l a c a k.” (Hutbe-i Şamiye, s. 22) Demek ümitsizliğin kaynağı dindeki zafiyetten ileri gelmektedir.
Bu cümleyi Bediüzzaman davası olarak kabul eder. Davasını çok deliller üzerine kurmuştur. Bahis içinde iç içe bir bahis maratonu vardır. Birinci Kelime’de, öyleki bahsin dağılımı yirmi dört sahifedir, ancak konunun armonisini kurmak herkesin haddi değil, konuyu tevhid edip tasnif etmek oldukca güç. Delilleri bir buçuk delildir, bir de M u k a d d e m e s i vardır.
Bir buçuk delil –artı- Mukaddeme
Mukaddime yine bir esas cümle ile iddia cümlesi ile başlar. Bu iddiayı doğrulamak için gayret eder.
“İslamiyetin hakaiki hem manen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.” (Hutbe-i Şamiye, s. 22)
Önce M a d d i T e r a k k i üzerinde durur. Bediüzzaman’ın yorumlarında en yakın arkadaşı tarihtir. Burada da yine tarihten istimdad ederek bahse girer. “Biliniz! Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru şahittir.” (Hutbe-i Şamiye, s. 23) Bu cümle sadece bu bahis ile ilgili değil her şey için gerekli bir yorumdur. Genellemedir, umumi bir hükümdür, her yerde her zaman geçerli bir esastır. İhlas bahsinde ihlasın önemini, ortak hareketin gerekliliğini anlatırken tarihten örnek verir. “Pek çok vukuat-ı tarihiye buna şahittir” der. Hakikat Bediüzzaman’ın burada hakikat dediği islamiyetin hakaikidır. Çünkü yukarıdaki cümlenin öznesi odur.
Bediüzzaman sözü tarihin şahitliğinden açmışken Rus’u mağlub eden Japon başkumandanın İslamiyet hakkındaki tesbitini nakleder. Müslümanların başarısı islamın hakikatleri ile olan yakınlık ve uzaklıklarına dayanır. Yakınlık başarıyı uzaklaşma ise başarısızlığı getirir. İslamın hakikatine yakın oldukca ondan kuvvet alırlar, uzak oldukca kuvvetleri düşer. Yakınlığın verdiği kuvvet terakkiyi ilerlemeyi getirir, uzaklaşma ise düşmeyi tedenniyi getirir. Bu düşüş,tevahhuş, v a h ş e t, tedenni, h e r c ü m e r c, b e l a ve m a ğ l u b i y e t olarak isimlendirilmiştir. Bediüzzaman bu altı kelimeye örnek verebilirdi, vermemiş ama olayları bilen birisi onları bu sıfatlarla yadeder veya isimlendirir. Örnekleri de eserleri okuyanlar tarihi kitapları okumakla desteklesinler. Bediüzzaman eserlerinde tarihe bir sanatcı gibi, bir yorum adamı gibi teşvik eder, bir amir gibi değil. Hakiki vukuatı kaydeden tarih hakikate en güzel şahit cümlesinde hakikatlere şahit bulmak istiyorsanız tarihi hesaba katmalısınız cümlesi vardır tabii. Yoksa Bediüzzaman illa tarih okumalısınız demez di, çünkü onlar ve onun gibiler böyle konuşurlar, akla kapı açar ama zorlamaz.
Biz bazı örnekler verebiliriz. Lale devri Osmanlının kabukta bir görüntü devridir, rahata ve lükse düşen Osmanlı toplumu yerinde saymaktadır. Bir çiçeğin ömrü kadar bir refah ve saadettir, sonraki devirler hercümercdir. Yıldırım’ın ahlaki ve zevki yozlaşması Timur afatını getirmiştir. Yükselme devrinin akabinde İstanbul’da büyük bir lüks başlamıştır. Saray yavruları evler, yalılar, yazlıklar yüzünden büyük bir israfa giden devlet bir yüzyıl sonra duraklamaya girmiştir. Emevilerin ırkçı politikaları islama zor günler yaşatmıştır. Çünkü devleti ve menfaati bir millete tahsis fikri islamda yoktur. Abbasilerin adavetinin kaynağı da budur. Başa geçer geçmez Abdullah ibni Ömer dışında bütün hükümdarların mezarlarını açıp kemiklerini yakmışlardır.
Şimdi onun cümlelerine geçelim. “İşte tarih bize gösteriyor. Hatta Rus’u mağlub eden Japon Başkumandanı’nın İslamiyetin hakkaniyetine şehadeti şudur ki, hakikat-ı islamiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslam temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteriyor. Ve ehl-iislamın hakikat-ı islamiyede zafiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedenniye düştüklerini ve hercümerc içinde belalara, mağlubiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilakistir. Yani salabet ve taassuplarının zaafiyeti nisbetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salabet ve taassuplarının kuvveti derecesinde de tedenni ve ihtilallere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş.” (Hutbe-i Şamiye, s. Ş 24)
Bediüzzaman Avrupa tarihini de bilir ve onu da yorumlarında kullanır. Ortaçağda hristiyan dünyası klisenin tamamen papazların hırs ve heveslerine göre yönetilmesinden ve hayata, ilmi gelişmeye karşı tavır almasından dolayı geri kalmıştır. Galile eserleri ile Ptolemaioscu sisteme karşı Copernicuscu sistemi savununca, Aristotelesci profesörler, Dominiken vaizler ve Cizvitler bir araya gelerek çalışmalarını kurulu düzen için Luther ile Calvin’in öğretilerinin toplamından bile daha zararlı olduğunu vurgulamış, klise onu 1633 ‘de sapkınlık suçlamasıyla yargılıyarak mahkum etmiştir. Ancak nedamet edip görüşlerinden döndüğü yönünde bir ifade vererek engizisyonun elinden kurtulabilmiştir. Galile dinin baskısına karşı çıkınca büyük eserler meydana getirmiş ama suçlanmaktan kurtulamamıştır.
Monteskiyo klisenin uygulamalarına ve Katolik dininin doğmalarına karşı çıkmış, ülkesinde hürriyet fikirlerinin gelişmesine hizmet etmiştir. Katolik dininin imtiyaz yasasına uymayacağını bildirince Thomas Moore idam edilmiştir.Newton’un Tanrı ve Evren konusundaki fikirleri de hristiyanlarınkinden farklıdır ve daha mantıklıdır.Tanrı’yı evrenin yaratıcısı olarak görür, onu bir mimar, bir matematikci ve de büyük bir saat yapımcısı olarak ifade eder. Batının gelişmesi bu doğmatik düşünmeyen filozof, fikir adamları ve bilim adamları sayesindedir. Bunlar hristiyan doğmalarına sadık değillerdir. 
Batının ve batılı aydının din karşısındaki tutumu ile bizim aydınımızın tutumunu karşılaştırma gereği o günün muhitlerindeki fikir hareketlerine göre yapılmıştır. Bediüzzaman fikirlerini neden kullandığını söylemez, böyle bir adeti yoktur, çok az fikrinin nedenini söyler. Tabiat Risalesinde inkar fikrinin o günün muhitlerinde yayılmasından dolayı böyle bir eseri kaleme aldığını söyler. Buna benzer fikirleri azdır. Ama büyük bir muhit araştırması yapıp ona göre fikirlerini ortaya koyduğu aşikardır.
Bediüzzaman eserinin başında özellikle güzel ahlakı tamamlamak için gelen Peygamberimizin hadisini zikrederken çözülmenin özünün ahlaki bozulmadan kaynaklandığını ima eder. Ziya Paşa dini ve fiili bozulmayı güzel bir şiirinde etraflıca anlatır.
İkbal için ahbaba siayet yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirayet yeni ç ıktı
Sirkat çoğalıp lafz-ı sadakat modalandı
Namus tamam oldu hamiyet yeni çıktı
Düşmanlara ahbabını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyara şikayet yeni çıktı
Sadıkları tahkir ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
Evrak ile ilan olunur cümle nizamat
Elfaz ile terfih-i raiyyet yeni çıktı
Aciz olanan ketm olunur hakk-ı sarihi
Mahmileri her yerde himayet yeni çıktı
İsnad-ı taassub olunur merd-i gayyura
Dinsizlere tevcih-i reviyyet yeni çıktı
İslam imiş devlete pabend-i terakki
Evvel yoğ idi işbu rivayet yeni çıktı
Milliyeti nisyan ederek her işimize
Efkar-ı frenge tebaiyyet yeni çıktı
(M. Çetin Türk Ş. Ant., s 29)
 
Çözülmenin ve yıkılmanın Paşa’nın dilinden romanı bu. Bediüzzaman’ın İslam dininin terk edilmeyi, kendisinden uzaklaşılmaya değil yakınlaşmayı sağlayacak yapısından bahsetme nedeni bu bozulmanın yüzündendir. Bahis bunları sırası ile tedavi etmek üzerine gidecektir. Çünkü bunlar hastalıktır. Paşa da onları sayar. Bediüzzaman bu yüzden dinden uzaklaşmayı değil ona sarılmayı ve yaşamayı telkin eder, çünkü gelişme ancak o şekilde sağlanacaktır.
 “Eğer biz ahlak-ı islamiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalatını efalimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlarla islamiyete girecekler, belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de islamiyete dehalet edecekler.” (Hutbe-i Şamiye, s. 25) Ziya Paşa, sadece hastalıkları sayar ama bir çözüm yoktur. Paşa da iyi bir gözlemcidir, bugün dahi devam eden bütün dini ve ahlaki, ictimai hastalıkları saymıştır. Çıkarı için dostlarının aleyhine konuşmak, koğucukluk yapmak, çekiştirmek, dedikodu, siyase anlamındadır. Dostlarını menfaati için çekiştirmek yeni çıkmıştır, milletin mazisinde böyle bir alışkanlığı yoktur. Önceden bilinmeyen bir şeydir, yeni çıkmıştır. Hırsızlık çoğaldı, sadece sadakat kelimesini kullanmak moda oldu. Namus bahisleri bir kenara itildi, ama hamiyet, vatan millet için fedakarlık edebiyatı yeni çıktı, önceden o da yoktu. Düşmanlara dostlarını kötülemek incelik, zerafet oldu. Dostları düşmana şikayet etmek yeni çıktı, Doğru, dürüst insanları reddederek aşağılamak kaide haline geldi. Hırsızlara ikram ve inayet yeni çıktı.Hak söyleyenlerden, doğruyu söyleyenlerden eskiden de nefret edilirdi ama, şimdi daha ileri boyutta hainleri anmak onlara saygı duymak yeni çıktı. Düzen ancak kağıtlarla nizamname olarak ifade edilir, davranış olarak değil. Davranışlarla, iyi hale dayanarak değil, söz ile raiyyetini refaha kavuşturmak yeni çıktı. Aciz, kimsesiz olanın görünen hakkı, görülmez, yerine getirilmez. Zaten himaye edilenleri himaye etmek eskiden yoktu, yeni çıktı. Yani herkes garibanları değil zaten himaye edilenleri himaye etti. Çünkü madem herkes onu himaye ediyor, orada bir menfaat var demektir. Onlar himaye edilir. Gayretli ve çalışkan insanlara gerici, softa denmeye başlandı. Dinsizleri yüceltmek onlara itibar etmek yeni çıktı. Devletin ilerlemesine engel olan islamiyetmiş, böyle bir rivayet de yeni çıktı. Halbuki ilerleten o idi. Dinimize, ırkımıza uygun olanı her işimizde unuttuk, Frenklerin, Avrupalıların fikirlerine uymak yeni çıktı, bu da önceden yok idi. Paşa da yarayı çok iyi görmüş bir sosyolog gibi toplumu tahlil etmiş.
Bediüzzaman iyi bir hatiptir. 31 Mart’da isyan etmiş asker taburlarını bir konuşma ile isyandan vazgeçirmiştir. Bu konuşma sokak ortasında yapılmıştır. Üstelik devletin ve ulemanın ileri gelen şahısları askerleri durdurmakta çaresiz kaldıkları bir anda bunu yapmıştır. Bu yüzden yüzlerce insanın asıldığı 31 Mart’ta yatıştırıcı rol oynadığı ortaya çıkmış ve beraat etmiş, “Zalimler için yaşasın Cehennem” sadaları ile mahkeme mahallini terk etmiştir.
Mahkemelerinde hakim heyetine karşı hitapları da harika hitaplardır. Bunlardan başka iki önemli hitabı Ankara’ya çağrıldığında Meclis’de yaptığı hitaptır. Gördüğü haksızlıkları, yönetim ile kendinin yönetim anlayışını karşılaştırdığı Milli Mücadelecilerle olan muhasebesi önemli bir tarihi hitabet örneğidir. Bediüzzaman’ın o gün mecliste yaptığı konuşma ile Cami-i Emevi’de yaptığı Şam Hutbesi mahiyet olarak bazı benzerlikler taşır. Her ikisinde de hareket noktası eksiklikler özellikle dini uygulamadakı ve anlayıştaki aksaklıklardır. İkisi de sosyolojik tahlili özellikleri taşır. Türk sosyoloji tarihinde Bediüzzaman çok özel bir adamdır, ama onun sosyolojik tahlilleri özellikle araştırılması ve sosyoloji literatürü ile bağlantıları tesbit edilmesi gereken bir büyük iştir. Bu işe kendini vermiş kişilerin işidir. Daha doğrusu vereceklerin işidir. Bediüzzaman milli bir sosyologdur, buradaki milli kelimesi şövenizm anlamında değil, yani kendi topraklarının şartlarına göre, kendi gözlemleri ile neden ve sonuçlara ve çarelere gider. Ziya Gökalp bile milli bir sosyolog özelliği göstermez, çünkü o çareyi batılı kafaların şablonlarına göre yorumlar, ülkenin şartlarına göre değil, batı endeksli düşünür. O Durkheim’den etkilenmiş daha başkalarından tesir almıştır. Bediüzzaman kimseden değil ülkesinin şartlarından ve olaylarından ve kendi fevkalade dehasından ve dinin kaynak eserlerinden almıştır, bu yönü ile o bu toprağın sesidir, her şeyidir.
 Bediüzzaman Şam Hutbesi’nde İslam dünyasında ve Osmanlı aydınlarında dinden kaçma temayüllerini görmüş, biz Ziya Paşa örneği ile onu kırk yıl önceye götürdük, İslam dininden İslam toplumunun aydınları kaçmaktadır, dolayısı ile Bediüzzaman bu büyük hastalığı islama nazarları çevirmekle tedavi etmek ister. Dönemin bütün yenilikçileri Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Efendi, Muallim Nac i, daha sonra Halide Edip, Yakup Kadri, daha onlarcası ahlaki ve dini bozulmaya dikkat çekmezler, sadece Akif ile Bediüzzaman’ın fikirleri parelellik gösterir. Bediüzzaman’ın eserlerindeki bulduğu dini, ictimai, ahlaki, kelami sorunların bir kısmı Akif tarafından Safahat’ında işlenmiş, Akif bir milletin ancak onu oluşturan dini ve itikadi anlayışlarının tedavisi ile mümkün olduğunu örneklerle anlatmıştır.
     Ne irfandır ahlaka yükseklik veren ne vicdandır
     Fazilet hissi insanda Allah korkusundandır
 
Diyen Akif asıl sorunun kişilin Allah ile olan ilişkisinden çıktığını söyler. Tanzimat üdebası siyasi tipler geliştirir, ihtilalci kafalar öngörür. Bediüzzaman dini ve kültürel yeterliliği olmayan bir insanın veya toplumun siyasetle bir yere varamayacağını anlamıştır. Siyasetten Allah’a sığınır. Bu yüzden Şam Hutbe’sinde siyaset yapmadığını özellikle vurgular. “Sakın kardeşlerim, tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki ben bu sözlerimle siyasetle iştigal ile himmetinizi tahrik ediyorum. Haşa Hakikat-ı islamiye bütün siyasatın fevkindedir. Bütün siyasiler ona hizmetkar olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki islamiyeti kendine alet etsin. “( H Ş. 62)
     Din üzerine, İslamiyet üzerin e kaç değişik perspektiften baktığına bakalım,
1-      İslamiyetin hakaiki manen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.
2-      Hem nev-i beşer hususan medeniyet fenlerinin ikazatıyla uyanmış intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz başıboş yaşayamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de dine iltica etmeye mecburdur…. Hasıl-ı kelam, Beşer bu asırda harplerin ve fenlerin ve dehşetli hadiselerin ikazatıyla uyanmış ve insaniyetin cevherini ve cami istidadını hissetmiş….. İşte bu nükte içindir ki herkesin kalbinde derinden derine bir din-i hakkı aramak meyli çıkmış.
3-      Akıl ve ilim ve ve fen hükmettiği istikbalde elbette bürhan-ı akliye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek.
 
Bir bürhan boyunca islamı tahlil eder, onun maddi manevi gelişmenin kaynağı olduğundan, kimsenin akli delillerle islamdan çıkamayacağını, imani hakikatlerin yansıdığı davranışlarla yaşandığı takdirde diğer dinlerin tabileri üzerinde müsbet tesir bırakacağını,Avrupa’da iki umumi harpten sonra hak dini ve islimayeti arama meyli arttığını, insanın mahiyet olarak ebedi bir isteğe sahip olduğunu ve onu ancak ebediyetin tatmin edeceğini, Kur’an’ın hakikatlerini akla tasdik ettirdiğini ve insanı sürekli olayları akılla değerlendirmeye teşvik ettiğini, islamiyetin mazi kıtasını işgal etmeyiş nedenlerinin olduğunu, bunların zamanla kaybolacağını, Amerika’nın ünlü filozofu Carlyle’ın İslam konusundaki müsbet kanaatleri, Prens Bismark’ın araştırmalarının islamiyetin büyüklüğü konusundaki düşünceleri, islamın özünde mevcut beş kuvvetle maddi terakkininde hazırlayıcısı olduğu, bunların şedid bir ihtiyaç ve fakr, hürriyet,şehamet-i imaniye, izzet-i islamiye olduğunu belirtir. Çok yönlü olarak islamı tahlil eder.
 
Bu anlatılanlar bir delildir, yarım delil ise özellikle daha etkin bir delil olduğundan müstakil bırakılmıştır. Bediüzzaman fenlerle çok meşgul olmuş, onların zarar ve faydalarını uzun uzadıya eserlerinde anlatmıştır. Fen bilimlerinin şüphe ve tereddüdü artıran yapısına dikkat çeker, ama iyi anlaşılır ve anlatılırsa fenlerin dini anlamaya yardımcı olacağını beyan eder. “sizin okududuğun fenlerden her bir fen kendi lisan-ı mahsusiyle Allah’dan bahseder”der. Batı dünyasındaki birçok fen adamı fenlerden hareketle nihilist olmuştur. Bediüzzaman ise fenlerin mahiyetinin iyi anlaşılmasıyla dinin hizmetcisi ve onu iyi anlamada aracı olacağını bütün eserlerinde savunur ve bunun örneklerini verir. O bir fen –din yorumcusudur. Çünkü fenle dini batı bir araya getirmeyi çok zaman başaramamıştır. Bediüzzaman batının yapamadığı bu birbirinden farklı görünen iki büyük alanı birleştirmiş bir senteze varmıştır. Münacaat, Haşir, 32 Sözün Birinci Mebhasi, 32 sözün bazı diğer bahisleri, 29 Söz, Pencereler risalesi daha bir çok eserinde fen ile dini barıştırarak izdivac ettirerek örnekler verir. Özellikle atomdan, molekülden, hücreden, hareketle varlığı izah eder. Onlardan hareketle inkar fikrini kırar. Fenlerden hareketle inkarın yolunu açan tabiat fikrini dağıtır. Avrupa’nın fenlerle barışıp ileri gittiğini bizim ise onu küstürüp geri gittiğimizi söyler.
   
Osmanlı devleti son dönemlerinde fenlere şüphe ile bakmış, hakikaten fen küstürülmüş, sanki fen bilimleri bir şüphe ve tereddüd kaynağı gösterilmiştir. O dönem edebiyatı bunun karikatürleriyle doludur. Bediüzzaman küstürdüğümüzü kabul eder, başkaları ise düpedüz din ile alay ederler.
    
Bediüzzaman’ın yarım bürhan olarak gösterdiği ise b i l i m t a r i h i ile ilgilidir. Bediüzzaman bilim ile din arasında bilim tarihinde olmayan veya az olan bir bahse girer. Genellikle bilim tarihi ile dinler tarihi birbiri ile uzlaşmaz gösterilir, ama Bediüzzaman bilim ile din arasında kurduğu bağlantıyı yine kendi gözlemlerine bağlar.
     
“Fenlerin casus gibi tedkikatıyla ve hadsiz tecrübelerle sabit olmuştur ki kainatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-ı bizzat ve Sani-i Zülcelal’in hakiki maksatları, h a y ı r, h ü s ü n ve   g ü z e l l i k ve m ü k e m m e l i y e t tir.” (Hutbe-i Şamiye, s. 41) Bediüzzaman’ın bütün estetik tarihini, bilim tarihini sarsan bir cümlesidir bu cümle. Hayır, hüsün, güzellik ve mükemmeliyet estetik yani güzele ait olan kategorilerdir. Estetik bu kategorilerin izahını yapar ve onları tarif eder. Bediüzzaman onların tarifleri ile uğraşmaz, ama onların kategorilerini bilir. Ancak güzelliğin ve diğer kategorilerin varlığını ortaya çıkaran neden üzerinde bizatihi kendi gözlemlerini söyler. Nedir bu gözlemler. “Fenlerin casus gibi tedkikatıyla ve hadsiz tecrübelerle sabit olmuştur” Bu sözü söyleyen şahıs fenlerin yeryüzüne ve aleme, ilimlere bakış açısını bilen birisidir. Bediüzzaman çok yönlü bir şahıstır, en büyük yanlışlardan birisi onun her şeyini dar bir dini çerçevede, skolostik bir şahıs görmektir. Kendisi kendisinin anlaşılmamasına karşı çıkar, haykırır” Beni skolastik bataklığına saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben asrı hazır fen ve felsefesini tahsil ettim” der. Asrı hazır fen ve felsefesine bakmanın ötesinde o bilimlerin felsefesini görmüştür, bir bilimi bilmek ayrı o bilimin baktığı alana kuş bakışı, genellemeci bakışını görmek başka bir meseledir. Biyoloji başkadır, biyoloji felsefesi farklıdır. Bediüzzaman genel olarak baktığı için bilimlerin kainatın nizamında gördüğü hayır, hüsün, güzellik ve mükemmeliyettir. Ama burada onlarla Allah’ın maksatları arasında bir parelelizasyon, bir eşitlik bulmuştur. İşte hayret veren, büyük dikkati çeken budur, Allah’ın maksatları ile ilimlerin maksatları birleşmiştir. Allah’ın maksatları ile bilimin maksatları aynıdır. Yani bilimlerin son noktası ile Allah’ın maksatları arasındaki uygunluğu görmüştür. Bunu görmek hem fenlerin bakışını, hem de Allah’ın maksatlarını gören bir şahıs için mümkündür.
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 95 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter