TASAVVUFİ İRFAN GELENEĞİ AÇISINDAN RİSALE-İ NUR
Sunuş
Kesintisiz bir büreç içerisinde kendisini kutsaldan arındıran modern insanı yeniden ‘inisyasyon’la, irfani gelenekle buluşturan Bediüzzaman Said Nursi (ra), modern zamanlarda gelmiş en büyük arif, Kuran ve sünnetten, irfani gelenekten, tefsirden, hadisten, fıkıhtan, kelamdan, hasılı İslami ilimlerin tüm alanlarından devşirdiği bilgilerini nefsinde bihakkın yaşayarak gönlünü marifet nurlarına açık ve hazır hale getirmiş böylece çeşitli sufi üstatlara manen bağlı ve irtibatlı olmakla beraber üveysi bir tarzda; ‘nüzul’ ile dünyamızı şereflendirmiş hakiki bir irfan ve tahkik ehlidir.
İlk anda, Bediüzzaman’ın bir sufi olmadığını, tasavvufun vahdet-i vücut ve şuhut doktrinlerine eleştirel yaklaştığını, tarikat geleneğinin günümüzde işlevsel olamadığını belirttiğini düşünebilirsiniz. Ne var ki, Oysa Risale-i Nur’un pek çok metni, Bediüzzaman’ın İlahi Hakikati fıkhi ve kelami yönlerinden çok, öznel, deruni ve irfani boyutlarıyla algılamış olduğunu gösterecektir. Sözgelimi bir tasavvuf risalesi olan Telvihat-ı Tis’a, Risale-i Nur öğrencileri tarafından daha çok eleştirel yönleriyle ele alınmıştır. Halbuki Bediüzzaman, aynı risalede, tasavvufun ve irfani tariklerin, insanı marifetullaha, sürekli huzura ve kemale eriştirmesi bakımından son derece işlevsel ve feyizli bir yol olduğunu da belirtmektedir.