Şu An Buradasınız: Anasayfa RİNYAY Makaleler

Risale Akademi

Makaleler

En doğru yol ne demektir?

e-Posta Yazdır PDF
İnsan bütün yaratıklardan farklı olarak çok seçkin ve güzel şekilde yaratılmıştır. Buna bağlı olarak çok değişik meyiller, istekler ve emeller ortaya çıkmıştır. Mesela en güzel şeyleri ister, çok mükemmel bir hayat talep eder ve insaniyete layık bir seviyede ilerlemek arzu etmektedir.
 
Fakat bu istek, talep ve arzularını gerçekleştirmek için, tek başına gücü ve imkânı bulunmamaktadır. Onun için diğer insanlarla işbirliği yapmak mecburiyetindedir. Bundan dolayı, her bir insan çalışmasının sonucunu, diğer insanlarla mübadele etmek, yani değiş-tokuş etmek ihtiyacındadır. Bu durumda da muamelatta, karşılıklı ilişki ve alış verişte adaletsizlikler, haksızlılar ve zulümler ortaya çıkabildiğinden, adalete muhtaçtır.
 
Çünkü bu âlem-i kevn û fesatta, yani oluş ve bozuluş dünyasında insan ruhunun yaşayabilmesi ve cüzi ihtiyari tabir edilen özgür iradesi ile yükselişini temin etmek için, üç ana duygu yerleştirilmiştir. Ve bu duygular fıtri olarak, yaradılıştan bir had, bir sınır konulmadığından ifrat, tefrit ve vasat, yani aşırı, noksan ve orta olmak üzere üç değişik mertebelere ayrılmışlardır. Yaradılıştan insanın duygularına sınır konulmamış ise de, şeriatça bir sınır belirlenmiştir.
 
Bu nedenle, uygulamada her şahsın aklı mutlak adaleti temin edemediğinden, bütün aklıselimlerin kabul ettiği külli, yani bütünlüklü ve kapsayıcı bir akla ihtiyaç vardır. Öyle bir akıl da vahiy rehberliğinde, bütün kesimlerin uzman temsilcilerinin katılımıyla meşru ve meşveret (danışma) zemininde çıkarılacak kanun olabilir. Böyle bir kanuna da şeriat denilir. (bakınız, erisale.org İşaratül-İ’caz, s,194)
 
Şeriatın bazı meseleleri muhkemat, yani açık kesin ve nettir. Bazıları da müteşabih, yani içtihat ve yoruma açıktır. İnsanların kabiliyet ve gelişmesine bağlı olarak o da inbisat edip genişlemektedir. “Onların işleri kendi aralarında istişare (danışma) iledir.” (Şura:38)  “Sen iş (yönetim) konusunda onlarla danış”. (Ali İmran:159)
 
Tarihteki İslam fıkıh mezhepleri, her ne kadar resmi bir danışma meclisinde, çözümler çıkartılmamış gibi görünse de, sivil olarak bir içtihadın vahiy rehberliğinde, doğru ve yeterli olup olmadığı, ulamanın ittifakıyla ve halkın kabulü ile gerçekleşmiştir. Yoksa o içtihat ve o yorum, kabul görmemiş ve ortadan kalkmıştır. Onun için mesela, Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbelî ve Şia’da Caferi gibi fıkıhlar (hukuk okulları) hala yaşayıp uyuluyorsa, toplumun katılımı ve tasvibi ile devam etmektedir. Nitekim binlerce içtihat ve yorumlar kabul görmediği için, tarihten silinmişlerdir. Elbette bu demek değildir ki, yeni sorunlar çıkmamış ve yeni çözümler gerekmemektedir…
Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Mayıs 2012 22:46 )
 

Hucurat Suresi

e-Posta Yazdır PDF
49. Sure, 18 Ayettir
 
Hucurat ismi, taştan yapılmış odalar, engeller ve bariyerler demektir.. Sure, insanlar ile Allah ve Peygamberinin arasındaki engellerden söz ettiği için bu ismi almıştır. Sure, bütün ayet ve kelimeleriyle bu engelleri tek tek sıralıyor. Yani sadece 4. ayette hucurat kelimesi geçtiği için sure bu ismi almış değildir.
 
Bu sure ile ilgili eski yeni birçok tefsirde özellikle sebeb-i nüzul açısından çok önemli bilgiler var. Burada bunları bir daha tekrar etmekten ziyade; nazm-ı maani denilen surenin dizaynının ve kelime seçiminin birinci mana olarak insanlığa sunduğu doğru bilgiyi edinmeyi ve bunun önündeki engelleri[1] işleyeceğiz. Umarım Kur’andan bî-haber olan insanlar, Kur’an’ın bir mucizeliğini daha görürler. Ve gerçek bilgiye ulaşmadan, bilgiye önem vermeden, dini dar kalıplara indiren bazı dindarlar, kendi ilkelliklerini ve bedeviliklerini görüp insanlığın aydınlığa çıkmasının önündeki bir engeli kaldırırlar. İşte:
 
1. Ayet: “Ey iman edenler, Allah’ın ve elçisinin önüne geçmeyin. (Kendinize öncelik vermeyin. Çünkü siz sınırlı düşünürsünüz.) Sonsuz olan Allah’a ve onun dünya çapındaki temsilcisi olan elçisine muhalefetten sakının. Allah[2] sonsuz olduğu için O, her şeyi işitiyor ve her şeyi biliyor.” (Sizler ise, her şeyi işitmediğiniz gibi her şeyi bilmezsiniz.)
 
2. Ayet: “Ey iman edenler, sesinizi (görüşlerinizi) Allah’tan bilgi alan Peygamberin sesinden (görüşünden) üstün tutmayın. Birbirinize seslendiğiniz gibi ona seslenmeyin: (Dinin mesajlarını bir arkadaşın fikirleri imiş gibi görmeyin.) Yoksa siz farkına varmadan bütün yaptıklarınız boşa gider.”
 
[Çünkü iman ve İslam, sonsuz İlahî sistemin ismidirler. Bu sistemi sıradan ve sınırlı olarak görürseniz, onun en temel özelliği olan kutsallık ve sonsuzluk gider; din namına yaptığınız bütün her şey yanar kül olur.]
 
3.Ayet: “Allah seslerini (görüşlerini) Allah’ın elçisinin yanında kısıp sınırlı tutanların kalplerini takva için temizlemiştir.” (Onlar imtihanlarını kazanmıştır.)
 
[Takva, kişinin başta ruhu olmak üzere kalb ve varlığını yokluktan, şirkten ve günahlardan koruması ve kurtarması demektir.]
 
“Bunlar, imtihanlarını veren insanlar olduğu için ara sıra günahlar işlemiş olsa da, Allah onlara büyük bir bağışlanma vaad ediyor. Ayrıca onlara çok büyük bir ücret vardır.”
 

Bediüzzaman Said Nursi’de Dâvâ Şuuru

e-Posta Yazdır PDF

Konuya başlarken, her şeyden önce “Dâvâ Şuuru” kavramından neyin kast edildiğinin açıklanmasında fayda vardır. Bu kavram, iki kelimeden meydana gelmektedir: Dâvâ ve Şuur.

1. “Dava”: Uğrunda fedakârlıktan kaçınılmayacak ulvî bir ideal demektir.

Dâvâ: Sahibinin varlık sebebi, hayatının gâyesi, yaşamasının olmazsa olmaz şartıdır. Dâvâ:  Ulaşılması gereken en öncelikli hedeftir.

Dâvâ: Hz. Adem (a.s.)’den, Hz. Muhammed (a.s.)’e kadar gelip geçen bütün peygamberlerin omuzladığı dâvânın temel esası olan “lâ ilâhe illellah” hakikatidir.

Dâvâ: Hadiste “Ben ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz: lâ ilâhe illellah’dır” (Malik, Muvatta, Hac, 246 ) diye ifade edilen kutsi hakikate hizmettir.

Dâvâ: Kökleri itibariyle peygamberlere dayanan, dalları itibariyle evliyaları netice veren bir Tûba ağacıdır. Bu davanın mazideki köklerine işaret eden, üstat Bediüzzaman hazretlerinin; “Risale-i Nur, dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır” (Mektubat, 376) şeklindeki sözleri, gerçekten mânidârdır.

Dâvâ: Kökleri mazide olan âtidir. Bu yüzdendir ki, Üstad, ölümle pençeleşirken bile, dâvâsını unutmamış “ya dâvâm ne olacak” diyerek asıl üzüntüsünü dile getirmiştir.

Olayın aslını kendisinden dinleyelim:

“ Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki, 1314-15-16 senelerinde, Van kal’ası (kalesi) ki, iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir. Eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz.. Başkaca nokta-i istinat kalmadığı halde, büyük bir istinada basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı ilâhî, hârika bir imdad-ı gaybî telakki ettik” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 156). Olayın görgü şahitlerinden üstadın kardeşi Abdulmecid efendinin bildirdiğine göre üstad, ayağı kaydığı anda “Âh dâvâm!- ey vâh maksadım gitti” (Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, I/120) diye feryat etmiştir.

2. “Şuur” ise: Bir şeyin farkında olma hâlidir. Şuur: Aklın ziyası, kalbin nurudur. Şuur: Kâinatı aydınlatan yüce Allah’ın Nur isminin bir yansımasıdır. Şuur: Allah’ın nuru ile bakıp gören ferasetin gözbebeğidir. Hadis-i şerifte yer alan “Müminin ferasetinden çekinin, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar” (Tirmizi, tefsiru sureti 15, 6 ) ifadesi, imandan gelen bir şuurun, bir ferasetin ne denli şeffaf olduğuna işaret etmektedir.

3. O halde, “Bediüzzaman’da Dâvâ Şuuru”ndan anlaşılması gereken şey, onun Risale-i Nur’la hedeflediği hizmet alanı ile onu düzenleyen hikmet alanıdır. Dâvâ, bir hizmet alanı; Şuur ise, o dâvâyı hedefine ulaştıracak, o hizmet alanını verimli hâle getirecek uygun bir plan ve programı düzenleyip dizayn edecek bir hikmet, bir felsefenin adıdır.

Son Güncelleme ( Perşembe, 03 Mayıs 2012 15:42 )
 

Mevlevilik ve Nur Talebeliği

e-Posta Yazdır PDF

Bin yıllık tarihin içinde mektep diyebileceğimiz iki okul ortaya çıkmış, biri Risale-i Nur Medresesi veya dershane, diğeri ise Mevlevi Hane. İki eğitim tarzının metodları, yetiştirme tarzları, topluma sunulma şekilleri arasında büyük benzerlikler ve ayrılıklar var. Her ikisinin de en önemli çıkış kaynağı mukaddes kitabımız olan Kur’an-ı Kerim, Mevleviler, Hz. Mevlana, Nurcular ve Bediüzzaman’ın Kur’an’a bakış açılarında ve meselenin odağında olan bir benzerlik. Mektebe intisap noktasında insanlar arasında din ve mezhep, ırk ve cinsiyet farklılıklarının değerlendirilmesi, Mevlevi’nin ve Risale-i Nur Talebesinin kişilikleri, dini portreleri, ilgileri, hassasiyetleri tam kıyaslanacak bir mahiyet arzediyor. Mevlevilerin yetişme şekilleri ve süreleri ile Risale-i Nur talebelerinin yetişme şekilleri ve süreleri karşılaştırılınca yetişme şeklinin derinliğinde öğretinin de şumülü görülüyor.

Mevlevi edebiyatı, edebiyatımıza yansımış, Risale-i Nur da dine ve edebiyata yansımış, divan şairlerini etkileyen hatta Mevlevi yapan Mevlevi eğitimi yanında Risale-i Nur’lar da Türkiye’de dinin telkininde bir edebiyat tarzı ortaya çıkarmışlar. Hz. Mevlana’nın anlatım teknikleri, dialogları, monologları, Bediüzzaman’ın da anlatım şekilleri temsili hikayeleri, ayrı bir bahis. Her iki insanın alemdeki nesnelere bakışları ve nesneleri insan Tanrı ilişkilerinde okuma şekilleri  bir ciddi bahis. Mesajların dinleyici okuyucu ve seyredenlere yansıma şekilleri. Hz. Peygamber, Mevlana ve Bediüzzaman, Peygamberlik kurumu ve peygamberimiz.
Son Güncelleme ( Cuma, 27 Nisan 2012 11:14 )
 

Kürt Açılımı Üzerine Siyasî Düşünce Notları

e-Posta Yazdır PDF
Bu meseleyi bütün boyutları ile bilmek için; dünyanın siyasi ve ekonomik yapısını 1700’lerden ele alıp dersler çıkarmak ve meselenin sosyolojik arka planını görmek gerekir. Çünkü bu soruna günlük siyasî sorun olarak bakarsanız; ne sorunun sebepleri anlaşılır, ne de gerçek bir çare bulunur. İşte ilk önce etnik milliyetçilik, ulusal milliyetçilik ile dinî ve ekonomik bloklar milliyetçiliğini kelime bazında bir miktar açalım, sonra bunların dünyadaki gelişimini ve Osmanlı dünyasındaki geçmişlerini görelim:
 
Etnik veya Klan ve Kabile Milliyetçiliği
 
Evet bütün biyolojik türler, tekamülün o şahane ve milyar yılı bulan serüveninde; binbir bela, açlık ve sorunlarla yüzleştiklerinden, yapılarında kendilerini ve bireylerini koruma konusunda kollektif bilinçten önemli bir dosya (yazılım ve program) edinmişler. Bu koruma duygusu başta bireyde gerçekleşir. Sonra ailede, daha sonra kabile ve diğer kollektif sosyal birliklerde kendini gösterir.
 
Tıpta ve Biyolojide bilindiği gibi bu koruma duygusunun tatmini, yemek ve cinsellik gibidir. Bazen de daha fazla bir lezzet verir. Eğer bu duygu ajite edilirse ve ona kahramanlık, şefkat ve fedakârlık gibi duygular da katılırsa; insanı içkiden ve daha eğlendirici mekanizmalardan daha çok sarhoş eder. Onun için milliyetçilikte aşırı gidenlerin bir kısmı, ruh hastası olur; bir kısmı da tefekkür ve diğer zihinsel faaaliyetlerden geri kalır. Çünkü sınırı aşmışlardır; bir kadehle yetinmeyip bir fıçı içmişlerdir.
 
Evet insan yiyeceklerden ve meyvelerden bir miktar alkolü fıtrî olarak alıyor. Fakat bu lezzet bağımlılık seviyesine çıkarsa, faydasından fazla zararı olur. “Müsbet milliyetçilik câizdir.” sözünün mânâsı da “Bir fıçı değil de bir kadeh içebilirsin.” demektir.
Son Güncelleme ( Cuma, 13 Nisan 2012 22:25 )
 
Sayfa 1 > 25

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 82 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter