Şu An Buradasınız: Anasayfa RİNYAY Makaleler Allah Aciz mahluku Olan İnsanın Kendisini Tanımasından Nasıl Zevk Alır?

Risale Akademi

Allah Aciz mahluku Olan İnsanın Kendisini Tanımasından Nasıl Zevk Alır?

e-Posta Yazdır PDF

Soru: Üstad Hazretleri 11. Söz'de ve birçok yerde; “Her kemal ve cemal sahibi kemal ve cemalini görmek ve göstermek ister.” diyor ve insanın yaradılış gayelerinden biri olarak bunu gösteriyor. Allah (cc) aciz mahlûku olan insanın kendini tanımasından nasıl zevk alır açıklar mısınız?

Cevap: Evvela 11. Söz’de ele alınan konuya ve soru işareti uyandıran cümleye, konunun özünü bir kez daha görebilmek için bir bakmalıyız:
    
“Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-ı salâtın rumuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak:

Bir zaman bir sultan varmış; servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevâhir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli pek âcaip defineleri varmış. Hem Kemâlâtça sanâyi-i garîbede (antika sanatlarda) pek çok mehareti varmış. Hem hesabsız fünûn-u acîbeye 8acayip fenlere) ma'rifeti, ihâtası varmış. Hem, nihayetsiz ulûm-u bedîaya (güzel ilimlere) ilim ve ıttılâı varmış (biliyormuş).    
 
Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher (teşhir yeri) açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzarında (insanların nazarında) saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hârikalarını, hem kendi ma'rifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Tâ cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşahede etsin:

Bir vechi (yönü): Bizzât nazar-ı dekaik-âşinâsıyla (Kendi bildik ince nazarıyla) görsün.

Diğeri: Gayrın nazarıyla baksın.”
 
Bediüzzaman, 11. Söz’de evrendeki hakimane ve hikmetle yapılan her işin, insanın yaratılış bilmecesinin, namaz ve ibadetlerin hakikatinin idraki için temsil dürbünüyle yüksek hakikatleri yakınlaştırıp bizlere sunarken “Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi” sırrı üzerine nazarları toplar. Bu hakikati ilgili hadis-i kutsi ile ele alalım. “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) de mahlûkatı yarattım.”

Bu istek, görmek ve göstermek isteği bir noksanlık değil bilakis cemal ve kemal sahibinin nihayet cemaldeki kemali, nihayet kemaldeki cemalinin gereğidir. Zira cemal ve kemal sahibi Zatın sanatını yaratırken böyle bir arzuda olmaması ve kendi cemal ve kemalinden habersiz olması ve yahut cemal ve kemal ile tecelli ettiği sanatında kendi sanatını görememesi veya sanatını abes yaratması söz konusu olsaydı noksanlık ve kusur ancak o zaman olabilirdi. Cemal ve kemalini bilmeyen ya da sergileyemeyen nakıs olur. Allah (cc) ise her türlü noksandan münezzehtir, bunu yerde ve gökteki tüm cüzi ve külli sanatlarda ve onlardaki mükemmellikte görebiliriz.

O, başka maksatlar için sanatını yaratmış olsaydı bile yine bu sanata nihayetsiz cemal ve kemal ile tecelli edecek ve sanatındaki cemal ve kemalini görecek ve gösterecekti, aksi halde sanatının cemal ve kemalinin fehminde olamayan bunları göremeyecek, göremeyen gösteremeyecek; böyle bir kusur ve noksanlık sahibi ise ulûhiyet dava edemeyecektir. Yüce Rabbimizi her türlü kusurdan tenzih ederiz. Evet, O her türlü noksandan münezzehtir, buna Kendisi, melekleri, rasulleri ve salih kulları başta olarak bütün kâinat ve içindekiler şahittir. Kuran-ı Kerim’de O bizzat Kendini över, melekleri över, rasulleri ve diğer salih kulları överler. Kitab-ı Kebiri Kâinat’ta hiçbir varlık yoktur ki O’nu tesbih etmesin. Bu övgüleri Kuran-ı Kerim’in yüce dilinden dinleyelim: "O zât-ı ilâhî (noksanlardan) münezzehtir ki, yerin bitirdiklerinden ve (insanların) kendi nefislerinden ve bilmedikleri şeylerden (nice) çiftleri, onların hepsini yaratmıştır. (Yasin, 36) Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi onların nitelendirdikleri şeyden münezzehtir, yücedir. (Zuhruf: 82) Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır." (İsra: 44)
 
Allah (cc) mutlak irade sahibidir. Dilediği şeyi elbette dilediği şekilde yaratır. "Onlar gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmayan Allah'ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmüyorlar mı? Evet şüphesiz ki, O'nun her şeye gücü yeter." (Ahkaf: 33) İnsanları yaratacağı zaman Kur’an’ın diliyle meleklerin de bu konudaki merakını müşahade edelim: "Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar: ‘Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?” dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim’ dedi. Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: ‘Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin’ dedi. Melekler: ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin’ dediler". (Bakara: 30, 31, 32)

Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de  "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."(Zariyat: 56) buyuruyor. Bu kulluk vazifesinin ilk şartı imandır? İman kalben tasdiktir, Zat-ı Akdes’in bizzat cemalinin görünmediği cemal ve kemalinin her zerrede varlığının kati bir tarzda müşahade edildiği bir meydan-ı imtihanda O’nun cemal ve kemaline ayine olmak, görmektir. Kendi bizzat görür ve gayrın nazarıyla görür, gayrılar O’nu görmese de o yine gayrın nazarındakini gördüğü gibi görülmesi gerekeni de görür. Sani-i Hakim, insana tüm mahluka kıyasen ayine vazifesini en yüksek makamda yapabilecek istidatlar vermiş ve merhametinin gereği onları en yüksek makama almak için tenezzülat-ı İlahi olan kelamlarıyla o aciz fakat çok kibirli kulları yeminlerle cennetlere davet etmiş, cehennemlerden sakındırmış, mutlak hakimiyetine kendi şahitlik etmiştir. O insanlara ve imanlarına muhtaç değil, münezzeh muhabbeti ve gazabını aşmış merhametiyle kullarına nihayetsiz kemaldeki cemalinin ve nihayetsiz cemaldeki kemalinin gereği olan ve hikmeti iktiza eden ve imtihanın bir boyutu olan bu cemal ve kemali görmesi ve göstermek istemesi sırınca kullarının O’nu tanımasından münezzeh bir memnuniyeti olur. Kullarının imtihanı kaybetmesinden ve O’nu tanımamasından memnun olan bir Yaratıcı olsaydı kusur elbette o zaman aranacaktı. Hâşâ ve kella! Zira o her türlü eksiklikten münezzeh olan, kullarına çok merhametli olan Allah’tır.
 
Demek Yaratanın mükemmeliyeti, yaratılan her şeyde, sanatın mükemmeliyetinde görülür, görmeyi de Yaratan Zat verdiğine göre hem görenin gördüğünü de görür, hem bizzat görür. Evet, O kusurdan münezzeh Zat, kayıttan münezzeh mutlak iradesiyle cemal ve kemalinin tecellisiyle bu meydanı imtihanı açmış, mahlûkatı yaratmıştır. Böyle bir imtihan dilemiş ve bu imtihana insi ve cinni seçmiştir. Elbette her şeyi mükemmel yaratan Sani-i Hakim, imtihan şartlarını ve bu sahayı da o derece mükemmel vücuda getirecek ve getirmiştir, itiraz edecek, kusur gösterecek hiçbir nokta yoktur ki şüphe isnad etsin. Allah bu konuda Kur’an-ı Kerim’de bizzat meydan okur; “Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.”(Mülk: 1, 2, 3, 4)
  
Bediüzzaman, 31. Söz’de de cemal ve kemal sahibinin cemal ve kemaline muhabbetine işaret etmekte ve bu muhabbette layık olan cemal ve kemalinin, nihayet cemal ve kemaldeki aynası olan ferd-i ferid olan Hz. Muhammed (sav)’in Miracına, miracının ve liyakatinin hak olduğuna işaret eder: “Hem Sâni-i Âlemin, âsârın şehadetiyle, nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihîdirler. Yani bizzat sevilirler. Öyle ise, o Cemâl ve Kemâl Sahibinin, cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever; çünkü masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âli, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âli, zîşuurdur. Ve zîşuurun içinde, câmiiyet itibarıyla en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde, istidadı tamamıyla inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecellî kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir.
      
“İşte, Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecellî-i muhabbetin bütün envâını bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün envâ-ı cemâlini, ehadiyet sırrıyla göstermek için, şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi o şecerenin hakaik-i esasiyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde-i evvel olan çekirdekten, tâ müntehâ olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mirac ile o ferdin, kâinat namına mahbubiyetini göstermek ve huzuruna celb etmek ve rüyet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyeyi başkasına sirayet ettirmek için, kelâmıyla taltif edip fermanıyla tavzif etmektir”
       
Mektubatta ise; "İşte her kemâl ve cemâl sahibi, fıtraten cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o muhtelif esmâ dahi, daimî ve sermedî oldukları için, daimî bir surette Zât-ı Akdes hesabına tezahür isterler; yani nakışlarını görmek isterler; yani kendi nakışlarının âyinelerinde cilve-i cemallerini ve in'ikas-ı kemallerini görmek ve göstermek isterler; yani kâinat kitab-ı kebirini ve mevcudatın muhtelif mektubatını ânen fe-ânen tazelendirmek; yani yeniden yeniye manidar yazmak; yani bir tek sahifede ayrı ayrı binler mektubatı yazmak ve her bir mektubu, Zât-ı Mukaddes ve Müsemma-yı Akdes'in nazar-ı şuhuduna izhar etmekle beraber; bütün zîşuurun nazar-ı mütalaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler” der ve aynı konuyu farklı zaviyeden ele alır.
  
Allah (cc) için zevk almak, neşe, mutluluk gibi sıfatlar bizim anladığımız şekilde elbette değildir ki bu kelimelerin kullanılarak idraklere kapılar açıldığı meselelere bu açıdan bakmalıyız. Mesela, Hz. Peygamber (asm) “Muhakkak ki, Allah’ın, mümin kulunun tevbesinden (tekrar geri gelip sonsuz rahmetinin kapısına sığınmasından) duyduğu sevinci anlatırken şöyle bir örnek verir: “Üzerinde yiyecek ve içeceği bulunan devesini de yanında olan bir adam, hayat tehlikesi bulunan kurak bir çölde, biraz uyur. Uyandığında, devesinin kaybolduğunu görür. Aramaya koyulur, fakat bir ara öyle bir susar ki (takati kesilir). İçinden; ‘Artık daha önce bulunduğum yerime dönüp, gelecek ölümü beklemek üzere uyuyayım!’ der, başını kolunun üzerine koyup ölümü beklemeye başlar. Uykudan uyandıktan sonra, üzerinde azığı, yiyecek ve içeceği bulunduğu halde, devesinin yanı başında durduğunu görür. İşte, Allah’ın, mümin kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, bu adamın devesini ve azığını bulmaktan duyduğu sevinçten daha fazladır.” (Müslim, Tevbe, 3) buyurmuştur. Bu sevinç idrakler tarafından anlaşılsın diye kullanılır, biz kullarında olan noksanlıktan gelen acı veya mutluluk halleri değildir.

Bediüzzaman, Mektubat’ta, bizim anlayamayacağımız konularda kullanılan bu gibi ifadeler için; "Belki o muhavereler (konuşmalar); birer ünvan-ı mülahazadır (düşüncenin ünvanıdır), birer mirsad-ı tefekkürdür (düşünce gözlemidir) ve ulvî ve derin hakaika birer işarettir ve îmanın bir kısım hakaikına birer ihtardır ve kabil-i tabir olmayan bazı mânalara birer kinayedir. Yoksa, malûmumuz olan mânalar ile bir macera değil. Biz, hayalimiz ile o muhaverelerden o hakikatları alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk-i îmanî ve nuranî bir neş'e-i ruhanî alabiliriz. Çünki nasıl Cenâb-ı Hakk'ın zât ve sıfâtında nazîr (eşi) ve şebih (benzeri) ve misli yoktur; öyle de şuunat-ı Rububiyetinde (Rububiyetinin işlerinde) misli yoktur. Sıfâtı nasıl mahlukat sıfâtına benzemiyor, muhabbeti dahi benzemez. Öyle ise şu tabiratı, müteşabihat (açık olnayab) nev'inden tutup deriz ki: Zât-ı Vâcibü’l-Vücud'un (vücudu vacip olanın) vücub-u vücuduna (vücudunun şart oluşuna) ve kudsiyetine münasib bir tarzda ve istiğna-i zâtîsine (hiçbir şeye muhtac olmayan zatına) ve kemâl-i mutlakına muvafık bir surette, muhabbeti gibi bazı şuunatı var...”
   
Başka bir makamda faaliyet ve hareket, oradan muhabbete yol açar. Halik-ı Zülcelalin münezzeh ve istiğnasına layık şekilde olan muhabbet tecellilerinden bahseder: “Halık-ı Zülcelâl hayret-nüma, dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i Rububiyetiyle mevcudatı mütemadiyen tebdil ve tecdid ettiğinin bir hikmeti budur: Nasıl ki mahlûkatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki; her bir faaliyette bir lezzet nev'i vardır; belki her bir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevi kemâldir. Mâdem faaliyet bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işaret eder. Ve mâdem Kemâl-i Mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcibü”l-Vücud, zât ve sıfât ve ef'alinde, bütün enva'-ı kemalâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcibü”l-Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğna-i zâtîsine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtîsine münasib bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddeseden ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tabiri caiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle faaliyet-i kudreti içinde, mahlûkatının istidadları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlûkatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zât-ı Rahman ve Rahîm'e ait, tabiri caiz ise, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor. Ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.”
 
Bediüzzaman, temsili olan örneklerde kanunun tahakkukunun gösterildiğini ve mantıki delille yakini bir şekilde söz konusu iddiayı ispat ettiğini ifade eder: “Bu gelecek beş işarette, şuunat-ı Rububiyeti rasad etmek için; birer sönük, küçük dürbin nev'inden birer temsil yazılacak. Bu temsiller; şuunat-ı Rububiyetin hakikatını tutamaz, ihata edemez, mikyas olamaz fakat baktırabilir. O gelecek temsilâtta ve geçen remizlerde, Zât-ı Akdes'in şuunatına münasib olmayan tabirat, temsilin kusuruna aittir. Meselâ: Lezzet ve sürur ve memnuniyetin bizce malûm manaları, şuunat-ı Mukaddeseyi ifade edemiyor; fakat birer ünvan-ı mülahazadır, birer mirsad-ı tefekkürdür. Hem dahi şu temsiller; muhit, azîm bir kanun-u Rububiyetin küçük bir misalde ucunu göstermekle, Rububiyetin şuunatında o kanunun hakikatını isbat ediyor.” Evet, Allah (cc) tanımamız verilen bazı mülahazalar bizim duyularımızla kıyaslanamaz, sadece fikir kapılarını açar, O’na götürür.
  
Demek her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek sırrı noksanlık değil, bir gerekliliktir, Allahu Zülcemal ve Zülkemal için münezzeh bir istektir, insanların Allahu Zülcemal ve Zülkemal’i tanıması merhameti adına istiğna-i zatisine uygun bir sevinç, Yaratıcı olarak yarattığını sahiplenme, böyle bir imtihan dünyasında imtihanı kazanmaya sebeptir. O her türlü noksandan münezzeh Zat-ı Akdes, imtihanı kazanan kulları için de mukaddes bir memnuniyetinin olması yine o aciz kulları hesabınadır. "O hiçbir şeye muhtaç değildir. Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise zengin ve her hamde lâyıktır." (Fatır: 15)

Son Güncelleme ( Pazartesi, 06 Aralık 2010 21:55 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 78 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter