
MEŞVERET AYETLERİ
اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلوةَ وَاَمْرُهُمْ شُورى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
Ve onlar, Rab'lerine icabet ederler ve namazı kılarlar. Ve onlar, işlerini aralarında toplanıp (Şura 38 ) istişare ederler. Ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler.
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
Al-i İmran / 159 O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.
فَاِنْ اَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا
Bakara / 233…Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur…
قَالَتْ يَا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اَفْتُونى فى اَمْرى مَاكُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّى تَشْهَدُونِ
Neml / 32 (Sonra Melike) dedi ki: Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam.
MEŞVERET iLE iLGiLi HADiSLER
5719 - Kime ilme müstenid olmayan bir fetva verilmişse, bunun günahı ona fetva verene aittir. Kim, bir kardeşine, gerçeğin başka olduğunu bile bile, farklı bir irşadda bulunursa ona ihanet etmiş olur."
Ebu Dâvud, İlm 8, (3657).
5720 - Ümmü Seleme ve Ebu Hureyre radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Müsteşar mü'temendir."
Tirmizi, Edeb 57, (2823, 2824), Zühd 39, (2370); Ebu Davud, Edeb 123, (5128); İbnu Mace, Edeb 37,
(3745). (Yapacağı işi ehli ile istişare edene, o işin en güzeli nasip olur.) [Taberani]
Meşveret hakkında birkaç söz:
Meşveret, sınırlı akıl, sınırlı düşünceye sınırsızlık kazandırmanın önemli bir yoludur.
Meşveret kadar zengin bir devlet ve güçlü bir ordu yoktur.
Sahabe, medih makamında, "Onların işleri, aralarında meşveret iledir." beyanıyla, başka sıfatlarla değil de, meşveretle yâd edilmiştir...
Akıllıdan birkaç adım daha ileri akıllı, başkalarının akıl ve düşüncelerine de değer verendir.
Düşüncelerdeki pasları çözecek en müessir iksir, meşverettir.
İki akıl bir akıldan hayırlı ise, yüzlerce akıl evleviyetle bir akıldan hayırlı olur. İşte meşveret, bunca aklın bir araya gelmesinin adıdır.
Kendi akıllarına güvenip başkalarının düşüncelerine müracaat etmeyenler, dâhi de olsalar, muhakemeye önemli bir derinlik kazandıran meşvereti terk ettiklerinden dolayı akılsız sayılırlar.
Bir bilene sor! İki bilgi, bir bilgiden hayırlıdır."
Meşveret, şûrâ, istişare, müşavere kelimeleri aynı kökten gelmektedir ve lûgatlerde “danışma”, “görüşüp anlaşma”, “konuşup bir karara varma” anlamında tarif edilir. Meşveret İlâhî bir emirdir.
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Allah, Resûlullaha (asm) istişareyi emretmiş, ayrıca işlerini istişare ile yapan toplulukları medhü sena ile övmüştür.
“Onlar, Rablerinin dâvetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri kendi aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar.” (Şûra Sûresi: 38.)
Cenâb-ı Allah’ın bu âyette istişâreyi, iman ve namazdan hemen sonra zikretmesi, daha sonra da zekâtı içine alacak şekilde infâktan bahsetmesi istişarenin İslâm’da ehemmiyetini gösterir.
Bakara Sûresinde insanın yaratılışı anlatılırken, Cenâb-ı Hakkın bu hususta meleklerle olan istişaresi nazara verilmektedir. Müşâvereden münezzeh olan Allah, böylece meşvereti emrettiği insanlara müşâvere üslûbunu öğretmektedir.
Âyetlerle, İlâhî bir emir olduğu kesin bir şekilde anlaşılan meşvereti; Allah’a lâyıkıyla bir kul olabilmemiz ve onun rızasını kazanabilmemiz için yapmamız gereken bir vazife olduğunu unutmamalıyız.
“Onların işleri aralarında şûrâ iledir” âyeti Mekke devrinde mü’minlerin toplum idaresinde söz sahibi olmadığı bir dönemde nâzil olmuştur. Böyle olduğu halde meşveret yine emredilmiş ve ondan vazgeçilmemiştir.
Peygamberimiz (asm) müşavereye dair bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Allah bunu benim ümmetime bir rahmet kıldı. Onlardan her kim istişare eylerse, doğrudan mahrum olamaz, her kim de terk ederse hatadan kurtulamaz.”
Bu hadisin doğrultusunda anlaşılıyor ki meşverette bir doğruluk hikmeti var. İnsanı, tek akılla düşünmektense şûrâ ekibi ile beraber daha fazla akılla düşünüp en doğrusunu yapmaya teşvik eden meşveret, bir gelişim aracıdır. Bir araya gelip karar veren ümmet için Peygamberimiz (asm) şöyle buyurur: “Benim ümmetim dalâlet üzerine ittifak etmez.” Bu da gösteriyor ki gerçekten tek akılla düşünüp karar vermekle, birkaç beyin çalıştırıp bir fikir teâtisinde bulunmak arasında büyük farklar var.
Peygamberimiz (asm), hayatındaki meşveretleriyle, ashabına muallimlik yapıp meşvereti onlara da öğretmiş, bizlere en yüksek insanî terbiyeye meşveret yoluyla erişilebileceğini hayatıyla tasdik etmiştir. Gerçekten meşveret ortamı, hür bir tartışma zemini olup doğrunun da yanlışın da açıklıkla söylenmesini sağlayacak bir özelliğe sahiptir. Meşveret fikir alışverişini sağlayıp insanların düşünce ufuklarını genişletir. İnsanlar bu sayede şahsî ön yargılarından soyutlanır ve onlara daha doğruyu bulma imkânları doğar.
Meşveret, hak ve hakikati ortaya koyma ve mevcut şartlar içinde yapılması gerekenin isabetli şekilde belirleme imkanı verir. Meşveret edilenlere değer verildiğini gösterir. Onların kalblerini hoşnut eder, işin beraberce yürütülmesini sağlar. (4) (İbnu Kesir, II, 128; Yazır, II, 1214)
Hz. Peygamber (asm.), kendi görüşlerini dikte ettiren biri değildi. Hemen her hususta ashabıyla meşveret eder, onların görüşlerini alırdı. Ebu Hüreyre, Resulullah'ın bu yönüyle ilgili olarak şu tesbitte bulunur: "Ben, Resulullah'tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim." (1) (Tirmizi, Cihad, 35)
Bedir, Uhud, Hendek Savaşları öncesi, ashabına danışmış, onların fikirlerini almış, ona göre hareket etmiştir. (2) (İbnu Kesir, II, 128-129)
Mesela, Bedir Savaşı öncesi, orduya yerleşme emri verdiğinde, ashabtan Hubab b. Münzir söyle der: "Ya Resulullah, buraya yerleşmemiz, Allah'tan bir vahiyle midir ? Yoksa, sizin düşünceniz midir ? Resulullah, kendi düşüncesi olduğunu söyleyince, Hubab, su olan bir yere yerleşmenin daha uygun olacağını ifade eder. Resulullah, bu görüşten memnun kalır ve o doğrultuda hareket emri verir. (3) (İbnu Hişam, II, 272)
Burada, görülmektedir ki, ashab, Resulullah'ın peygamberlik yönüyle, insaniyet yönünü birbirinden ayırmaktadır. Risalet yönünü ilgilendiren hususlarda, ashaba düşen görüş beyan etmek değil, itaat etmektir. Ama, vahiy gelmeyen hususlarda, onların da görüş beyan etme hak ve hürriyetleri vardır.
İstişareyi de müspet hareket grubunda saymak gerekir. Bunun zıddı olan, münferit hareketler ise menfîdirler. Çünkü, büyük bir hayrın oradan kalkması söz konusu olabilir.
Allah’ın rahmeti cemaat üzerinedir. Cemaat namazı bunun açık bir örneğidir. Cemaate iştirak etmeyen bir kişi, cemaat sevabını kendi amel defterinden adeta nefyetmiş gibi olur. Yirmi yedi kat sevabın kaybı ise menfî bir sonuçtur.
Münferit düşünen ve çalışan kişinin fikri isabetli de olsa, bu fikir tek başına kalan “uzunca bir dik çizgiyi” andırır. Yani tek başına alınmış bir karardır ve tektir yani sadece birdir. Yalnızdır. Bu kişi, fikirleri diğer bir arkadaşına danışarak alsa on yahut bir kıymetinde olan diğer iki arkadaşıyla meşveret için bir araya gelse, ortaya çıkan yüz on bir’lik sonuçta her bir rakamın kıymeti, “bir” den yüze çıkar. Çünkü üç tane “bir”i yan yana koyarsanız ittifak sırrıyla 111 eder ve rakamlardan hangisini çekseniz geriye sadece on bir kalır. Demek ki, bu ittifak sırrı ile birler basamağında bulunan bir rakamın gerçek hizmeti yüzdür. Yüzler basamağında bulanan bir rakam, arkadaşlarıyla birlikte olmayı bırakıp kenara çekildiğinde, değeri yüzden bire düşer.
Aynı konuda geçen, “omuz omuza verme” ifadesi de çok önemlidir. Cemaat namazında olduğu gibi, burada da araya boşlukların girmemesi gerekir. Aksi halde, rakam okunmaz olur.
Danışma ve fikir alma, yapılacak işleri karara bağlama anlamına gelen meşveret, dinin esası ile ilgili değil, uygulamaya yönelik olarak yapılacak faaliyetleri kapsar. “Mü’minlerin kendi aralarındaki işleri meşveretledir” ayetinin uygulamasıdır. Meşveretin hayatı hak, kalbi marifet, lisanı muhabbet ve aklı kanundur. Meşverette hürriyet esastır. Hürriyet istidat ve kabiliyetlerin inkişafına sebeptir. Her bir ferdi bir padişah gibi hür ve azade kılar. Bu da her bir ferdin istidadını kâinat vüs’atinde inkişaf ettirir genişlenir.
Şayet tembellikle ve garazlarla bu kabiliyetler engellenirse elbette istenilen mahsul alınmayacağı gibi, meşveret de istenen sonucu vermeyecektir. Meşverette ruhların imtizacı ve tesanütü, fikirlerin telahuku ve yardımı, kalplerin in’ikası ile olur. Halis bir meşveret ancak kalplerin in’ikasından, ihlâs ve samimiyeti esas alan bir cemaatten ve topluluktan çıkar. İşte meşveret böyle bir heyetin manevi bir ruhu hükmüne geçer.
İslam tarihindeki büyük yıkılışın en mühim sebebini meşveretin terk edilmesinde görmüş, İslam’ın altın çağındaki faziletin kaynağını meşveret olarak gösterilmiştir. Asr-ı Saadet ve Dört Halife devri bunun en büyük örneğini teşkil eder.
Bu tespiti orijinal ifadesiyle “zaman-ı saadette ve selef-i salihin zamanlarında hükümferma hak ve bürhan ve akıl ve meşveret olduklarından, şükuk ve şübehatın hükümleri olmazdı” şeklinde ortaya konulmuştur. (Muhakemat, s. 32)
Bu zamandaki hürriyet eğer meşveret-i şer'iyenin terbiyesine verilse, yani meclis şeri usullere göre danışma sonucu karar alsa, bu millet eski satvet ve kuvvetini yeniden ihya edecektir” (Divan-ı Harb-i örfi, s. 85)
İnsanlık aleminin en büyük musibetlerinden biri olan istibdadın yegane çaresi meşveret olduğu gibi, toplumsal barışın, ve bilimsel gelişmenin esası da yine meşverettir. (Hutbe-i Şamiye, s.65)
Meşveret, verilecek kararların isabetli olarak verilebilmesinin ilk şartıdır. Bir mesele hakkında iyiden iyiye düşünülmeden, başkalarının fikir ve tenkitlerine arzedilmeden verilen kararlar, çok defa hüsran ve hezimetle neticelenir. Düşüncelerinde kapalı, başkalarının fikrine hürmet etmeyen "kendi kendine" birinin, üstün bir fıtrat, hatta dâhi de olsa, her düşüncesini meşverete arzeden bir diğer insana göre daha çok yanıldığı görülür.
En akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve başkalarının fikirlerinden en çok istifade eden insandır. Yapacağı işlerde kendi düşünceleriyle iktifa eden ve hatta onları başkalarına da kabul ettirmeye zorlayan olgunlaşmamış ruhlar, etraflarından hep nefret ve istiskal görürler.
Güzel neticelerin elde edilmesinin ilk şartı meşveret olduğu gibi, kötü âkıbet ve hezimetlerden korunmanın ehemmiyetli bir vesilesi de, dostların yüksek fikirlerinden istifadeyi ihmal etmemektir.
Bir işe başlamadan önce gerekli olan her danışma yapılıp tedbirde kusur edilmemelidir ki, sonra etrafı suçlama ve kaderi tenkit etme gibi, musibeti ikileştiren yanlış yollara gidilmesin. Evet, bir şeye azmetmeden evvel, âkıbet güzelce düşünülmez ve tecrübe sahipleriyle görüşülmezse, neticede hayal kırıklığı ve nedâmet kaçınılmaz olur.
Önü arkası iyice düşünülmeden içine girilmiş nice işler vardır ki, bir adım ileriye götürülememiş olmaktan başka, o işe teşebbüs edenlerin itibarlarını yitirmeleriyle sonuçlanmıştır. Evet, aklına esen şeyleri yapmaya kalkan birisi, bu kabil yanlış yollarla içine düşeceği inkisarlardan dolayı, yapabileceği şeylerde de er-geç ümitsizliğe dûçar olur.
Yapılacak meşveretlerde, amacımıza ve İslami hizmetimize taallûk eden meseleler hakkında en isabetli ve en makul görüşü ortaya çıkartmak için, ehil kimselerin mütalâasına müracaat etmek gerekmektedir
Cenab-ı Peygamber (s.a.v): “Müşavere edilen emindir.” buyuruyor. Çünkü müsteşar yani kendisiyle istişare edilen zat emin, mütefekkir, müstakim, tesirata tabi olmayan, gadab göstermekten beri, pek ciddi, halim, sabırlı ve hayırhah olmalıdır. Yani hayır okumalı, hayır konuşmalıdır. Zira bir Hadis-i Şerifte, “Her kim kendisiyle müşaverede bulunan kardeşine bildiği halde, hilâfına bir beyanda bulunursa şüphesiz hiyanet etmiş olur.” Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “Her kim istişare ederse rüşte mazhar olur, her kim müşavereyi terk ederse hatadan kurtulamaz.
İslama hizmet dava eden bizler islamı tebliğ kudsi hizmetimize ait himmet ve gayretleri artıracak, istidat ve kabiliyetlerin inkişafına, âli seciyelerin intişarına ve de akademik iş hayatımızda başarı için birer vesile olacaktır. Çünkü bizler hisler ile değil, akıl ve düşünce ile meseleleri müzakere etmek kudretine sahip olmalıyız.
Ancak, her insanda hissiyat bulunur. Bu sebeple meşverette daima müsbet meseleleri nazara vermek gerekmektedir. Menfi meselelerin zikrinde kalbler rencide, fikirler rahatsız olabilir. Şevkler kırılır. Güzel sıfatlar ortaya konduğu vakit, tahtında menfi şeyler de anlaşılmış olur. Şeytana lânette bir fayda yoktur. Ama “Bismillah” derseniz, hem sevab işlemiş, hem de şeytanı kaçırmış olursunuz. Bu sebeble güzel ve müsbet şeyleri konuşmak ve şûrâya da güzel fikirler getirmek lâzımdır.
Meselelerimizi konuşurken, hal, yani şu andan ziyade istikbali nazara almalıyız. İstikbali dikkate alarak adım atmak güzel bir tedbirdir. Takip edeceğimiz yol, müsbet harekettir, müsbet konuşmaktır. Tatlı, makûl, yerinde ve hilmle konuşmaktır. Yani kavl-i leyin olmaktır.
KAVL-İ LEYYİN
Kavl-i leyyin, yumuşak bir dille anlatmaktır. Bu ifade Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa’nın Firavun’a gönderilmesi münasebetiyle geçer.
İsrailoğulları Mısır’da esaret hayatı yaşamaktadır. “Ben ilahım!” diyen Firavun, halka zulmetmektedir. Hz. Musa, hem İsrailoğullarını esaretten kurtarmak, hem de Firavun’a tebliğde bulunmak üzere gönderilir. Cenab-ı Hak Hz. Musa’ya risalet görevini verdiğinde şu ikazı da yapar:
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى
“(Sen ve kardeşin Harun) Firavun’a gidin, Ona yumuşak bir dille anlatın. Olur ki öğüt alır, veya (Allah’tan) korkar.” (Taha, 44)
Bir vaiz, “En efdal cihad, zalim sultana karşı doğruyu söylemektir” hakikatinden yola çıkarak Abbasi Halifelerinden Memun’a, sert sözlerle nasihat etmeye başladı. Halife, “Allah sana insaf versin” dedi. “Allah, senden iyisini benden kötüsüne (Hz. Musa ve Hz. Harun’u, Firavuna) gönderdiği halde, kavl-i leyyini emretti!”
“Kavl-i Leyyin”, yumuşak ve tatlı şekilde konuşmak anlamına gelmektedir. Peygamberimizin (asv) konuşma metodu ve peygamberlerin tebliğ usulünü ifade eden bir terimdir. Yüce Allah Hz. Musa (as) ve Harun’a (as) Firavun’un yanına gittikleri zaman nasıl konuşmalarını gerektiğini ders verirken şöyle buyurur: “Firavuna gidin. Çünkü o azmış ve yoldan çıkmıştır. Ona ‘kavl-i leyyin” ile konuşun ve yumuşak söz söyleyin ta ki öğüt alsın ve korksun.” (Taha, 20:43-44)
Leyyin, huşunet ve sertliğin zıddıdır. Peygamberimizin (asv) tebliğ metotlarının başında “kavl-i leyin” gelmektedir. Nitekim yüce Allah peygamberimize (asv) “Allah’ın rahmeti ile ey resulüm sen onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba ve katı yürekli olmuş olsaydın onlar senin etrafından dağılırlardı. Sen yine onları affet. Onlar için Allah’tan af dile. İş konusunda onlarla istişare et. Bir de karar verdiğin zaman artık Allah’a güvenerek kararlı şekilde hareket et. Şüphesiz Allah kendisine güvenenleri sever” buyurur. (Âl-i İmran, 3:159) Bu ayet Uhut savaşında peygamberimizin (asv) sözünü dinlemeyerek yerlerini terk eden okçuları affetmesi üzerine nazil olmuştur.
Musa (as) kavl-i leyyin ile Firavun’a şöyle nasihatte bulundu: “Biz Rabbinin elçileriyiz. Rabbimizden deliller ile geldik. Allah bana vahiyle bildirdi ki, selam ve kurtuluş hidayete tabi olanlaradır. Hak ve hakikatten yüz çevirenlere ise azabım çetindir.” Bunun üzerine Firavun Hz. Musa’ya “Ya Musa! Sizin Rabbiniz kimdir?” diye anlattıklarına değer verdiğini gösterdi. Musa (as) onun dinlediğini görünce şöyle devam etti: “Rabbim, her şeyi yaratan ve her şeye fıtratının gereği hakkını veren ve onları hayra sevk edendir” şeklinde cevap verdi. Firavun o zaman şöyle dedi: “Peki öncekilerin durumu ne olacak?” Musa (as) cevap verdi: “Onların durumu Allah’a kalmıştır. Allah hiçbir zaman yanılmaz ve asla hiçbir şeyi ihmal etmez ve unutmaz. Elbette onların durumu da katındaki bir kitapta yazılı olduğu şekildedir. Görmez misiniz Rabbim yeryüzünü size beşik yapmıştır. Her nevi rızkınızı buradan vermektedir. O Allah size gökten yağmur yağdıran ve yeryüzünü o yağmur ile dirilterek her çeşit bitkileri çıkarandır. Siz de hayvanlarınız da bunları kendinize rızık edinirsiniz. Allah bizi topraktan yaratmıştır. Sonra tekrar toprağa inkılâp ettirecektir. Sonra tekrar ilk yarattığı gibi yeniden diriltecektir.” dedi. (Tâhâ, 20:44-55) Hz. Musa (as) bu şekilde “kavl-i leyin” ile deliller getirerek nasihatlerde bulundu ama Firavun bütün bu sözleri işitip mucizeleri gördüğü halde yalanladı, kabul etmedi ve reddetti.” (Taha, 20:56) Musa’ın (as) bu şekilde hak ve hakikati tebliğ etmesi her ne kadar Firavunun kalbini yumuşatmamış ise de sarayda bulunan başkalarına tesir etmiştir. Firavun’un eşi Âsiye ve amcası Hz. Musa’ya (as) iman etmişlerdir. (Mü’min, 40:28) Yine Hz. Musa’ya karşı sihirlerini gösteren sihirbazlar da Hz. Musa’nın (as) ortaya koyduğu deliller ile iman etmişler ve Firavunun öfkesini çekmişlerdir.
Demek ki “kavl-i leyyin” yumuşak bir üslup ile deliller getirerek akıl ve kalbe hitap ederek konuşmaktır. Musa (as) böyle hareket etmiştir. Peygamberimiz (asv) de sahabelerine Uhut Savaşı gibi stratejik önemi büyük olan ve Müslümanların büyük bir mağlubiyet yaşamalarına sebep olan durumlarını dahi affederek onlara yumuşak davranmıştır.
Meşveret ile ilgili birkaç kuralı şöyle sıralayabiliriz:
Meşveretle fikri alınan kişi öncelikle, fikrine müracaat edilen, kendi arzu ve temennisini ibraza değil, hakikatın hükmünü izhara müteveccih olmalıdır. Yani bu İslami hizmet bizden ne bekliyor? Kur’an ve Hadislerdeki yeri nedir? Selef-i Salihin görüşleri nedir? Bugünkü şartlarda neler yapılabilir? Bu noktalardan hareket ederek meselelerimiz değerlendirilmelidir.
Müşaverette bir fikr-i ilmi ile hakikatı ortaya çıkartmak ve ekseriyetin reyine uymak şarttır. Yani meselelerimizi ilim ve fikrin ışığı altında müzakere etmeliyiz. Fikir ve ilmin kuvveti ile hareket edersek aşamayacağımız mâni yoktur. Bir mesele reddedilecekse ilmen reddedilmeli, kabul görecekse de ilmen kabul görmelidir. Böylece meselelerimiz kanun, kaide ve düsturların süzgecinden geçmiş olacaktır. Aksi halde ayaklarımız dolaşabilir.
Bazen bir meselenin müzakeresinde bir veya birkaç fikir makul olabilir. Yahut her fikrin hakikat tarafları bulunabilir. Hak da birkaç adet bulunabilir. O zaman yapılacak iş şudur: “el-hükmü lil ekser” kaidesince ekseriyetin görüşüne uymak, kendi fikir ve arzusunu terk etmektir. Meşveretin hukuku noktasından buna uymak gerekli olduğu gibi, ittihad ve tesanüdün tesis ve devamı noktasında da ekseriyetin kanaatına katılmak elzemdir. Psikolojik olarak da ekseriyetin kanaatına iştirak etmek insanı rahatlatır. Hakk’ın hatırı için, nefsin hatırını kırarak, hakikatı ortaya koymak daha sevaplıdır. Aksi halde, müşavere, yerini, muhtelif hislerin çarpışmasına terk eder; - Allah korusun- inkiraz ve iftiraka sebebiyet verir.
İnsan vücudundaki bir azadan ruh çekilse, artık o uzuv çalışamaz, felc olur. Vücud sıhhati için ruhun bütün azalarla teması şarttır.
Bizler çok büyük bir davayı yüklenmişiz. Ahir zamandayız. Sırtımızda büyük bir mesuliyet var. Elbette büyük bir taşı kaldıran 20-30 adamdan bir-ikisi bu hengâmda birbirinin ayağına basabilir. “Niçin benim ayaklarımı çiğnedin?” diye ellerini taştan gevşetmek kâr-ı akıl değildir. Hikmet nazarıyla meselelere bakmak gerekmektedir. “Ben hikmet bilmiyorum” diyecek durumda değiliz. Ancak tamir ile kazanabiliriz. Biz, bize düşen vazifeyi yapar, gerisini kadere havale ederiz. Aksi halde, bu ihmâlimizden mesul oluruz. Bu ulvî hisler kalplerimizi doldurursa, o zaman Rabb-ı Rahim merhamet eder, O’nun (c.c.) rahmeti, cemaat üzerine nâzır olur. “Yedullahi alelcemaati” hakikati zahir olur.
Fahr-i Kaînat Efendimiz’in maddi ve manevi melekesiyle bütün insanların en mükemmeli olduğu halde ashabı ile müşavereye –Allah tarafından- memur olunması, ümmet için müşavereye riayetin lüzumunu açıkça göstermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) akıl, şuur ve idrak kabiliyetiyle, hâsılı bütün letaifiyle, bütün peygamberlerin ve meleklerin mertebece en ekmeli iken, müşavere ile emrolunması, bizler için meşverete ne kadar ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Onun için, ekser ulema meşveretin vacip olduğunu beyan buyurmuşlardır.
Arkadaşlarıyla istişare eden, onların muhabbet ve teveccühünü kazandığı gibi, kendi kadr ve kıymetini de artırmış olur. Ayrıca müşaverenin psikolojik faydası vardır. Bir kardeşimizle bir meseleyi müşavere edersek, kendisine kıymet verildiği kanaatı ile o kardeşimizin hizmetteki şevk ve gayreti ateşlenecek, hizmet arzusu kuvvet kazanacaktır Bu nokta da unutulmamalıdır.
“Her kemale bir noksanı karıştırmak şu âlem-i kevn-ü fesadın mukteziyatındandır.” Bizler, her yönümüzle mükemmel değiliz. Şahsi hayatımız dışında müşterek hareket etmemiz gereken meselelerde en makûlü aramak ve isabet kaydetmek için meşverete muhtacız. Meşverette – velev ki isabet etmese- çoğunluğun reyine itibar etmek gerekir.
Resûl-i Ekrem (s.a.v)’ın kendi reyine muhalif olarak, çoğunluğun reyine uyduğu bir vakıadır. Nitekim Uhud savaşından önce Hz. Peygamber (s.a.v.) savaş hakkında ashabiyle müşavere etmiş, kendi reyi Medine’de kalıp müşrikleri karşılamak için, cemaatin ekseriyetinin reyine uymuştur.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) ekseriyetin reyinin isabetsizliğini bildiği halde onlara uyuyor. Nübüvvet gözlüğü ile biliyor ki, “Hz. Hamza’yı vereceğim. Uhud’da param parça ettireceğim.” Biliyor ki, “70 kadar güzide sahabeyi bu savaşta biçtireceğim.” Ama hepsi meşverete, meşveretin hukukuna, meşveretin anlayışına feda olsun… Amcam dahi olsa müşavereye feda olsun.
İstişarede Peygamberimizin (s.a.v.) reyi hilâfına girişilen savaşta bir kısım sahabelerin de Emr-i Nebeviye muhalefet ederek yerlerini terk etmesiyle İslâm ordusu dağılmış, başta Hz. Hamza olmak üzere, birçok güzide sahabe de şehid olmuştu. Hal böyle iken, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) hadiseyi teessür yerine, tebessümle karşılaması, ashabını itham yerine takdir etmesi, kalplerini kırmak yerine, onlara iltifat etmesi, gayz ve hiddet ile itmek yerine, şefkat ve merhamet ile onları kendine çekmesi, bizler için en büyük bir ders-i ibrettir. Cenab-ı Hak da bu mümtaz davranışı teyid ve sena makamında şöyle buyurmaktadır: “Şimdi, Allah-u Teâlâ’dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın ve eğer sen kaba, öfkeli, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için istiğfarda bulun ve onlar ile iş hususunda müşavere et.” 54.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) efendimiz, bir kısım sahabeye: “Benden emir gelmedikçe –muzaffer olsak bile- katiyen yerlerinizi terk etmeyiniz!” diye emir buyurduğu halde, savaşın bidayetinde İslâm ordusunun muzafferiyeti görünmeye başlayınca, geçidi tutmak ile vazifeli olan sahabeler yerlerini terk ettiler. Ve malum hadise zuhur etti. Hal böyle iken, Cenab-ı Hak, emr-i nebeviye muhalefet eden sahabeler ile meşvereti peygamberine emrediyor. Demek ki, her söz tutmayan, yere batırılmaz. Ben bir cihetle söz tutmuyorsam, sen de diğer bir cihetle söz tutmuyorsun. Sen beni affedersen, ben de seni affederim. Allah-u Azimüşşan da (c.c.) hepimizi affeder.
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) hadiseyi tebessümle karşılıyor. “İslâm battı. Perişan olduk…” demiyor, hiddet ve şiddet eseri göstermiyor.
İnsan, bazen hiddet edebilir. Ama aynı şeyi hilm ile yapmak mümkündür. O işi hilm ile söylersen, muhatabın hem kabul eder hem de sana hürmetini devam ettirir. Ama hiddet gösterdiğin vakit, en azından kalben sana muhalefet eder, yahut inad damarı ile muhalefetini artırabilir.
İlim ile hilmi bir araya getirdiğimiz zaman çift kanatlı oluruz. O zaman, uçamayacağımız bir zirve, geçemeyeceğimiz bir derya, aşamayacağımız bir engel kalmaz. Aksi halde, kardeşlerimize sert ve haşin davranırsak; bir gün, beş gün derdiğimiz çeker, sonra da “Artık yeter!..” deyip dağılabilirler.
İşte, Kur’an-’ı Kerim bu âyet-i kerime ile bizlere önemli üç hayati düsturu ders vermektedir:
1. Mü’minlerin birbirlerine karşı –Velev ki, hata ve kusurları olsa bile– yumuşak davranmalarını, cemaati muhafaza etmenin ancak bu tarz ile yani kavl-i leyin ile mümkün olabileceğini, katı, sert ve kaba hareketlerin ise birlik ve dirliği bozup, tesanüd ve ittifakı dağıtacağını ders vermektedir.
2- Kur’an hadimlerinin birbirlerinin kusurlarını bağışlamalarını ve affetmelerini terğib etmektedir.
3- Cenab-ı Hak, bu ayet ile Resûl-i Ekrem’ine ashabiyle meşvereti emretmektedir.
Uhud savaşından önce yapılan istişarede ashabın, reyinde isabet kaydetmediği malum olduğu halde, savaşın sonunda Cenab-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ashabiyle meşvereti beyan buyurmasında şu önemli nükte ortaya çıkmaktadır: Hüsn-ü niyet ile yapılan meşveretin neticesinde hata tebeyyün etse bile meşverete ittiba edenler mesul olmazlar. Mezkûr hakikatlere binaen, bu azim, kudsi hizmeti muhafaza etmek için, bazı fikri fedakârlıklarda bulunmak, gayet yerinde bir hareket olur. Hakk’ı bulduktan sonra ehakta ihtilaf edilmemelidir.
İstişareye hislerin karıştırılmaması, heva ve hevesin akıl ve mantık yerine konmaması için insan, aklının, kalbinin ve hislerinin sâlim olduğu bir anda meşveret mevzularını bir kenara yazmalı ve arz edeceği meselelerin çerçevesini önceden iyi belirlemelidir.
-Meşverette her zaman hakkın hatırı âli tutulmalıdır;
-Sahabe-i Kiram efendilerimiz illa kendilerinin dinlenmesini istemiyor, yaşça kendilerinden çok küçük olan kimselere bile hep söz hakkı veriyor ve tabiînden de olsa Hasan-i Basri gibi bir Hak eri konuşunca "Bu genç varken, niye bize soruyorsunuz ki?" diyecek kadar hakperest ve mütevazı davranıyorlardı.
-Sabah akşam göklerle münasebet içinde bulunan Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, istişareye hiç ihtiyacı olmadığı halde hemen her meseleyi ashabıyla meşveret ediyor ve ümmetine meseleleri ortak akılla değerlendirerek hizmetleri umuma mal etme ahlakını öğretiyordu.
İstişarenin esasları
Allah Resûlü (asm), istişare edenin asla pişman olmayacağını, (1) bir milletin istişare ettiği müddetçe asla zillete düşmeyeceğini (2) bildirirken bu önemli noktalara dikkatimizi çekmiştir.
Ancak istişarenin de her şey gibi kendine göre şartları, esasları vardır. Gelişigüzel, rastgele yapılan bir fikir beyanı, konuyla ilgisi olmayan insanların ileri geri konuşmalarının meşveretle alâkası yoktur. Meşveret ciddî ve önemli bir meseledir. Uyulması gereken bir kısım esas ve prensipleri vardır. Bunlara uyulmadıkça meşveret meşveret olmaktan çıkar.
Bu esasları şöylece sıralamak mümkündür:
* Vahiyle kesin bildirilen meselelerde meşveret yapılmaz.
* İstişarede tek görüş değil, çoğunluğun görüşü hâkimdir. Nitekim Allah Resûlü (asm), Uhud Savaşı öncesi sadık rüyayla Medine’de kalıp düşmanı karşılamanın uygun olduğunu gördüğü halde, hakkında vahiy gelmediği için Ashabıyla istişare etmiş, çoğunluk düşmanı Medine dışında karşılamayı istediği için onlara uymuştu.
* İstişareye katılan herkes görüşlerini hür bir atmosferde, tamamen vicdanlarının sesini dinleyerek, hiçbir baskı altında kalmaksızın serbestçe ifade edebilmelidirler.
* İstişare edilen kişiler o konuda işin ehli olmalıdırlar. Bedir Savaşı için karargâh seçilirken bir yerde durulmuştu. Otuz üç yaşlarındaki Hubab bin Münzir, Resûlullaha bulundukları yerin vahiyle bildirilip bildirilmediğini sordu. Şahsî bir görüş neticesi olduğunu öğrenince de, Bedir kuyusu civarına yerleşmeyi, kuyuların kapatılıp müşriklerin susuzluktan zor durumda bırakılmalarının daha isabetli olacağını teklif etmiş, Resûlullah da bunu kabul etmişti. (3)
* Meşverette hasbîlik esas olmalı. Sadece ve sadece Allah rızası gözetilmeli. Ona katılanlar aynı ruh ve gâye etrafında toplanmış kimseler olmalı. Peşin fikir ve hükümlerden uzak kalmalı, doğruyu bulma gayreti ve azmi içerisinde olmalı. Taraftar bulmak için propaganda yapma, kulis faaliyetleri içerisine girme gibi durumlar meşveretin ruhuna ters düşer.
* Kendisiyle istişare edilen kimse güvenilir kimse olmalıdır. Bir hadis-i şerifte istişare edilen kimsenin bu özelliğine dikkat çekilerek, “Kendisiyle istişare edilen kimse emin bir kimsedir” (4) buyurulmuştur.
* İstişare kararı ortak bir karardır. Şahsî görüşüne ters düşse bile herkes bu karara uymada elinden geleni yapmakla mükelleftir.
* İstişarede ortaya çıkan karar oluruna bırakılmaz. Gerçekleşmesi için azim, sebat ve tevekkülle hareket edilir ve herkes üzerine düşeni hakkıyla yapar.
Dipnotlar:
1- Mecmaü’z-Zevâid, 2:280.
2- Keşşaf, 1:332.
3- İbni Hişam, Sîre, 1-2:620.
4- Tirmizî, Zühd: 39.
Meşverette isabetli kararların alınabilmesi için:
1. Kur’an-ı Kerim Hadis-i Şerif ve Selaf-i Salihin kitapları rehberimiz ve kaynağımız olmalıdır,
2. Meşverette münakaşa kapısının açılmaması,
3. Hissiyattan ve peşin hükümlerden kaçınılması,
4. “Enaniyet, benlik ve rekabetten” kaçınmalıdır,
5. Konuşanlar delilli ve kaynaklı olmalı,
6. Farklı görüşler sözü kesilmeden sonuna kadar dinlenilmelidir,
7.Sözcüler açık fikirli olmalı ve hasbeten lillah konuşmalıdır,
Kimlerle istişare edilmeli
1- Akıllı olmalı! Akıllı ile istişare galibiyet, ahmakla istişare mağlubiyet denilmiştir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Akıllıya danışıp onu dinleyen, doğruyu bulur, dinlemeyen pişman olur.) [İ. Maverdi]
2- Tecrübeli, işinin ehli olmalı! Çünkü, her şey akla, akıl da tecrübeye muhtaçtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Tedbirli kimse, işinin ehli olana danışıp, ona göre hareket eder.) [Ebu Davud]
Hazret-i Lokman Hakim de buyurdu ki:
(Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimseye danış! Çünkü o, kendisine pahalıya mal olmuş doğru görüşleri sana bedava verir.) [İ. Maverdi]
3- İlim sahibi ve salih olmalı! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Salih olan âlimlerle istişare edin!) [Taberani]
Hazret-i Ömer, (Allah’tan korkanlarla istişare edin) buyurmuştur.
4- Dost olmalı! Dost olmayan kimseler, yanlış bilgi verebilir.
5- Fikri kuvvetli, sıhhatli olmalı! Düşüncesi dağınık, kaygılı kimselerin görüşü isabetli olmaz.
Danışılacak kimsenin, insanların hâlini, zamanın ve ülkenin şartlarını bilmesi gerekir. Bundan başka, aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören ve hatta sıhhati yerinde olan kimselerle istişare edilir. Böyle vasıflara haiz olmayan kimselerle istişare etmek günah olur. Peygamber efendimiz eshabı ile istişare eder, bazen bir iş için, akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye danışırdı.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İstişare edilen, güvenilen kişidir, kendisine layık gördüğünü başkasına tavsiye eder.) [Taberani]
(Danışana, bilerek yalan söyleyen ona hıyanet etmiş olur.) [İbni Cerir]
(Danışan yardıma kavuşur. İstişare edilen emindir.) [Askeri]
(Danışılan, güvenilir kimsedir. Biliyorsa söyler, bilmiyorsa sükut eder.) [Kudai]






Yorumlar
Muhakemat ( 11 )" TARZ-I HAREKETİMİZ OLMALI.. Cevap | Alıntı | Alıntı
Mesvereti hayatın tüm kademelerine taşımak bizlerin vazifesi.
Bence kimin ne veya nasıl yapmış olmasından ziyade;
bizler ne yapabiliriz ve MEŞVERETİ hayatımıza nasıl taşıyabiliriz?
Onu tartışmalı ve uygulamalıyız. Selamlarımla…! Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.