Ene olarak adlandırılan özelliğimizin bizim Cenab-ı Hakkı tanımamıza vesile olacağı yerde tam tersine onu inkara vesile olması bu konuyu reddetmesiyle ilişkilidir. Reddetmede aktiftir. Kabul etme de pasiftir. Ve kabul edecek şekilde yaratılmıştır insan. Bu yolculuk içerisinde birleştirdiğimizde insan, inşa ettiğimiz ontolojiden hareketle biz bilgi anlayışımızı oluştururuz. Bilgimizin kaynağını biliriz. Ve de bilgi kaynakları. En esaslı bilgi kaynağı, tabii ki vahiydir. Biz tabiî ki bilimin bize sunduğu imkanlarla insan hakkında, toplum hakkında bir takım bilgiler ediniyoruz, algılıyoruz ama bütün bu bilgilerin değer kazanabilmesi nuranileşmesi, şeffaflaşması, ancak vahyin bize öğrettikleriyle oluyor. Ve o vahiy dediğimizdeki de bu üçünü bir arada düşünmemiz gerekir. Onun bize anlattığıdır.
Buradan hareketle biz ahlak anlayışımızı oluştururuz. Ne iyidir, ne kötüdür, ne güzeldir, ne çirkindir. Bunu nasıl bilebileceğiz. Sabah oğlum bana diyor ki, “Baba biz Şafii miyiz, hanifi miyiz?” Satrançla ilişkisini kurmuş. “Şafiilere göre satranç harammış. Niye?” Satrancın kendisine değil, namaz kılmaya, namazı atlamaya yol açtığı için. O kadar meşgul ediyor ki ben örneğini bizzat gördüğüm için biliyorum. Ve o yüzden konuşmuştuk. Ama o kafasına takılmış. “Hanefi olmak lazım, Şafii olmamak lazım.” demişti. Ama burada pratikle ilişkili, pratikten önce ahlak anlayışı, moral değerlerimizi oluşturmaya yönelik bir yaklaşım görüyoruz hakikaten. Bunu nereden türeteceğiz. Mesela, bilim, modern bilim, pozitif anlamda da olsa değer vermezse değersiz olmaz. Çok iyi bir bilim adamı, çok iyi bir doktor olabilirsiniz, ama bu sizin akla hayale gelmedik, insani açıdan kabul edilemeyecek bir takım kusurlar, olumsuzlukları ya da çirkinlikleri işlemenizi engellemez. Bilim size değer yargısı vermez. Son derece cimri olabilirsiniz. Yani ölümcül bir hastalıkla size gelmiş bir hastanın yakınlarıyla siz kalkıp para pazarlığı yapabilirsiniz. Böyle doktorlar çok, az değil. Hastaya bakmayı reddedebilirsiniz. Dolayısıyla bilim dediğimiz şeyin hayata taşıdığı değerler, daha doğrusu bir değeri yok. Siz hayata bu şekilde bakıyorsunuz. Daha önce ki insanlar büyü ile bakıyorlardı. Hadiseleri anlamlandırırken, politeistse, pagansa onlarla ilişkilendiriyordu. Olabilir, onlar da hayata böyle bakıyorlardı. Ama modern bilimin, insanı bu açıdan daha ileri götürdüğünü söylememiz mümkün değil. Çünkü modern bilim de insana değer yargısı üretemiyor. Ama insan değer yargısı ile yaşamak zorunda olan bir varlık.
Bizim iyilerimiz kötülerimiz olacak. Kaçınılmaz olarak olacak. Çok yatarız, az yatarız. Çok yeriz, az yeriz. Şunu yeriz, bunu yemeyiz. İçki içeriz, içmeyiz. Oruç tutarız, tutmayız. Şimdi neye göre belirleyeceğiz bunları? İşte ahlak dediğimiz şey budur. Ve nihayet bunun dördüncü aşaması, bunun pratiğe yansımasıdır. Tamam değerlerimizde böyle ama bir takım şeyler yapacağız, tavırlar alacağız. Yaşayacağız yani. Yaşarken bütün eylemlerimiz, tavırlarımız, bu anlayışla oluşacaktır. Dolayısıyla herhangi bir insanın, herhangi bir konudaki bir fiiline, hareketine, tutumuna baktığımızda, aslında oradan hareket ederek bütün bunlar hakkında bir takım çıkarımlar yapabilirsiniz tahmini olarak. Şimdi böyle bakıldığında, Bediüzzaman insanlık tarihini ve düşünme biçimini tasnifine baktığımızda karşımıza iki gelenek çıkıyor. Felsefe geleneği, Nübüvvet geleneği.
Bir milliyetçi tarihi, milletlerin tarihi olarak görür. Bir Marksist tarihi, sınıfların tarihi olarak görür, kısacası yani hayat görüşünüz ne ise, ona göre tarihe bakarsınız. Ama imanla biçimlenmiş bir hayat bakışı imanla nedir? Bizim yaratıcıyla kurduğumuz bağdır. Ve intisaptır. O intisabın pratikteki sürekliliğini sağlamak bu bağların sağlıklı bir şekilde kurulmasıyla mümkün. İşte o iman, intisap halinin sürekliliği, huzur dediğimiz şey yani biz işte şöyle isim ve sıfatları olan bir yaratıcının bu dünyadaki misafirleriyiz, her an O’nunla beraberiz, O da bizimle beraber, bizi görüyor, rahmetiyle bize muamelede bulunuyor, şükre vesile olacak bu kadar nimeti ihsan ediyor, inamda bulunuyor, kendisini her hal ve şartta bize hissettiriyor. Yaşadığımız bir sıkıntının giderilmesinde ihtiyacımızı arz edeceğimiz bir sığınak, melce olmasında, biz her halde, her şeyde O’nun izini görebiliyoruz, O’nunla temas edebiliyoruz, O’nunla ilişki kurabiliyoruz. Bu huzur halidir işte. Bu huzur halinin sürekliliği bizim eylem alanımızı ne kadar belirleyebilir ise o kadar başarılı bir şekilde bu sistematiği oturtmuş oluruz. Ama burada nefis var, Bediüzzaman da bunu söylüyor. Dolayısıyla pratiği kimse tekeffül edemez. İnsan her an nefsine yenik düşebilir. Yanlış yapar, günah işleyebilir. Kusur yapabilir. Onun için tövbe var. Önemli olan bu yanlışlıkları, kusurları fark edebilecek durumda olabilmektir. Çünkü insan o konuda da inançlı veya ısrarlı olabilen ya da ben merkezli olabilen bir varlıktır. Bu ben merkezlilik insana eksiğini, kusurunu görmeyi zorlaştırır. Çünkü insan evvela ve bizzat kendi nefsini sever. Bu pratik alanı problemli bir alandır kısacası.
İşte iman küfür mücadelesinin yansıma buudunu alan müminin hayatında da kendi hayatında da bağımsız güçlü bir şekilde burada ortaya çıkar. Ama buranın sağlam inşa edilebilmesi, bunların sağlam inşa edilebilmesiyle mümkün. Yani burada bizim ontolojimiz, varlık anlayışımız çok sağlıklı bir şekilde oluşmamışsa, bizim buradan bilgi ve ahlak anlayışımızın çok yeterli bir şekilde oluşmadığı sonucuna varacağız. Milliyetçilik iyi midir, kötü müdür? Bakın bu ahlaki bir soru. Şimdi bunu nasıl cevaplayacak? Bu öncüllerle kuracağınız ilişkiler içersinde çıkarmanız gerekir bunu. Bu açıdan tabi İslamiyet bir ayırım yapıyor zaruriyyat ve nazariyat ayrımını getiriyor. Zaruriyet bütün Müslümanların ortaklaştığı alandır. Değişime açık olan bir alan değildir. Ama nazariyat dediğimiz alan işte nazari bir alandır.Ve zaman içerisinde farklılıklar gösterebilir. Kişilere göre farklılıklar gösterebilir. Ama onun da bir metodolojisi var. O farklılıklarda keyfi değil, bir takım gerekçelere ve maslahatlara dayanmak zorundadır. O en azından çoğulculuğun olduğu bir alandır.
Bu şekilde toparlayıp baktığımızda bir ilahiyatçı olaraktan, bir mühendis olaraktan hangi disipline mensup olursak olalım, bir şair olaraktan hayata bakış açımızın Esma-i Hüsna ile biçimlenmiş, Allah merkezli, bütün alemlerin Rabbi sıfatıyla onun bize konuşması olan Kur’an’ın bize tarif ettiği, Peygamberimizin yorumlayıp pratikte ortaya koyduğu bir hayat anlayışının ve onun kabullerinin bizim kendi hayatımıza taşınması olduğunu görürüz. Eğer bu sağlıklı bir şekilde gerçekleşirse o zaman modern bilimin taşıyıcılığını yaptığı tabiatçılık, esbapperestlik, kendi kendine olma ve bunu kamufle eden bilimsellik ve objektifliğin aslında inkar düşüncesinin farklı biçimleri olduğu, bir değeri ifade etmediğini, bilimsel bir değerinin de olmadığını görürüz. O zaman bizim her ilmi nasıl okumamız gerektiğine ilişkin olarak Cenab-ı Hakkın sıfatlarına başvurmamız gerekiyor. İşte 32. Söz’de bir örnek, bilmem hatırlar mısınız? Arzu ederseniz okuyalım. Sadece bu fiil, eser, sıfat ve isim sıralaması yapan ve o ilişkiyi, Esma ilişkisini nasıl kurduğunu bize gösteren bir örnek bu. Ben okuyayım. Sonra soru cavap varsa görüşelim.
“Bismillahirrahmanirrahim
Üçüncü Remiz
Umum kâinattaki umum kemalat bir Zat-ı Zülcelalin kemalinin âyâtıdır. Cemalinin işaretidir. Belki hakiki kemaline nispeten bütün kâinattaki hüsün ve cemal zayıf bir gölgedir. Şu hakikatın beş hüccetine icmalen işaret ederiz.
Birinci Hüccet.
Nasıl ki mükemmel, muhteşem, münakkaş ve müzeyyen bir saray, mükemmel bir ustalık bir dülgerliğe bilbedahe delalet eder. Ve mükemmel bir fiil olan o dülgerlik o münakkaşlık, bizzarure mükemmel bir faile, bir ustaya, bir mühendise ve nakkaş ve musavvir gibi unvan ve isimleriyle beraber delalet eder. Ve mükemmel o isimler dahi şüphesiz o ustanın mükemmel sanatkarane sıfatına delalet eder. Ve o kemal-i sanat ve sıfat bilbedahe o ustanın kemali istidadına ve kabiliyetine delalet eder. Ve o kemal-i istidat ve kabiliyet bizzarure o ustanın kemali Zatına ve ulviyeti mahiyetine delalet eder. Aynen öylede şu sara-yı alem şu müzeyyen mükemmel eser bilbedahe gayet kemaldeki ef’âle delalet eder. Kemal işin eksiksiz olmasıdır. Nasıl olması gerekiyorsa, eksiksizlik hali ne ise odur. Çünkü eserdeki kemalat o efalin kemalatından ileri gelir ve onu gösterir. Kemal-i efal ise bizzarure, bir fail-i mükemmele ve o failin kemali esmasına yani âsâra nisbeten, müdebbir, musavvir, hakim, Rahim, müzeyyin gibi isimlerin kemaline delalet eder. İsimlerin ve ünvanların kemali ise şeksiz ve şüphesiz o failin kemal-i evsafına delalet eder. Zira sıfat mükemmel olmazsa, sıfattan neşet eden isimler, ünvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsafın kemali bilbedahe şuunat-ı Zatiyyenin kemaline delalet eder. Çünkü sıfatın mebdeleri o şuun-ı zatiyedir. Ve o şun-ı zatiyyenin kemali ise biilmeyakin Zat-i Zişuunun kemaline ve öyle layık bir kemaline delalet eder ki o kemalin ziyası şuun ve sıfat ve esma ve ef’al ve asar perdelerinden geçtiği halde şu kainatta yine bu kadar hüsnü ve cemali ve kemali göstermiş. Yani mazhar bu kadar sınırlı olmasına rağmen bu kadar mükemmel bir netice ortaya çıkmış. İşte şu derece hakiki kemalat-ı zatiyyenin burhan-ı kat’i ile vücudu sabit olduktan sonra gayre bakan ve emsal ve ezdada tefevvük cihetiyle olan nisbi kemalatın ne ehemmiyeti kalır ne derece sönük düşer anlarsın.”
Şimdi bu mesele önemli mesela; Farabiye baktığımızda, İbni Sinaya baktığımızda, Esma-i Hüsnadan tek bir isim kullanmıyorlar Allah için. Kendileri üretiyor onu. Mesela felsefe geleneğinde en fazla kullanılan tabir ki çok o konulara girmeyeceğim, Halk yok, yaratma yok, südur var. Sani, şimdi sanatkar anlamında sani var tamam. Yapan başka bir isim yok. Muharrik hareket ettiren. Çünkü bu südur teorisine ilişkin kısacası biz Allah’a ancak kendisinin kendisini vasfettiği şekliyle O’nun resulünün anlattığı biçimi ile onu vasf edebiliriz. Ama felsefe geleneğinde bunun bile olmadığını görürüz. Oysa O’nun ne olduğunu ve nasıl vasf edilmesi gerektiğini ancak kendisi anlatabilir. Onun anlattığı biçimiyle onu anlatabiliriz. Felsefe geleneği bu açıdan da mesela farklılık gösterir. Toparlayıp bakarsak, o zaman bilimsel metodoloji açısından temel önerme tevhittir. Bu tevhidi de biz hem ehadiyet ve hem vahidiyet düzeyinde anlayacağız, değerlendireceğiz, bu zorunlu. Yani hem yerde, hem de ferdiyet düzeyinde tevhidin yansımalarını görmemiz gerekiyor. Cenab-ı Hakkın Cemil ismi, bütün çiçeklerde yansır. Sonra bütün güllerde yansır, sonra tek bir güle yansır. Biz bunu afaktan enfüse veya enfüsten afaka doğru değerlendirerek farklı okumalar yapabiliriz.
Tevhit ve Celal arasındaki ilişki, sebepler arasındaki ilişkiyi de bu açıdan hatırlamakta fayda var. “İzzet ve azamet ister ki esbap perdedarı dest-i Kudret ola aklın nazarında” diyor Bediüzzaman. Niye sebepler var? Bunu açıklarken ortaya koyuyor. Ama sebeplerin sırf zahiri olduğunu hatırlatıyor. Bunu biz yeterince anlamıyoruz diye düşünüyorum. Sebepler sırf zahiridir. Gerçekten öyle ise öyle. Ama biz her şeyi sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde algılıyoruz ya. Dolayısıyla biz sonuçları sebepleri fail kabul ederek değerlendiriyor ya da algılıyoruz. Bu çok problemli bir algılama biçimidir tabi. Aldığımız eğitim veya sosyalleşme biçimi bunda çok etkili. İktiranla ilişki kurmuyoruz. İmamı Gazali’de de bu var ve önemli bir şey bu felsefecilerde İbni Rüşd’de, Müslüman filozoflarda Aristo geleneğinden geliyor bu, yaptığı tartışmalardaki ana konulardan birisi bu. Bunu ben ittim işte. Onun hareket etme sebebi benim onu itmem. Şimdi bu sebep ve sonuç ilişkilerini değerlendirirken bu yaklaşım çeşitli sonuçlara bizi götürebilir. Ama, şunu düşünmek gerekiyor, insanın buradaki rolü, konumu nedir? Ayrı bir tartışma konusu. Ama tevhit açısından bakarsak sebeplerin sırf zahiri olduğunu anlamamız gerekiyor. Çünkü her şeyi halk eden Cenab-ı Hak’tır. Bizim yok hükmünde olan bir irademiz var. Sebepler ise o sonuçları yaratmaktan aciz, en az o sonuçlar kadar aciz, meydana getirme, tesis sahibi olma kabiliyetinden yoksun Allah’ın yaratma tarzını ifade eden cümlelerdir. Tabiat Kanunu ya da sebepler denen şeyler, sebep sonuç ilişkisinin sadece bunların bir biri peşi sıra getirilmesi şeklinde Cenab-ı Hakkın darü’l-hikmet olarak halk ettiği bu dünyada onun yaratılış tarzı olarak algılamamız gerekir.
Cenab-ı Hak hikmetiyle her şeyi, her neticeyi bir sebeple birlikte halk ediyor. Bunu da bizimle ilişkiliymiş gibi gösteriyor. Ama biz onun derununa indiğimizde aslında sebeplerin zahiri olduğunu, bu sebepler perdesi altında, hükmeden mutlak bir ilim, irade ve kudretin olduğunu, onun sahibinin de Cenab-ı Hak olduğunu fark etmek durumundayız. Bir Esma-i Hüsna’ya dayalı varlık anlayışıyla biz sonuca ulaşırız. O zaman hayattaki toplumdaki ve tabiattaki her şeyi böyle anlarız. Siyasi olayları da böyle algılamak zorundayız. Siyasi olayları böyle algılamak ne demektir? Mesela masumiyet ve imamet konusundaki, masumiyet teorisini kabul edemezsiniz. Çünkü illa imam eliyle yeryüzüne adalet gelecek anlayışıdır bu. Hayır, böyle bir şey niye olsun? O zaman esbaba tesir veriyorsunuz işte. Yani “Bu ülkeye yani komünizm gelecekse biz getiririz size ne? diyen anlayış, böyle bir anlayıştır. Sizde her hangi bir pozitif neticenin meydana gelmesini bir kişiye, bir harekete bir guruba bağlarsanız, esbap perestlik yapmış olursunuz?
S-Yani şeriatı biz getireceğiz sözü de aynı kalıba mı giriyor hocam?
Bizim şeriatı getirmek gibi bir sorumluluğumuz yok. Biz kimiz ki şeriatı getireceğiz? Ama Cenab-ı Hak bize rahmetiyle nasip ederse eder. Bizden bağımsız olarak da eder. Biz sadece niyet olarak, irade olarak talebinde bulunuruz. O talep de O’nun rızasına uygun çalışma ve gayret etmektir. Cenab-ı Hak kimin eliyle getirir onu, biz bilemeyiz. Bir facirin eliyle, bir zalimin eliyle de olabilir. Zalim Allah’ın kılıcı ile de getirebilir. Öyle ise esbap perestlik kokan her türlü bakış açısından uzak olmak gerekir. Kendimize dönük olarak da dışarıdaki oluşumlara hadiselere dönük olarak da kendi özel hayatımızda yaşadığımız şeylere dönük olarak da bir çok defa sıkıntılarımız olur, belirsizliklerimiz olur, ne yapacağımızı bilemeyebiliriz, riskler, bizim açımızdan üstesinden gelinmesi zor görünen durumlar olabilir, ama biz neticeyi düşünerek, ümitsizliğe ve çaresizliğe gidemeyiz. Niye? Çünkü biz çaresi olan şeyde acze, çaresi olmayan şeyde de Allah’a iltica etmememiz gerektiğini kader anlayışımızdan çıkarırız. Eğer böyle bir kader anlayışına sahip değilsek esbap perestliğe yuvarlanmamız mümkün değil. Dolayısıyla bizim inancımızın bütün unsurları aslında birleşiyor ve bizim hayata bakışımızı yani kendi mensup olduğumuz disiplinle birlikte her şeyi belirliyor. Bütün bunu o disipline uyguladığımızda da o sonuca ulaşırız. Kısaca biz önce ve evvela müminiz. Sonra insanız, sonra yurttaşta olabiliriz. Bunlar örtüşmeyebilir. Ama her hal ve şartta değişmemesi gereken niteliğimiz budur.
Biz önce bilim adamı değiliz, olamayız, olmamız da gerekmiyor. Zaten kuluz. Allah’a karşı kulluk vazifesini yapmaya çalışan bir doktoruz, bir siyasetçiyiz, bir sosyologuz, bir ilahiyatçıyız, neyse… bir mühendisiz. Dolayısıyla mühendisliğimizin de buna göre biçimlenmesi ve anlamlanması gerekir. Aksi takdirde onu ibadet hali dışına çıkarmış oluruz. Oysa bizim her halimizde Allah’a kulluk şuuru içerisinde bulunmamız gerekir. Mubah adetlerin de ibadet olması bu niyetle mümkündür. Sünnete uygun olarak yaşarsanız bunu Allah’ın rızasını kazanma umudu taşıyarak işler ve faaliyete girişirseniz o zaman bu sizin için ibadete dönüşür. Bu da huzur halinin başka bir biçimi olur.
Şimdi konunun son boyutunu da ekleyerek tamamlayalım. Risale-i Nur bu açıdan nasıl bir yere sahip? Bizim bu bakış açısını edinmemizde, Risale-i Nur tabiî ki çok temel bir yere sahip. Şimdi on birinci yüzyılda Melik Şah, Abbasi halifesi Kadirüddevle dört Sünni fıkıh ekolünden kendi siyasete bakış açılarını, en özlü bir şekilde içerecek bir tür siyaset muhtasarı ya da ilmihali yazmalarını istiyor. Maverdi’nin yazdığı bunların en ünlüsüdür ve Şafii ekolünün imamet meselesine bakış açısını yansıtır. Ama benim burada dikkat çekmek istediğim nokta o ekolün muhtasarı, yani bir tür ilmihali olma iddiası veya esprisini taşıması, şimdi Risale-i Nur ilmihal. Bütün İslam düşünce birikimini ama bütün boyutlarıyla içeren bunu en öz ve saf bir biçimde elde edinmemizi sağlayan bir ilmihal. Şimdi bu bir iddia, ama bu iddianın ispatlanabilir bir iddia olduğunu, İslam düşünce ekolleriyle ilişki kurduğunuzda çok rahat bir şekilde görüyorsunuz. İslam felsefesinin, İslam Kelamın İslam tasavvufunun ve İslam fıkhının, burada daha çok fıkıh usulü, fıkıh metodolojisi tırnak içinde fıkıh felsefesi olarak anlayabiliriz. Temel problemlerinin Risale-i Nurlarda ele alındığını, çok net bir şekilde ele alındığının ve değerlendirildiğinin ama Risale-i Nurun üslubu, tebliğ üslubu açısından şüpheleri ve soruları yansıtmaktan çok, onlara cevap oluşturduğunu görürsünüz. Doğrudan bunu ifade etmez. Çok istisnai hallerde bunun ifade edildiğini görüyoruz. Ama İslam düşünce tarihinin temel problem alanlarını, sorunlarını ve ortaya çıkan yaklaşımları bir kritiğe tabi tutarak bu günün insanlarına ihtiyaç duyacakları şekilde aktaran bir metin olduğunu çok net bir şekilde görüyoruz. Bu bize neyi sağlıyor? İşte eski Medrese geleneği içerisinde on beş yılda sağlanan şeyi iki haftada sağlandığı iddiasına temel oluşturuyor. Evet öyle. Size deniyor ki keçi boynuzu çiğnemeyin. Ne bu kadar zamanınız var, ne bu kadar donanımınız var, ne de bu kadar imkanınız var. Bunlarla meşgul olmaya kalkarsanız, orada kalırsınız. Buna ihtiyaç yok. İşte Cenab-ı Hak rahmetiyle elimizde Risale-i Nur gibi bir metin, muazzam birikim vermiş. Bu metin hakikaten İslam düşüncesinin bütün temel meselelerinin, bu günün insanının ihtiyacına göre içerecek şekilde bize sunmuş. Bu çok önemli bir şey. Çok büyük bir kolaylık. Dolayısıyla biz bu ontolojimizi oluştururken çok rahat bir şekilde Risale-i Nurdan hareket edebiliyoruz. Hicri beş yüzüncü yıldan itibaren, İslam dünyasında oluşan, düşünce ataletinin, bin yıllık bir birikimle ortaya çıkardığı problemlerin, modern bilime eşlik eden ya da modern bilime kaynaklık ettiği materyalizmin ortaya çıkardığı, İslam düşüncesine dönük saldırıları, önemli bir ölçüde pozitivizm şeklinde ortaya çıkmıştır. Ve pozitivizme hizmet eden seküler anlayışın ortaya çıkardığı problemlerle nasıl baş edileceği modern dönemde, bir mümin ve Müslüman olarak nasıl yaşanacağını, bu dört boyutuda içerecek şekilde nasıl mümkün olduğuna ilişkin çok temel bir referans kaynak niteliği taşıyor Risale-i Nur. Biz bakış açısını Risale-i Nur’daki ölçülerden hareket ederek çok sağlıklı bir şekilde oluşturabilir, yine dediğim gibi bu bir iddia, diğer ekollere mensup insanlar üzerinde gözetleyerek değerlendirebilirsiniz. Hayata bakış açıları nasıl? İktidara bakış açıları nasıl? Hayatlarında meydana gelen her hangi bir hadiseyi algılama biçimleri nasıl? Onların hayatı anlama biçimlerinde Esma-i Hüsnanın sahip olduğu yer, Esma-i Hüsnanın o belirleyicilik, o anlam katıcılığının olup olmadığına lütfen bakın o farkı, fark edeceğinizi düşünüyorum. Ben kendi gözlemlerimde bunu gördüm.
Çok dindar gibi görünen insanların, varlık ve bilgi boyutlarında ne kadar sığ olduklarını görünce ben sadece şükrettim. Yani Bediüzzamanın dediği gibi “Cenab-ı Hak benim aczime binaen merhameten verdi” bize diyor. Bize de Risale-i Nur gibi bir metinle buluşmayı ben hakikaten büyük bir nimet olarak değerlendiriyorum. Çünkü hem şahıs olarak, hem içinde kendimce ilişkiler olduğunu düşündüğüm disiplini çalışırken onunla ilgili üretimde bulunurken bana çok temel bir arka plan olmayı sağlamıştır. Çok ciddi bir derinlik sağlamıştır. Ve aynı zamanda da bir istikamet, deniz feneri. Bu çok çok önemli bir şey bence. İlahiyatçılardan o yüzden çok farklı istikametleri seyreden insanlar görürsünüz. Öyle problemler çıkar ki zannedersiniz ki bu ilk defa görülmüş. Mesela; malum bir mankenin işte “Benim oyum ile dağdaki bir çobanın oyu nasıl bir olur?” sorusu. Oysa bu çok eski, çok tartışılmış liberalizmin demokratikleşmesi sürecinde ortaya çıkarak değerlendirilmiş bir soru. Ama şimdi bu kişi ilk defa sanki yeni böyle bir şeyle karşılaşıyor ya da bunu ifade ediyormuş gibi. Dolayısıyla İslam düşünce tarihinde, ortaya çıkan envai çeşit problem, tartışmalar bunlara verilen cevaplara bakın, bu gün mesele mutezile düşüncesini yeniden ortaya çıkaran, yeniden üreten, yine diğer ekollerin düşüncelerini ortaya koyan bazıları, sanki ilahiyatta bu da mümkündür diye takdir eden bir sürü ilahiyatçı ile karşılaşabilirsiniz. Ya da modernizemin etkisinde, İslam düşünce geleneğinin, yani tasavvuf, kelam, fıkıh, hangi düzeyde ortaya çıkarılırsa çıkarılsın, küçümseyen, dudak büken, bu birikimi hafife alan yaklaşımlar da görürüz. Dolayısıyla bu açıdan bir istikamet oluşturabilmek bakımından büyük bir değere sahiptir. Ve bu istikamet bugün açısından bakıldığında Risale-i Nurda çok net bir şekilde görülebiliyor. Her yerde bir deniz feneri bulmamız mümkün. Herkes bunu kendisine göre tanımlayabilir.
Siyasi bilimci sosyolog, tıpçı, mühendis, neyse temel bilimci olarakta buna baktığınızda, kendi disiplininizi formüle etmede, algılamada, araştırma soruları ortaya koymada da bunun çok belirleyici olduğunu görmeniz mümkün. Ne önemli, ne anlamda? Akademik skolastiği mesela çok yaygın bir şeydir. Dolayısıyla bizde bilim, tırnak içinde bilim ve eğitim, oldukça sınırlı, daha amatörce düzeyde gerçekleşen bir şeydir. Bunun aşılabilmesinde anlamlı soruların formüle edilmesi büyük önem taşır. Bu anlamlı soruların formüle edilmesinde de Risale-i Nur çok ciddi metodolojik katkılar sunabilecek durumdadır, diye düşünüyorum.
Dolayısıyla sonuç cümlesini koyarsak. Risale-i Nur ve bilim sentezi dediğimiz şey eğer bilimsel metodoloji ise o metodolojinin tevhit üzerine kurulması gerekiyor. Risale-i Nur ise bunu bütün disiplinler açısından belirliyor. Sadece bu bir konu belirlemesidir. Mühendis, tıpçı, sosyal bilimler, beşeri bilimler vesaire aslında aynı şey fark etmiyor, aynı metodolojik bakış açısını buralara taşımak ve bu şekilde değerlendirmek, bize çok büyük bir çıkış temin edecektir. Ben burada noktalayayım. Varsa değerlendirme ve sorular onları alalım.






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.