Bilim ve Risale-i Nur Sentezi-1
Bilim ve Risale-i Nur Sentezi-2
Soru-Hocam bir girizgâh olur belki. Varlık bilimleri ve ahlak açısından baktığımızda Risale-i Nurdaki öbür dört kavram, acz, fakr, şefkat, tefekkür açısı ile ilişkilendirme açısından, gerçi genel olarak değindiniz ama, biraz daha bu hususta başka neler söyleyebilirsiniz?
Evet burada yani bunların oluşabilmesi açısından hakikate giden yol nedir? Nasıl yol tarif edilir dendiğinde Risale-i Nur’un öne çıkardığı bu dört unsur. İnsanın Cenab-ı Hakka karşı aczini bilmesi, dolayısıyla enaniyetin şeffaflaşmasını sağlayan bir şeydir. Acz ve farkla birlikte enaniyetin şeffaflaşması, insana verilen bu enaniyet duygusunun, hassasının, melekesinin, Cenab-ı Hakkı tanımada çok fonksiyonel bir vesile haline gelmesini sağlar. Yani bir Tevhit ayinesi hükmüne gelmesini sağlar. Şefkat hem bizim kendimize, hem diğer varlıklara, kâinata dönüp bakış açımızı belirler. Hem bunun doğru kullanılmasını mümkün kılar, hem de o şefkat duygusu bizi, zulümden, şiddetten ve aşırılıklardan alıkoyar. Tefekkür de bunun sürekliliğini sağlayan bir unsur gibi geliyor bana. Bütün bunlar ancak tefekkürle olur. İnsanı vasfeden nitelik bu. İnsanın hayvan-ı natıka olması, düşünen ve konuşan bir varlık olması tefekkürle mümkün.Ve bu tefekkür tevhidi bir tefekkürle oluştuğunda bütün bu süreci tetikleyen, katalize eden, bir nitelik kazanır. Her şeyin bir tevhit mührü haline getirilmesi, kainatın bir bütün halinde bir tevhit mecmuası olarak algılanmasını mümkün kılan bir süreçtir. Ve tefekkür, bir sürekliliği ifade eder. Anlık bir şeyde değildir. Her şey ona vesile olabilecek bir konumdadır. Her şey tefekküre konu olabilir. Önemli olan bu tefekkürün mana-yı harfi bağlamında gerçekleştirebilmektir. Ve bunun nasıl olacağına ilişkin, insanın zihin ve his aleminde esma-i hüsnaya dayanma biçimini kendisine maletmesi, onu özümsemesi diye düşünüyorum.
Soru-Hocam 17. yüzyıldan sonra genel olarak baktığımızda düalist bir anlayış var. Bu anlayış bilimde de hakim durumda. Şimdi pratik hayattaki bu dualist anlayıştan kaynaklanan sorunları biz nasıl tevhit anlayışında tutacağız?
Yani tevhit bakış açısıyla böyle bir dualizm yaklaşımı söz konusu olamaz. Ruh ya da madde. İşte alem-i şahadet, alem-i gayp. Bu ilişkiyi nasıl kuracağız? Sebep sonuç. Dedik ki her şey’de bizi Cenab-ı Hakka götürecek bir yol var. Böyle bir dualizmi tevhidi bakış açısı kabul etmez. Ruhla madde ayrımı, maddi ya da manevi olan ayrımı diye bir şey yok. Öyle bir şey olamaz da. onlar sadece mazharların farklılaşmasıdır. Her şey Esma-i Hüsnanın mazharıdır. Dolayısıyla mazharlar olarak bakmak gerekir. Böyle bir ilişkilendirme biçimi nereden kaynaklanır? Vahyin kabul edilmemeyişinden kaynaklanıyor. Sonuçta bunu ortaya koyan Dekart da olsa, Newton da olsa bunlar rasyonalist bir tanrı anlayışına sahiptirler. Dolaysısıyla vahyin anlattığı bir Allah değil bu. Rasyonalist bir tanrı anlayışını istediğiniz bir şekilde uydurabilirsiniz. Sonuçta meşahir dediğimiz Aristo geleneğinde Müslüman filozoflar da akılcı bir şekilde bunu anlatmışlardır. İşte alem ilk hareket ettiricinin açılımıdır, tekamülüdür. Dolayısıyla onun sudurudur. Dolayısıyla alemde insanda hep birlikte Cenab-ı Hakla daha doğrusu tanrı ile birlikte vardır. Dolayısıyla ezelidir gibi bir sonuca ulaşırsınız. Kısacası akıl dediğimiz şey bizim sebep sonuç ilişkilerini algılamamız ve onun ötesine geçmemiz de bir melekedir, hir hassadır. Araştıran akıl sınırlıdır. Tek başına akılla bu hakikatlere ulaşamazsınız. Vahiyle ikmal edilmemiş akıl, deniz feneri olmayan açık denizde seyreden bir gemi konumundadır. Nereye gideceği ve nereye seyredeceği belli olmaz. Vahiy işte o deniz feneridir. Aklımızı da istikamette doğru olarak kullanmamızı ve sebep ve sonucu da nasıl anlamamız gerektiğini, bizim için ortaya koyan net işaretlerdir. Dolayısıyla vahiyden bağımsız bir Allah anlayışıyla biz bu sonuca ulaşamayız. Böyle bir vahyin olmadığı bir bakış açısı, kainatı, toplumu, tarihi ve bizi sadece kaosa götürür.
Soru-Mesela pratik ilimdeki sorunları çözmede -Kant’ın ahlak anlayışı şeriata çok yakın- bu tarz çözümler mi üretilmeli yoksa temelden mi çözülmeli?
Bence o bir tür mecburiyet, yani Kant sonuçta manevi âlemin varlığını, maddi âlemden bağımsızlaştırarak, onun sorduğu sorulara konu olmayacağını ileri sürerek, bir alt alan açmış oluyor ona. Ama yine bu rasyonalist bir bakış açısıyla ortaya çıkan bir durumdur. Ve dolayısıyla siz manevi bir alanı kabul edersiniz. Neyi kabul ederiz? Çünkü orada maddi alan için geçerli olan sorular söz konusu değildir. O artı bir alandır. Dolayısıyla sizin ona farklı sorular sormanız gerekiyor. Bu kategorileştirme Esma-i Hüsnaya dayalı bir tevhit anlayışına bakıldığında kabul edilecek bir şey değildir. Öyle bir şey söz konusu olamaz. Öyle bakarsanız o zaman maddi alem üzerinde Allah’ın tasarruf etmediğini, onun farklı bir alan olduğunu, bu iki alanın bir birinden bağımsız, geçişsiz olduğunu ileri sürmek gibi sonuca ulaşırsınız ki, bakın Nübüvvet ve felsefe geleneği dedik, felsefe geleneği bunu tersine çevirebilir. Siz pratikten hareket ederek ahlak anlayışını oluşturursunuz. O ahlak anlayışınız sizin bilge anlayışınıza kaynaklık edebilir, ontolojiniz de ona göre oluşur. Mesela, politeizm tamamen böyledir. O ilişkiyi tersine çevirir, modern bilimde bundan çok daha farklı bir şey değildir aslında.
Dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır derken Bediüzzaman aslında bunu ortaya koymuş oluyor. Dolayısıyla modern bilim bir tür modern politeizimdir. Yani pozitivist yorumu açısından bakıldığında ortaya koyduğu sonuç budur. Böyle bir ayırımı kabul etmek tamamen dediğim gibi hakikate ulaşma, kaynağı ya da sadece aracı olarak sadece aklı, duyuları ve insanın ürettiği deney ve gözlem arayışlarını net kabul etmekle ilişkili bir şeydir. İnsanlar ancak buna ulaşabilir. Ama bu insanı bir noktaya götürmez. Bu nübüvvetin inkârı ile ilişkilidir. Nübüvvetin inkârı dolayısıyla vahyin inkârıyla ilişkilidir. Dolayısıyla Kur’anın olmadığı, Nübüvvetin olmadığı bir ortamda kâinatı nasıl okuyacağınız, sizi çok farklı okumalara götürebilecek bir süreçtir. Bundan bağımsız olarak sadece insanın kendi aklıyla bu tür sonuçlara ulaşması mümkün değil. Kant o sonuca ulaşır. Comte da farklı bir sonuca ulaşır. Sonuçta bunu engelleyecek bir şey yoktur. Ve bu açıdan baktığınızda mesela, modern bilimin önemli ölçüde iktidar ile ilişkili olduğunu ve bilginin muktedir olmayı ifade ettiğini Prens Peykır’ın kendisi söylüyor zaten. Tabiata bakış açısı da nasıl bir bakış açısıdır? İşkence ile sırları alınması gereken bir varlık olarak değerlendiriyor ve mesela ahlak anlayışı dedik tabiat üzerinde, kainat üzerinde, eşya üzerinde insan istediği gibi tasarrufta bulunamaz, kendi bencil isteklerini gerçekleştirecek bir şekilde sınır tanımayan, ihtiraslarına gem vurmadan tasarrufta bulunma hakkına sahip değildir. Mesela “mevcudat kardeşler” tabiri, varlık yaratılmış olmak anlamını bir kardeşlik ilişkisine vurgu yapar ve dolayısıyla bizim tabiata bakış açımızı şekillendirir.
Tabiattaki her şey bize Allah’ı tanıtır. Bu anlamda alemdir. Siz onun üzerinde rastgele bencil, sadece kendi çıkarlarınıza hizmet edecek şekilde tasarrufta bulunma hakkına etik olarak sahip değilsizniz ama iktidar bugün Amazon ormanlarını bile ortadan kaldırma riskini ortaya çıkarmış durumda, niye? Ben burada ede edeceğim paraya bakarım diyor. Ama Amazon ormanları, yok edilirse küresel olarak bütün insanlık, bütün varlıklar, bütün mevcudat bundan etkilenecektir. Ama bunu birileri umursamayabilir. Ve bunun sonuçlarını da yaşıyoruz. Dolayısıyla bunu engelleyecek bir şey yok.
Batıdaki bilimsel gelişimin beraberinde getirdiği teknoloji doğrudan o anlayışta olmamakla birlikte askeri alana yönelmiş ve sonuçta iki dünya savaşını ortaya çıkaran bir sürecin tetikleyicisi olarak ortaya çıkmıştır. Irkçılık modern bilimin ürünüdür. Çünkü bilimsel temelde oluşturulmaya çalışılmış bir yaklaşımdır. Milliyetçilik kendisini bununla ilişkilendirmiştir, sömürgecilik bunu kendisiyle ilişkilendirmiştir. Neyse modern bilimin günahları çok fazla. O kitabı doldurmak zor. Daha doğrusu hayatımıza taşıdığı olumlu ve olumsuzluklar açısından baktığımızda, hayatımız çok hızlandı küresel olarak, çok hızlı bir hayat yaşıyoruz. Eski insanların beş yüz senesi herhalde bizim elli senemiz değildir. Biz çok daha hızlı bir şekilde yaşıyoruz. Çok daha yoğun bir şekilde yaşıyoruz. Teknolojinin ve iletişimin getirdiği ve ulaşımdaki kolaylıklar, dünyayı bizim için hakikaten bir köy yaptı, hatta bir ev haline getirdi, böylesine yoğun bir şekilde yaşıyoruz, ama düşünce planında baktığımızda bu böyle değil.
Modern bilim ilk çağ insanlarının politeizminden daha ileri bir noktaya insanlığı taşıyabilmiş değil. Bu açıdan tabiî ki insan olarak insana verilmiş biz buna külli muarrifleri ve vicdanı da katabiliriz, dört büyük muarrif sayar. Kur’an ve Peygamber olmadığında onun anlattığı Allah da olmayacaktır, doğrudan vahiy de olmayacaktır. Bunların olmadığı bir dünya işte sonuçları itibariyle bizi nereye taşımıştır görüyoruz. Bu dünya çok iyi bir dünya değil. Ancak bu şekilde bakıldığında çok daha sanırım sağlıklı bir okuma yapmak mümkün. Bunun sonucunda tartışılacak çok soru olabilir. İslam dünyasında bunun yansımalarının nasıl olduğu düşünülebilir. Ve nihayet mesela İslam’ın bunun dar denkleminde formüle edildiği şekliyle İslam ve terör ilişkisi problematize edilebilir ve Granful, İslamsız bir dünya nasıl bir dünya olurdu sorusunu sorup aradığında ve verdiği cevabın ne olduğu üzerinde çeşitli spekülasyonlar yapılabilir. Ama bunlar iktidar merkezli bakış açıları ve okumalar ve tartışmalardır. Bizim kendi hayat anlayışımı oluşturma açısından her hangi çok fazla bir değer taşımaz. Yani felsefi geleneğin, ortaya koyduğu sorular, soruları formüle etme biçimi ve verdiği cevaplar felsefenin hakikate ulaşma araçlarıyla sınırlıdır. Mualleldir,felsefi gelenek bir tekzip geleneğidir, kaçınılmaz olarak bu böyledir. Farklı bakış açıları, farklı yaklaşımlar sürekli olarak bir tefavüt geleneğini oluşturmuştur. Yani birbirini yanlışlama geleneğini oluşturmuştur. Ve bunun ortadan kaldırılması da mümkün değildir. Sonuçta her akıl farklı şekilde baktığı için, farklı şekilde görür, farklı şekilde değerlendirir ama külli akıl Cenab-ı Hakkın bize ortaya koyduğu külli şeriatın temsil ettiği akıldır. Biz ona kendi aklımızla ulaşamayız.
Katkı-İdraki meali bu akla gerekmez. Zira akıl bu kadar sıkleti çekmez diye ifade ediliyor ya hocam.
Evet Ziya Paşanın söylediği bir şey. Bediüzzaman’ın da alıntı yaptığı bir beyit bu. Sonuçta bu hayatı bu dünya ile sınırlı olarak yaşamak zorunda kalırsınız. Bu dünya yaşama biçiminiz de size ne verir bilemiyorum. Çünkü zevklerin tüketimine dair bir hayat anlayışı insana mutluluk vermiyor. Çünkü bu bir tüketimdir. Her tüketim sonuçta Bediüzzamanın söylediği gibi bir tahassür bırakır. Çünkü onun sürekliliğini sağlayamıyorsunuz, sürekliliğini sağlamanız da mümkün değil. Vücudunuz arızalarla dolu. Ellerinizdeki imkanlar sınırlı, iktidarınız kısa ve sonuçta hastalıklar, musibetler ve ölüm gibi sonuçla karşı karşıyasınız. Herhalde hayatın ötesine taşıyan bir anlam arayışı insan oğluna beraberinde getirdiği zorunluluk. Bunu reddeden insanlar sonuçta iki yokluk arasına sıkışmış bir şule gibi kısacık bir hayatı yaşamayı insan için yeterli görüyorlar. Oysa abesiyetin yokluğu, insana verilmiş duyguların, latifelerin sonsuzluğa uzanan nitelikleri, vasıfları alemin bize anlattığı her şey bu dünyanın ötesinde bir dünya olduğunu gösteriyor. Allah’ın adil olduğunu gösteriyor. Adaletinin mütekamil, kemal şekilde tecelli edeceği bir büyük Mahkemenin olacağını da bize çok net bir şekilde anlatıyor. Diğer bütün isimleriyle de biz bu şekilde sonuçlara ulaşabiliriz. Öyleyse bunun ötesinde bir hayat var. Yani Allah’ın varlığını vahiy merkezli olarak düşündüğümüzde kaçınılmaz olarak zaten diğer bütün iman esaslarını da içerdiğini görebiliyoruz. Yani peygambersiz, kitapsız, ahretsiz, meleksiz bir Allah anlayışı tasavvur edemeyiz. Bütün bunlar bir biriyle ilişkilidir. Birini kabul ettiğinizde şeffaf bir şekilde hepsini diğerinin lazımı olarak ortaya çıkıyor. Bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Hayatı anlamlı kılabilmek için, sonsuz bir hayata layık bir hale gelebilmek için bu bakış açısını inşa etmek bizim açımızdan bir zorunluluk. Bu inşa etme sürecinde de bence de referansımız, ilmihalimiz, fonksiyonunu Risale-i Nur görebilir. Bu açıdan sahip olmamız gereken bütün entelektüel ve zihni donanımları çok özlü bir şekilde Risale-i Nurdan çıkarabiliyoruz. Bu bütün disiplinler için geçerli bir şeydir. Bunu herkes kendisi doğrulayabilir. Kendi okumalarıyla kendi sorularıyla pratize edebilir. Sonuçta bir takım şeyler teorik ya da iddia şeklinde görünebilir. Bunun doğrulanması size kalmış. Siz kendi dünyanızda bunu doğrulayabilirsiniz. Doğrulayabilecek unsurlara ulaşabilirsiniz. (01.16.58)
Soru-Bu tür ikilemlerde; başladığımız zaman en pratiği nasıl olmalı hocam sizce yani? Diyelim ki ben öğrenciyim ya da belli bir yaşa gelmişim ya da şu an itibariyle başlayayım dediğimde mevcut bilgimle, alanımla ya da disiplinimle bu bir uzmanlık olabilir, bir öğrencilik, bir akademisyenlik dönemi olabilir, o uzmanlık bilgimle Risale-i Nur’un ilgili konusu arasında böyle başlangıç olabilecek bir kuluçkalama, öyle küçük ve mütevazi de olsa bir adım itibariyle ne tavsiye edebilirsiniz? Veya biz akademide böyle bir şeye nasıl ev sahipliği yapabiliriz? Böyle bir alan bilgisi olan veya bir alana yeni giren öğrenci, yüksek lisans veya doktora yapan biri veya hayatın içinde on on beş yıllık bir deneyimi olan bir uzmanlık alanı olan biri, kendi alan ile Risale-i Nur arasında o dediğiniz doğru bir başlangıcıi bir sentezlemenin başlangıcını ne şekilde temellendirebilir ve pratikten gidebilir?
Yani herkes kendi penceresinden Esma-i Hüsnayı nasıl anladığını, kendi disiplininin nasıl bir Esma-i Hüsna anlayışı verdiğini ortaya koyabilir. Bir mühendis, bir tıpçı olarak yapabilir. İkincisi kendi uzmanlık alanını olarak seçtiği konu ve bunun sorularını da bunun ışığında değerlendirebilir. Bu disiplinin getirdiği sorularla Risale-i Nurda ortaya konan yaklaşımlar arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz? Bu soruların sorulma biçimi ve öncelik sıralamasını değiştirebilir. Belki verilmiş birtakım cevapların doğruluğunu ya da yanlışlığını test etme aracı olarak kullanılabilir. Dolayısıyla disiplini revize ve kendine mal etme sürecine kaynaklık oluşturabilir. Bu açıdan temel bir Risale-i Nur kavrayışı esastır. Bu kavrayış oluştuktan sonra bunun kanalize edilebilmesi çok daha kolay hale gelir. Ama o temel Risale-i Nur kavrayışı oluşmadan bunu yapabilmek hem zor, hem de sağlıklı değil gibi geliyor bana. Risale-i Nurun bu bir kabul tabi. Bilimsel metotla sınırlanması mümkün olmayan bakış açısı var elbette. Hadiseleri okuma biçimi de bununla ilişkili, yani l910’da Tiflis’te Sanan tepesinde bir Rus Polisi ile yaptığı konuşma, bu bir konuşma, ama bir değerlendirmeyi içeriyor. Şimdi bu değerlendirmenin diyelim ki yüz yıl sonra doğrulandığını görmek çok önemli bir şey. Yani mesela Mısır açısından söylediği ifadeyi hatırlarsak işte Mısır İslam’ın zeki bir mahdumudur ve İngiliz Mektebi mülkiyesinde talimle ders alıyor diyor. Onu bitirdiğinde şahadetnamesini aldığında her birisi Kafkaslar için de bunu söylüyor. Bu değerlendirme, bu öngörü tırnak içinde biizim alışageldiğimiz temel sonuç ilişkileriyle yorumlayabileceğimiz bir öngörü değil, bunu bir kehanet olarak da göremezsiniz, bu farklı bir şey. Ama, ilişkilendirme yapıyor, bunu bütün bir eğitim dönemi olarak değerlendiriyor ve bunun biteceğini söylüyor. Şimdi bu gerçekleşiyorsa bu işte bize farklı kaynaktan bir bakış açısı bu Risale-i Nurun diğer metinlerinde ortaya koyduğu, yaklaşımların, projeksiyonların ya da öngörülerin sıhhatine ilişkin bir fikir verir, herhangi bir yorumlamaya tabi kalmaksızın. Dolayısıyla Risale-i Nurun bu tür doğrulamalara ihyacı yoktur ama zaman büyük bir müfessirdir kaydını ihzar etse itiraz olunmaz işte kaydını izhar ediyor ve ortaya koyuyor.
Kur’an’ı anlama biçimimiz nasıl zamanla değişebiliyorsa yani din değişmiyor, Kur’an değişmiyor ama anlama biçimimiz, yaşadığımız döneme, şartlara göre değişiyorsa bizim Risale-i Nuru anlama biçimimizde değişiyor galiba. Yani ilk kuşak insanların anlama biçimi mutlaka farklı olacaktır. Sonraki kuşakların ve bizim kuşakların anlama biçimi kendi döneminin getirdiği sınırlıklar ya da imkanlarla fırsatlarla farklılaşmış bir şekilde ayrışacaktır. İçinde yaşadığımız dönem, Risalelerin o zaman anlaşılması zor bir takım hususlarını daha kolay anlamamızı da mümkün kılabiliyor. Bunun nedenleri ve niçinlerini de belki ayrıca sormak gerekir. Ama sonuçta Risale-i Nur’un ortaya koyduğu bir takım ölçüler var. Eğer herkes kendi disiplini açısından değerlendirirse atıyorum mesela değişim konusu için ortaya konan bazı ölçülerden bir tanesi Kainattaki kanun-ı fıtrata muvafık hareket etmek, eğer buna uygun hareket etmezseniz, yaptığınız bütün her şey abesiyete gider. Netice alamazsınız. Ya da sosyal açıdan baktığımızda şarkta hükmeden dindir, diyor. Bir şark tanımlaması yapıyor ve dinin kitleleri belirlemede hareket geçirmede temel unsur olduğunu söylüyor. “O inkılâb-ı azımın temel taşları sağlam atmak gerekir” derken Cumhuriyetin kurucularına bunu hatırlatıyor. Bundan bağımsız bir temel inşa etmeye kalkarsanız, bu çürük bir temel olacak bunun üzerine güçlü bir bina inşa edemezsiniz, edemeyeceksiniz diyor. Şimdi bunlar bir takım belirlemeler ve çok net belirlemeler. Bunlar mesela işte sizin analitik bakış açınızı, hadiseleri tahlil etme ve yorumlama biçiminizi çok net bir şekilde etkiler. Nasıl bakıyorum ben bu olaya, bu ölçülerden hareket ederek baktığımda şöyle bir sonuca ulaşıyorum ama, aynı bakış açısını çok az yerde görebilirsiniz. Niye? Çünkü farklı olarak değerlendirecektir. Risale-i Nur o açıdan bize yani sosyal bilimciler için, ilahiyatçılar için temel bilgiler ve diğer alanlarda dâhil olmak üzere çok net bakış açıları oluşturacak ölçüler ve ilkeler veriyor. Kurucu ilkeler bunlar. Ve bu kurucu ilkeler içerisinde bakıldığında sanırım bize kazandırdığı bakış derinliği bizim kendi disiplinimize de katkı yapma düzeyimizi olumlu alanda etkileyebilecek bir durum arz ediyor. Bu açıdan da önemli sanırım. Ben onunda ayrıntılarına girmeyeyim yani, tasavvufa, kelama, fıkha, içtihada bakış açımızı, dini ilimler açısından değerlendirirsek, sosyal değişime ve siyasete bakışımızı biçimlendirecek o kadar çok kurucu ilkeler olarak tanımlanabilecek o kadar ölçü var ki, bunlar çok çok önemli tabi. Tıpla, temel bilimlerle fizik, kimya, biyoloji ile mantıkla ilgili bu tür kurucu ilkeleri buradan istihraç edip çıkarmak rahatlıkla mümkün diye düşünüyorum.
-Allah razı olsun.
-Ben teşekkür ederim.





