Şu An Buradasınız: Anasayfa RİNYAY Tebliğler Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı 1911 TARİHLİ “KÜRT REÇETESİ”NİN GÜNÜMÜZ “KÜRT MESELESİ”YLE İLGİSİ

Risale Akademi

1911 TARİHLİ “KÜRT REÇETESİ”NİN GÜNÜMÜZ “KÜRT MESELESİ”YLE İLGİSİ

e-Posta Yazdır PDF

Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı tebliğidir.

GİRİŞ

Risale Akademi, bize bir davet mektubu gönderdi. Mektupta, Üstad Bediüzzaman’ın “Münâzarat” adlı eseriyle alakalı bazı soruların cevabı isteniyordu. Bir başka ifade ile, 1911’de yani bir asır önce kısa adıyla “Kürt Reçetesi” olarak kaleme alınmış bir eserin, günümüzdeki “Kürt Meselesi”ne yönelik ne gibi mesajlar içerdiğinin, bu günün problemlerini çözmede nedenli yararlı olacağının isbatı ve tesbiti talep ediliyordu.

Ben de bu nazik daveti memnuniyetle kabul ettim. Bu başarılı, araştırıcı, birleştirici, kucaklayıcı, olumlu, ılımlı hizmetlerinden dolayı Risale Akademi’ye, Akademik Araştırmalar Vakfına ve Risale Haber’e şükranlarımı arz ederek sorulan sorular istikametinde düşüncelerimi kaleme aldım.

Sadece Münâzarat’tan değil, Bediüzzaman’ın Nur Külliyat’ından da yola çıkarak, derim ki: Bediüzzaman, kıyamet öncesi son devrin imamı, müceddidi, görevlisi olması hasebiyle Sözleri’ni, eserlerini sadece yaşadığı günler için değil, gelecek günler, aylar, yıllar için kaleme almıştır.

Bu davet mektubundan sonra “MÜNÂZARAT”ı bir kere daha gözden geçirdim. Bildiklerimin ve inandıklarımın doğru çıktığını görmenin hazzını, sevincini yaşadım. Bir kere daha inandım ki Bediüzzaman’ın Münâzarat’ı ve Külliyat’ı sadece o gün için değil, bu günler ve yarınlar için yazılmış hattâ yazdırılmıştır.

Ben bu düşüncelerimi Risale-i Nur’u ve Münâzarat’ı inceleyen biri olarak söylüyorum. Benim bu sözlerimin aksini iddia edenleri, Risale-i Nur’u ve Münâzarat’ı objektif bir gözle, insaf ve vicdan gözlüğü ile okumaya davet ediyorum. Benim düşüncelerimin ve sözlerimin aynını düşünmez ve söylemezlerse ben bu sahadan çekileceğim.

RİSALE AKADEMİ’NİN SORULARINDAN BAZILARI

Bendeniz o sorulardan bir kaç tanesini tebliğime konu olarak seçmiş bulunuyorum. Sorular:

1-Bediüzzaman, Münâzarat isimli eserini “Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın, Şanlı Tali’siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi” olarak tanımlıyor. Bu tanımlama yapıldığı dönem ve günümüz açısından nasıl yorumlanabilir?

2-Bediüzzaman’ın Münazarat’ı “Ekrad Reçetesi” olarak adlandırması, güncel bir Münazarat okumasının bize Kürt sorununun çözüm haritasını ihtiva ettiğini söyleme imkânı verir mi? Nasıl?






3-Münâzarat’ın üslubundaki muhalefetin sebeplerini açıklarken, Bediüzzaman milliyetiyle iftihar etmeyi sahiplenir: Bu milliyetin “Kürtlükle memzuç İslamiyet milliyeti” olarak anlaşılması, Bediüzzaman’a “Kürt-İslamcı” nitelemesinde bulunmayı ne kadar mümkün kılar?

4-Fikr-i milliyet ile ferdi ve kolektif hamiyyet arasında kurulan ilişki milliyetçiliğin teşviki midir, yoksa İslamiyet ve insaniyet ölçeğinde hamiyyetin büyütülmesi midir?

5-Bir “birlikte yaşama modeli” olarak Medreset-uz Zehra projesi, Kürt-Türk birlikteliğini hangi esaslar üzerine oturtmaktadır? Günümüz şartları ışığında bu esaslar, “yeni Türkiye” için sağlam temel taşları sunabilir mi?

Önce birinci soruyu ele alalım ve cümlenin tamamına bir bakalım:
S/1-“Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı islam’dır.”

C/1-Bir taraftan cümleyi okuyorum, bir taraftan günümüze bakıyorum, Üstad Bediüzzaman’ın bir asır önce yapmış olduğu tesbit ve teşhisi tek kelime ile muhteşem buluyorum. Çünkü Bediüzzaman çağın problemini bir cümlede hem teşhis etmiş, hem de tedavisini göstermiştir. Cümlenin üzerinden bir asrın geçmiş olması onu eskitememiştir. Bu söz bir asır önce anlaşılsa ve gereği yapılsaydı, Türkiye ve İslam âlemi boğuştuğu bu günkü problemleriyle boğuşmayacaktı.

Ne demişti Bediüzzaman? Evveli ve sonrasıyla cümleyi bir hatırlayalım:
“Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba'-ı Kur'andır. Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.”
Günümüz Türkçesiyle ifade edecek olursak:
Hasta bir çağın, hasta bir milletin, hasta bir organın reçetesi Kur’an’a uymaktır. Büyük ama talihsiz kıtanın, şanlı ama tali’siz bir devletin, değerli ama sahipsiz bir toplumun reçetesi İslâm birliğidir.
Hasta bir asır: Çağımız,
Hasta bir unsur: Millet,
Hasta bir organ da: Kalb.
Üçü de hasta, yani hem çağ, hem toplum, hem de fert. Üçü de krizde. İşin garip tarafı bunların üçü  de kendisini sağlam bilmektedir. Bu da ayrı bir hastalıktır: Yani hasta olduğu halde, hasta olduğunu kabul etmemek. Üçünün de ilacı, reçetesi, Bediüzzaman’a göre Kur’an’a uymak, Onu yaşamak ve uygulamaktır. Çünkü Kur’an, hastalamaz, yaşlanmaz, ölmez ve yanılmaz bir doktorun yani Tabib-i Akdes’in reçetesi ve ilacıdır. 
Büyük ama tali’siz kıta: Asya kıtası,
Şanlı, ama tali’siz bir devlet: Osmanlı devleti,
Değerli, ama sahipsiz bir kavim de: İslam milleti ve toplumudur. Asya kıtasını eski bahtına, devletimizi, eski kuvvet ve kudretine, İslâm toplumlarını eski birlik ve dirliğine kavuşturacak olan da Üstad Nursi’ye göre İslâm birliğidir.





Üstad’ın cümlesinde geçen “Değerli sahipsiz bir kavm” i ben yukarda olduğu gibi başka bir makalemde “İslam milleti ve toplumu” olarak yorumlamıştım da okuyucularımızdan biri, “hayır” demiş, o kavmin “Kürtler” olduğunu söylemişti. Biri de kalkar, onun “Türkler” olduğunu söyleyebilir.

Üstad, “kavim” demek yerine o kavmin adını da verebilirdi. Vermemiş. Neden? “Kürtlerdir.” Deseydi, kendisine “Kürtçülük” yaftası yapıştırılabilirdi ki Üstad bundan münezzehtir. “Türklerdir” deseydi, Kürtleri kızdırmış olurdu. “Kavim” diyerek kavgaya mahal bırakmamıştır. Ben de bu kelimeyi tercüme ederken “İslam milleti ve toplumu” olarak tercüme ettim. Ki doğrusu da budur, kanaatindeyim. Çünkü Üstad’ın 6000 küsür sayfalık külliyatı, verdiği mücadelesi, Kur’an’a uymayı ve İslam birliğini hedef göstermesi bu yorumdan başkasına izin vermemektedir.

Şunu da söyleyeyim: “Değerli sahipsiz bir kavim” ifadesindeki kavimden maksat gerçekten   “Kürtler” de olabilir. Olsun. Bundan asla rahatsız olmayız. Bu ifadeye kim girerse girsin yeter ki hepsinin reçetesi Kur’an olsun. Kur’an’a uymak olsun. Bizim derdimiz herkesin Kuran’a uymasıdır. “Türküm” diyen, “Kürdüm” diyen herkes, Kur’an’a uysaydı 50 bin can teröre kurban gitmez, hesapsız para bomba haline getirilip de dağlara atılmazdı. Bu kadar paralarla nice yuvalar tüttürülür, nice yetimlerin başı okşanır, nice işsizler işe kavuşurdu! Tekrar ediyorum bu ifadenin içine kim girerse girsin, yeter ki Kur’an’a uysun. Kur’an’a uyan Kürd’e de kurban olayım, Türk’e de Kurban olayım, Arab’a da  Alman’a da, Amerikan’a da kurban olayım!

S/2-Bediüzzaman’ın, Münâzarat’ı, “Ekrad Reçetesi” olarak adlandırması, güncel bir Münâzarat okumasının bize Kürt sorununun çözüm haritasını ihtiva ettiğini söyleme imkanı verir mi? Nasıl?

C/2-Evet, verir. Münâzarat, Ekrad (Kürt) reçetesi olduğu gibi aynı zamanda Etrak (Türk) reçetesidir. Hattâ bütün ırkların reçetesidir. Reçete hasta olanlara verilir. Münâzarat Türk ve Kürtlerden ırkçılık hastalığına yakalanmış ve yakalanması muhtemel olanlar için yazılmıştır. Bu reçeteyi yazan Üstad, milliyet fikrini inkâr etmez. Hatta onunla iftihar bile edileceğine dikkat çeker. Mesela der: “Fıtraten bendeki gurur, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdis-i nimet, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümâyiş, şâş adama eserlerimde hakikatten fazla bir enâniyet gösteriyor. Evet, enâniyet var; benim değil, milletimin enâniyetidir. Benlik var; benim değil, sınıfım olan melâik-i medârisin izzetidir.” 

Ama Bediüzzaman’ın bu iftiharı, herkesin anasıyla-babasıyla iftihar etmesi gibi bir iftihardır ki bu meşrudur. Yoksa kendi ana-babasını üstün görme uğruna başkasının ana-babasını inkâr, red ve tahkir iftiharı değildir. Onun içindir ki Üstad, bütün milletlere ve milliyetlere müsamaha ile baktığını şu ifadelerle ortaya koyar:
“Şu eserlerden her birisi Kürt olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Arap’tır. Güya her bir eser Arap abasını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürttür.”  
Bu şu demektir: Üstad Bediüzzaman doğduğu yer ve külahı itibariyle Kürt, eserlerini Türkçe kaleme alması itibariyle Türk, İslam’ın kaynaklarına bağlılığı itibariyle de Arap’tır. Son cümlesindeki külah kelimesi Kürt’e, Pantol kelimesi Türk’e, iktisa kelimesi de Arap’a işarettir. Bunların hepsi bir şahsiyette toplanmış, birlik-beraberlik sağlanmış, böylece İslam birliğinin bir örneği ortaya konulmuştur.





Bir ailenin çocukları birbirinin aynı olmadığı halde, kardeştirler diye nasıl birbirini sevmekte, birbirlerinin meziyetleriyle iftihar etmekte, birbirlerinin imkânlarından yararlanmakta; aynen bunun gibi biz insanlık ve İslam ailesinin çocuklarıyız. Kardeşiz. Öyleyse neden birbirimizin meziyetleriyle iftihar etmeyelim? Neden birbirimizi sevmeyelim, neden birbirimizin imkânlarından yararlanmayalım, yararlandırmayalım?. Kubbeyi oluşturan taşlar, düşmemek için baş başa verirler.  İslam binasını ve kubbesini ayakta tutmakla görevli olan Türkler, Kürtler, Araplar ve bütün Müslümanlar neden baş başa vermesinler, vermiyorlar?





Kur’an’ın nurundan, İslam’ın şerefinden, insanlık fazilet ve meziyetlerinden yoksun birileri kalkıp: “Vermeyiz ve vermeyeceğiz.” diyor. Bizim böylelerine bir duamız ve bir sözümüz var: “Allah sizlere feraset, basiret ve hidayet nasip eylesin. Vermezseniz, düşersiniz. Ölürsünüz, öldürürsünüz. 30 senedir, 40 senedir yaptığınız bu. Ne kazandınız? Göz yaşı ve kandan başka ne bıraktınız? Şanlı İslam sarayının kubbesinde baş başa vererek yüksek ve şerefli yerinizi almak dururken, ırkçılık uğruna ölerek, öldürerek esfel-i safilinde, cehennemin dibinde yer almak ne büyük ayıp ve ne büyük kayıptır!





Ey Türkler ve Kürtler! Gelin şu semavî sadâya, Rabbinizin şu mübarek sözüne kulak veriniz: “İyilik ve takvada yardımlaşın, kötülük ve günahta yardımlaşmayın.”  Ve gelin Peygamberinizin (s.a.v): “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Kardeş kardeşe zulmetmez, kardeş kardeşi zalime teslim etmez. Birbirinize sırtınızı dönmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize hased etmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.”  mübarek tavsiyesine uyun, cennet-i a’lâya çıkın.





Bediüzzaman, 100 sene sonraki boğuşmaları manevî bir sinema ile görmüş, “Münâzarat” adlı eserini o günler için olduğu kadar, aynı zamanda bu günler için yazmıştır. Kürtlerin şahsında Türkler’e ve Kürt’lere ders vermiştir: Sizin milliyetiniz İslamiyet’le mezc olmuş, kaynaşmış İslam milliyetidir, demiştir. Üstad’ın “Kürtlükle memzuc İslam milliyeti”  ifadesinin anlamı budur.





S/3-Münazarat’ın üslubundaki muhalefetin sebeplerini açıklarken Bediüzzaman, milliyetiyle iftihar etmeyi sahiplenir: Bu milliyetin “Kürtlükle memzuç İslamiyet milliyeti” olarak anlaşılması, Bediüzzaman’a “Kürt-İslamcı” nitelemesinde bulunmayı ne kadar mümkün kılar?

C/3-Peygamberimiz için “Arap-İslamcı” tabirini kullanmak ne kadar yanlış ise Bediüzzaman için “Kürt-İslamcı” tabirini kullanmk da o kadar yanlıştır. Hem bunlara ne ihtiyaç var? Peygamberimiz, Müslümanlığının yanında Araplığını da öne sürdü mü? Sürseydi, bu gün Arap olmayan milletler tarafından acaba yine bu kadar kemal-i muhabbetle sevilir miydi? Hüsn-ü kabul görür müydü?

Onun varislerinden biri olan, Peygamberimizi kâinatın ruhu, Kur’an’ı dünyanın aklı  gösteren Üstad Bediüzzaman için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bediüzzaman, Müslümanlığının yanında Kürtlüğünü de öne sürseydi ve Kürt milliyetçiliği yapsaydı. Bu gün onu canından çok seven ben ve benim gibiler, acaba onu yine bu kadar sevebilecekler miydi? Bırakın Kürt milliyetçiliğini, Türk milliyetçiliğini dahi öne sürseydi yine ben ve benim gibiler onu bu gün sevdikleri kadar sevmeyeceklerdi. Nitekim Kürt olup ta, Türk milliyetçiliği yapanlar olmuştur. Böylelerini biz sevmedik, sevmeyeceğiz de. Biz Kürd’ü Kürt olduğu için değil, Müslüman olduğu için, Türk’ü Türk olduğu için değil, Müslüman olduğu için severiz. Çünkü Yaradan’ın arzusu ve rızası bunu gerektirmekte ve bunu istemektedir.

Peygamberimiz, nasıl Araplara değil de, âlemlere peygamber gönderilmişse, onun hakiki varislerinden biri olan Bediüzzaman da Kürtlere değil, Türk’lere ve bütün milletlere hizmet vermekle görevlendirilmiştir. Bediüzzaman da bunu yapmaktadır.

Bediüzzaman, Türklerin ve Kürtlerin üzerinde ittifak edebilecekleri bir odak noktadır. Bediüzzaman, barış elçsidir, barış köprüsüdür. Kürtler ve Türkler o noktada buluşmalı, o köprüden birbirlerine gidip gelmeli, onun mirasını paylaşmalı, onun eserleriyle  dirilmeli, şahlanmalı, sulh ve sükuna, saadet ve selamete kavuşmalıdır. Onu bulan Türkler ve Kürtler zaten bundan başka bir şey de yapmamaktadırlar. Problem onu bulamamış olanlarda!

S/4-“Bediüzzaman “Saykal-ı İslamiyet” adını verdiği Muhakemat ve “Ekrad Reçetesi” olarak adlandırdığı Münâzarat’ın teliflerini hamiyet-i İslamiye ve hamiyet-i milliye olarak telaffuz eder. Ne dersiniz?”

C/4-Eder ama, Bediüzzaman, hamiyet-i milliye adıyla hiçbir zaman ırkçılık davası gütmemiştir. “Ekrad Reçetesi” dediği münâzarat eseriyle Kürt’lere Kürt’çülük taktıkleri vermemiş, aksine Kürtçülük hastalığından kurtulmanın yollarını göstermiştir. Bu yolları Kürtlere gösterdiği gibi aynı zamanda Türklere ve Araplara da göstermiştir. Kızım sana diyorum, gelinim sen anla” kabilinden. Onun için dedim ki, “Münâzarat” sadece kürt değil, aynı zaman da Türk, aynı zaman da Arap vs. milletlerin reçetesidir.

S/5-Fikr-i milliyet ile ferdi ve kolektif hamiyyet arasında kurulan ilişki milliyetçiliğin teşviki midir, yoksa İslamiyet ve insaniyet ölçeğinde hamiyyetin büyütülmesi midir?

C/5-Bu sorunun cevabını gelin, Üstad Bediüzzaman’ın su satırlarında arayalım: “İşte fikr-i milliyetle uyanmış bir Ermeni’nin himmeti, mecmu-u milletidir. Güya onun milleti küçülmüş, o olmuş. Veya onun kalbinde yerleşmiş. Onun ruhu ne kadar tatlı ve kıymettar olsa da, milletini daha ziyade tatlı ve büyük bilir. Bin ruhu da olsa feda etmeye iftihar eder. Çünkü kendince yüksek düşünür.” 

Üstad Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden hiç kimse onu, Ermeni’yi örnek göstererek ırkçılığa teşvik ediyor.”düşüncesiyle suçlayamaz. Üstad’ın bu husustaki net düşüncesi şudur: “Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslamiyet, aklı Kur’an ve imandır.” 

Üstad bu izahıyla, hangi etnik kökene mensup olursa olsun bütün Müslümanlara sesleniyor: Ey Müslümanlar! Bir Ermeni kadar da mı olamıyorsunuz, olamayacaksınız? Elinizde Kur’an gibi bir kitap, önünüzde Hz. Muhammed (s.a.v) gibi bir peygamber varken siz bir Ermeni kadarda mı bir fedakârlık göstermeyeceksiniz?

Aynı paragrafın ilerleyen satırlarındaki şu ifadelere dikkat buyurun. Bakın Bediüzzaman aşağıdaki ifadelerde neyi savunuyor:

Hâlbuki, şimdikilere demiyorum, lâkin sizin eskiden bir yiğidiniz uyanmamış, nura girmemiş, İslâmiyet milletinin namusunu bilmemiş, yalnız bir menfaat veya bir garaz veya bir adamın veya bir aşiretin namusunu mülâhaza eder, kısa düşünürdü. Elbette tatlı hayatını öyle küçük şeylere herkes feda etmez. Faraza, İslâmî fikr-i milliyetle onlar gibi temâşâ etseydiniz, kahramanlığınızı âleme tasdik ettirip yüksek tabakalara çıkacaktınız. Eğer Ermeniler sizin gibi sathî ve kısa düşünseydiler nihayette korkak ve sefil olacaklardı. Hakikaten sizin hârikulâde şecaate istidadınız vardır. Zira bir menfaat veya cüz’î bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya “Filân yiğittir” sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden veya ağasının namusunu isti’zam için kendini feda eden kimseler, eğer uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine, yani üç yüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi? Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle satar.

Maatteessüf, güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güya bir kısım içtimaî ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revaç bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revaç bulmadığından cehaletimizin pazarına getirilmiş.

Hem, büyük bir taaccüple görmüyor musunuz ki, terakkiyat-ı hâzıranın üssü’l-esası ve belki din-i hakkın muktezâsı olan “Ben ölürsem devletim, milletim ve ahbaplarım sağdırlar” gibi kelime-i beyza ve haslet-i hamrâyı gayr-ı müslimler çalmışlar? Çünkü onların bir fedâisi der:

“Ben ölürsem milletim sağ olsun; içinde bir hayat-ı mâneviyem vardır.” Ve bütün sefaletin ve şahsiyatın esası olan “Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tûfan olsun” veyahut “Ben susuzluktan öldükten sonra yağmur yağmasın” manasında olan “ve in müttüatşan felanezelelkatru” kelime-i hamkâ ve seciye-i avra, himmetimizin elini tutmuş, rehberlik ediyor. İşte, en iyi haslet ki, dinimizin muktezasıdır: Biz ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: “Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı mâneviyem beni yaşattırır; âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder. “Ölüm bizim nevruz günümüzdür” anlamında “velmevtü yevmü nevruzina” deyip, nurun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.”

YÜZ SENE ÖNCE KALEME ALINMIŞ AMA BU GÜNÜ ANLATAN SATIRLAR

S/6-Bediüzzaman’ın hürriyet fikri ile milliyet fikri arasında kurduğu ilişkiyi, aşağıdaki ifadeler ışığında yorumlar mısınız?

C/6-Bu sorunun cevabını vermek için Üstad Bediüzzaman’ın şu satırlarını okumamız lazım:
“Bizde olan istibdat, Asya’nın hürriyetine zulmanî bir set çekmişti. Ziya-yı hürriyet o muzlim perdeden geçemezdi ki, gözleri açsın, kemâlâtı göstersin. İşte bu seddin tahribiyle fikr-i hürriyet, Çin’e kadar yayıldı ve yayılacaktır. Fakat Çin ifrat edip komünist oldu. Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birden bire terazinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdadı kaldırdı, git gide kalkacak.

Eğer siz sahife-i efkârı okusanız, tarîk-i siyaseti görseniz, huteba-i umumî olan, doğru konuşan cerâidi dinleseniz, anlayacaksınız ki: Arabistan, Hindistan, Cava, Mısır, Kafkas, Afrika ve emsallerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyanıyla, âlem-i İslâmın efkârında öyle bir tahavvül-ü azîm ve inkılâb-ı acip ve terakkî-i fikrî ve teyakkuz-u tam intaç etmiştir ki, bahasına yüz sene verseydik yine ucuzdu.

Zira hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyetin cevher-i nuranîsi tecellîye başladı. İslâmiyetin ihtizazını ihbar etti ki, her bir müslim, cüz-ü fert gibi başıboş değildir. Belki her biri, mürekkebât-ı mütedahile-i mütesaideden bir cüzdür. Sair eczalarla câzibe-i umumiye-i İslâmiye noktasında birbiriyle sıla-i rahimleri vardır. Şu ihbar bir kavî ümit verir ki, nokta-i istinad, nokta-i istimdad gayet kavî ve metindir. Şu ümit, yeisle öldürülen kuvve-i mâneviyemizi ihyâ etti. Şu hayat, âlem-i İslâmdaki galeyan eden fikr-i hürriyetten istimdad ederek, umum âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdad-ı mânevî-i umumînin perdelerini parça parça edecektir.”

TÜRKİYE’Yİ BAHARA TAŞIYAN VE ARAP BAHARINI TETİKLEYEN ÂLİM

İşte bir asır önceden bu günü görmek buna derler. Bin maşallah! Zâten Bediüzzaman’ın gündemde kalmasının ve sözlerinin eskimemesinin sebebi bu günü görerek konuşmuş olmasındandır. Allah o zat-ı muhtereme bu kuvveti ihsan ve ikram eylemiştir. Bu asrın insanına düşen onun sözlerinden ilhamla günün problemlerini çözmek ve milleti rahata kavuşturmak olacaktır.

Bediüzzaman’ın yukardaki izahlarından ilhamla bu günle alakalı bir analiz de biz yapalım:

Tek adam düşüncesi, tek parti zihniyeti, ihtilal mantığı, 28 Şubat’ın soğuk müstebit kararları milletimiz üzerinde diktasını ve despotizmini sürdürüyordu. Karanlık despotizm perdesi, insanların başka yerlerdeki iyilik ve güzellikleri görmesine engeldi. Özgürlük ışığı bu karanlık perdeden geçemiyordu ki gözleri açsın da insanlar başka yerlerdeki iyilik ve güzellikleri görsün.

Başta Allah’ın lutfu, sonra din ricalinin ve dindar devlet ricalinin cesaretli, basiretli tavrı, milletimizin sağ duyusu bir araya geldi. Bir asra yakın bir zamandır milletimizin üzerine bir kara bulut gibi çöken tek parti diktasının, despot yönetimlerin, bin yıl süreceği iddia edilen  28 Şubat zorba kararlarının belini kırdı. Keser döndü, sap döndü, hesap döndü. Milletin kollarına vurulan kelepçeler, milleti kelepçeleyenlerin kollarına takıldı. Millet, özgürlüğüne kavuştu. Milletimiz derin bir nefes aldı. Maddeten ve manen güçlenen Türkiye Allah Teâlâ’ya hamdolsun bir bahar dönemine girdi.

Türkiye’nin bu bahar dönemi, Arap baharını tetikledi. Mısır, Tunus, Yemen, Libya despot idarelerden kurtuldu. Arkasından diğer despot yönetimlerin yıkılışı gelecektir. Ve Bediüzzaman’ın: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkılapları içinde en yüksek gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır!”  verdiği müjde gerçekleşmektedir. Ve yine Bediüzzaman bundan yüz sen önce ne demişti? Bir hatırlayalım. Bu gün dünyanın kavuştuğu bahar döneminin ismini veriyor ve şöyle diyor: “Ne yapayım acele ettim, kışta geldim, sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır.  Bu ne isabet, bu ne tevafuk, bu ne ileri görüşlülük Allahım!

S/7-Bir “birlikte yaşama modeli” olarak Bediüzzaman’ın Medreset-uz Zehra projesi, Kürt-Türk birlikteliğini hangi esaslar üzerine oturtmaktadır? Günümüz şartları ışığında bu esaslar, “yeni Türkiye” için sağlam temel taşları sunabilir mi?

C/7-Evet sunabilir. Üstad-ı Muhterem’i dinleyelim. Diyor ki:

“Câmiü’l-Ezher’in kızkardeşi olan, “Medresetü’z-Zehrâ” namıyla dârülfünunu mutazammın pek âli bir medresenin Bitlis’te ve iki refikasıyla Bitlis’in iki cenahı olan Van ve Diyarbakır’da tesisini isteriz. Emin olunuz, biz Kürtler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder.

Üstad-Muhterem’ın burada kasd ettiği Kürtler ve Türkler, Müslüman olan Kürtler ve Türklerdir. Çünkü Arabı da, Türkü de, Kürt’ü de şanlandıran, şenlendiren, şahlandıran, şevklendiren Müslümanlıktır. İslamiyet’i ve onun müntesiplerine kazandırdıklarını çekin, bir tarafa alın geriye mefahir diye bir şey kalmayacaktır. Hadis’den öğrendiğimiz bir hakikat var: Allah, bir insana hangi ırktan olduğuna bakarak, veya servetine-suretine bakarak değer vermeyecek, kalbindeki takvasına ve Salih amellerine yani Müslümanlığı yaşamasına bakarak değer verecektir.

BEDİÜZZAMAN’IN BARIŞ VE KARDEŞLİK PROJELERİ

Bediüzzaman’ın Nur Külliyatı, özellikle “Mektubat” adlı eserindeki “Uhuvvet Risalesi”, “Onaltıncı, yirmiikinci ve yirmialtıncı mektupları” hakiki bir milli barış ve kardeşlik projeleridir. Bediüzzaman bu barış ve kardeşlik projelerinin mimarıdır. Onun hizmet ve hareketinin karakterlerini şu maddelerde de görebilmekteyiz:
1-“Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur” dedi. Muhabbete muhabbet besledi ve düşmanlığa düşman oldu. Talebelerine de aynı şeyi tavsiye etti.
2-İcbar yolunu değil, ikna metodunu ve üslûbunu esas aldı.
4-Adaletin ve özgürlüğün savunucusu oldu, diktaya ve cuntaya boyun eğmedi.
6-Zindanlarda kendisine yer hazırlayanlara, zulüm ve işkence yapanlara beddua etmedi. Ta ki onların masum çocukları babalarına gelen zarardan acı çekmesin.
8-O beş esası sinelere yerleştirmeye çalıştı. Onlar da: Hürmet, merhamet, emniyet, haramdan kaçınma, itaat ve ibadet etmekti.
9-Ona göre din ve dindarlık, iman hakikatlerinin tahsili, doğal ve zorunlu bir ihtiyaçtı. Onun için bütün mesaisini buna tahsis etti.
10-Dünyayı oyun ve eğlence yeri değil, ahiretin bir tarlası ve Allah’ın isimlerinin bir aynası gördü.
10-Kendisi ve talebeleri barış ve asayişin gönüllü muhafızı oldu. Bu hususta yönetimden kendisine destek istedi.
12-Yönetimdekilere, başarılı olabilmeleri için, Allah’ın kanunlarına uygun hareket etmeleri gerektiğini söyledi.
11-Kâfire “hey kâfir!” demeyi eziyet saydı.
13-Şiddet kültürünü besleyen hastalıkları teşhis  etti. Reçeteler yazdı, yönetime önemli projeler sundu:
a-Doğu ve Güney doğu vatandaşlarınıza dindarca yaklaşın.
b-Müsbet milliyeti (bütün milliyetleri bağrına basan İslâm milliyetini) esas alın.
c-İslâmiyet, Hıristiyanlık ve diğer dinlerle mukayese etmeyin. Çünkü İslâmiyet'in esası, tevhiddir; vasıta ve sebeplere hakiki tesir vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise "velediyet" fikrini kabul ettiği için, vasıta ve sebeplere bir kıymet verir, benliği kırmaz. Âdeta Allah’ın Rububiyetinin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.  “Yahudiler hahamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesihi Allah’tan başka Rab edindiler.”  Mealindeki ayetin dairesine girdiler. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enaniyetlerini muhafaza etmekle beraber sâbık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enaniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar. 
ç-Şark vilayetleri merkezinde din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulduğu büyük bir üniversite açın. Böylece İslâm birliğinin en büyük düşmanı olan menfi milliyeti yani ırkçılık belasını da bertaraf etmiş olacaksınız.
Üstad Bediüzzaman Bitlis, Van ve Diyarbakır havalisinde kurulmasını istediği Üniversite için sekiz şart ileri sürmüştür. Okuyucularımı orijinaline havale ederek ben, bu sekiz maddeyi özetleyerek sıralamak istiyorum:




1. Üniversitenin ismi Medresetü’z-Zehra olmalı.




2. Müsbet ilimler, medrese ilimleriyle harmanlanarak verilmeli. Çünkü, “Vicdanın ışığı, din ilimleridir. Aklın nuru, medeniyet fenleridir. İkisinin karışımıyla hakikat tecellî eder. O iki kanatla talebenin gayreti şahlanır. Ayrıldıkları vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe meydana gelir. 





3. Arapça vacip, Türkçe lazım, Kürt’çe caiz olmalı. Yani Arapça din dili olduğu için vacip olmalı, Türkçe Türk nüfusunun ve nüfuzunun çokluğundan dolayı resmi dil olarak seçilmeli, Kürtçe de fıtratın hakkı ve gereği olarak serbest bırakılmalıdır. İsteyen istediği gibi kullansın.





4. Kürt âlimler ve Kürtçe bilen öğretim elemanları ve öğretmenler o bölgeye tayin ve tahsis edilmeli. 




5. Kürtlerin ileri gelenleri ve kanaat önderleriyle istişare edilmeli. Herkese aynı ilaç değil, her hastalığa uygun ilaç verilmeli.
6. İş bölümü kuralına uygun olarak ihtisaslaşmaya ve branşlaşmaya gidilmeli, her branşın birbiriyle yardımlaşması sağlanmalı.





7. Bu üniversiteden mezun olanlara diploma verilmeli, bu üniversite devletin bütün resmi okullarına eşit tutulmalı, mezunlarına iş verilmeli, istihdam alanlarında onlardan yararlanılmalı, yanı sonuçsuz bırakılmamalı.




8. Öğretmen okulları da Üniversite bünyesine alınmalı. Bütün okullarımızda intizam, fazilet ve din eğitimi olmalı. 






9. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı bölgelerde devam eden bireysel öğretim, genel öğretime, informal öğretim, formal öğretime dönüştürülmeli.

d-Cehalet, zaruret ve ihtilâf düşmanının karşısına marifet, sanat ve ittifak silâhiyle çıkın.”
 
e-Risale-i Nur’u okuyanların “asayişin manevî bekçileri oldukları”nı, asayişi korumanın tek yolunun da, insanların kalplerine iman ve marifet nurunu yerleştirmekten geçtiğini bilin.

f-Özgürlüğü, kuralsız ve ahlaksız yaşamak şeklinde görmeyin. “İnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtırlar.”  Yani yine Allah’ın kuludurlar. “Hürriyet, nefsine de, başkasına da zarar vermemektir.” 

g-Kanun-u adalet ve te'dibden başka hiç kimse kimseye tahakküm etmemeli. Herkesin hukûku korunmalı, herkes meşru hareketlerinde şahane serbest olmalı.

ğ-Birlik ve beraberlik korunmalı, bunu bozmak isteyenlerin oyununa gelinmemeli. Üç tane bir ayrı ayrı dururlarsa üç kıymeti var. Eğer bir araya gelseler, omuz omuza verseler yüz on bir kıymet ve kuvvetini kazanırlar.

h-Biz Kalû Belâ'dan Muhammedî Cemiyet’e (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâhiliz. Bizi bir araya getiren, bir ve beraber yapan tevhiddir. Andımız ve yeminimiz îmandır. Mademki Allah’ın birliğine inanıyoruz, öyleyse biz biriz. Herbir mü'min i'lâ-yı Kelimetullah’la görevlidir. Bu zamanda, bu görevin en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira yabancılar teknik ve  sanayi silâhıyla bizi manevî istibdatları (baskıları) altında eziyorlar. Biz de, fen ve san'at silâhiyle i'lâ-yı Kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehalet, fakirlik ve ayrışmaya karşı cihad edeceğiz. Amma dışa karşı cihadı, nurlu şeriatın kesin delillerinden ibaret olan elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira medenîlere üstün gelmek ikna iledir, söz anlamayan vahşilere yapıldığı gibi zorla değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, (sevgi kahramanlarıyız) husumete vaktimiz yoktur. İttifak Hüdâdadır, heva ve heveste değil. İnsanlar hür oldular amma yine Allah’ın kullarıdırlar. Ümitsizlik her gelişmenin engelidir. "Neme lâzım, başkası düşünsün" istibdadın (baskı rejimlerinin) yadigârıdır.






ı-İslam birliği ile bir araya gelen bütün mü’minlerin İsimlerinin kayd olduğu defterleri, Levh-i Mahfuz'dur. Fikirlerini neşreden yayınları, bütün İslâmî kitaplardır. Günlük gazeteleri de, Allah’ın kelimesini ve davasını yüceltmeyi hedef ve gaye edinen bütün dinî gazetelerdir. Kulüp ve dernekleri, câmiler, mescidler, dinî medreseler ve zikirhanelerdir. Merkezi de, Haremeyn-i Şerifeyn (yani Mekke ve Medine) dir. Bu cem'iyetin reisi, Fahr-i Âlem'dir (s.a.v). Mesleği, herkesin kendi nefsiyle cihad etmesi; yani Hz.Muhammed’in (s.a.v) ahlâkı ile ahlaklanması, Peygamberin sünnetini ihya, başkalarına da muhabbet ve -eğer zarar etmezse- nasihat etmektir.





i-İslam birliğine mensup Müslümanların nizamnâmesi (yönetmeliği) Peygamber’in (s.a.v) Sünneti, kanunnâmesi de dinin emir ve yasakları, hedef ve maksadları da, Allah’ın kelimesini yüceltmek, kılınçları da, ikna edici kesin delillerdir. Zira medenîlere galebe çalmak, üstün gelmek ikna iledir, icbar ile (zor kullanmakla) değildir. Hakikati aramak ve araştırmak, muhabbet iledir. Düşmanlık ise, vahşet ve taassuba karşı olmalıdır. Şeriat’ın yüzde doksandokuzu ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir.Yüzde birlik oranı siyasete aittir; onu da ulülemirler (yöneticiler) düşünsünler.
Elhâsıl Sultan Selim'e bîat etmişim ki o demiş:
İhtilaf u tefrika endişesi hattâ, / Kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a'dayı def'a çaremiz, / İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni... Yani
Bölünme ve  parçalanma endişesi / Kabrimde bile huzursuz  eder beni,
Düşmanı kovmaya çaremiz birlikken, / Birleşmezse millet içten yaralar beni
Bediüzzaman bu haliyle ve bu sözleriyle İttihadî Muhammedî cemiyetinin, hususî olmasına engel olmuş, ve bunun bütün müminlerin ortak değeri olduğuna dikkat çekmiş, “Tevhid”in gereğini yerine getirmiş, birlik ve beraberliği sağlamıştır.

j-İttihat etmemenin zararlarını ise yine Uhuvvet Risalesinde şöyle nazara vermiştir: “Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.” 

Bu maddelere uyulması halinde “İnşaallah istikbaldeki İslamiyetin kuvvetiyle, medeniyetin iyilik ve güzellikleri galip gelecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, genel barışı sağlayacaktır.”

SONUÇ YERİNE

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Bitlis’lidir. Ama onun talebelerinin çoğu Türk’lerdendir. Kürtlerin içinden çıkıp, Türklerin içine seyr u seyahat ettirilmesinde, İlahî kaderin bir işareti ve hikmeti vardır; o da Allahu a’lem şu olsa gerektir: İleride Türklerle Kürtleri bir birine bağlayacak, barıştıracak, kaynaştıracak olan en önemli faktörlerden ve en sağlam köprülerden biri Bediüzzaman Said Nursi olacaktır.




Said Nursî, Risale-i Nur denilen Kur’an tefsiriyle, sadece Türklerle Kürtleri değil, bütün Anadolu’yu, hatta bütün dünyayı bir potada eritiyor; yurt içi ve yurt dışında her yerde ve herkesi nuruyla mayalıyor, gerçek iman ve güzel ahlaka kavuşturuyor. Allah Teala, bu Zât-ı Mualla’nın kalemine ve kelamına farklı bir etki nasip eylemiştir. Öyle ki 7 den 70’e herkesin, hatta dev şahsiyetlerin bile onun anaforuna kapılmış olduğunu, onda kemalini ve huzurunu bulduğunu görüyoruz. 





Çünkü Bediüzzaman’nın ağzından hayatı boyunca imandan, marifetten, muhabbetten, kardeşlikten başka bir şey çıkmamış, “Biz mhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.”  demiş, Uhuvvet (kardeşlik) Risalesini yazmış, mümin kardeşine düşmanlık edeceğine içindeki düşmanlık duygusuna düşmanlık et, demiş, İhlas Risalesini yazmış, ihlas ve samimiyeti hedef göstermiş, Allah senden razı olduktan sonra bütün dünya küsse kıymeti yok, Allah senden razı olmadıktan sonra bütün dünya seni alkışlasa onun da kıymeti yok, demiştir.




Müsbet hareketi (olumlu, ılımlı, sabırlı ve hoşgörülü davranmayı) vazgeçilmez prensip olarak sunmuş, öğrencilerini hiddetten, şiddetten uzak tutmuş. İman, m’arifet, muhabbet, acz, fakr, şefkat, tefekkür, ikna, irşat, kavl-i leyyin (yumuşak söz) Onun usülünün ve üslubunun esasları olmuştur.
Şimdi soruyorum:



Allah’a inanan, Onu tanıyan ve seven, Onun rızasını kazanmayı düşünen, Onun merhametiyle merhametlenen, Onun aşkıyla yanan, Onun sanat eserlerini tefekkür edip inceleyen, üstün gelmeyi despotlukta değil de takvada, iknada, tatlı ve yumuşak sözlülükte arayan insanlardan anarşist ve terörist çıkar mı? Uhuvvetin ve muhabbetin, ihlas ve samimiyetin, olumlu ve ılımlı davranışın aşk ve şefkatin, ikna ve tefekkürün tatlı ve yumuşak sözlülüğün hâkim olduğu bir zeminde anarşi ve terör barınabilir mi?




TÜRKİYE BU GÜN HATIRI SAYILIR BİR ÜLKE HALİNE GELDİYSE




Bediüzzaman,  Bediüzzaman’ın misyon ve vizyonu, duruşu, 6000 sayfalık külliyatı ve hizmeti, Allah’la barışık, kendisiyle barışık, toplumla barışık bir kitle oluşturdu. İki ayaklı aç canavarların ve vahşi devlerin dünyayı parça parça edip yutmak istediği günümüzde, Türkiye yabancı güçler tarafından işgale uğramıyor ve bütünlüğünü koruyabiliyorsa, bir Irak, bir Filistin, bir Afganistan, bir Çeçenistan bir Bosna-Hersek, bir Mısır, bir Tunus, bir Yemen, bir Somali, bir Libya ve bir Suriye olmuyor ve Allah’ın lutfuyla olmayacaksa,  bunu biraz da Bediüzzaman ve ekolüne borçludur. Ama eğer bindiğimiz dalı kesmezsek…




BEDİÜZZAMAN TÜRKİYE’NİN, BEDİÜZZAMAN’LI TÜRKİYE DÜNYANIN DENGESİDİR.





Keşke İslam âleminin her ülkesinde bir Bediüzzaman olsaydı, keşke Bediüzzaman’ı İslam aleminin her kentine, dünyanın her kıtasına taşıma kudretimiz olsaydı, keşke bütün Müslümanlar Onun mücadele yöntemini tebliğ metodu haline getirebilseydi ne “Asya münafıkları,” ne de “Avrupa kâfirleri” İslam’ı ve Hz.Muhammed’i (s.a.v) terörün kaynağı gösterme imkânı bulamayacaklardı.




Bediüzzaman, yaygın ve örgün bir şekilde okunur ve okutulursa Allah’ın izniyle bunların hiç biri olmayacaktır. Bendeniz Bediüzzaman’ı, Türkiye’nin;  Bediüzzaman’lı Türkiye’nin de dünyanın dengeli çarpan bir kalbi gibi görüyorum. Diğer bir ifade ile Bediüzzaman’ın hareketi, ifrat ve tefritten uzak dengeli bir toplum, dengeli bir kamuoyu oluşturdu.




Bu dengeli kamuoyu, dengeli bir iktidar ve istikrarlı bir hükümet doğurdu. İstikrarlı hükümetin dengeli siyaseti de komşularına ve dünyaya güven verdi. Türkiye dünyada saygın bir konuma geldiyse, Arap baharı yaşanıyorsa, evvelallah bunun baş aktörlerinden biri ve birincisi Bediüzzaman  ve Onun ekolüdür. Bu çığıra, bu dengeye ve bu güneş hareketine kuvvet verilmeli. Bu dengeyi bozacak davranışlardan uzak durulmalıdır.




Bediüzzaman ve ekolü, anarşi ve terörün önünde bir seddir, bir surdur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir gün Hz.Ömer (r.a) hakkında şöyle buyurdu: “Ömer İbn-i Hattab(r.a) hayatta olduğu müddetçe ümmetime fitnenin kapısı hep kapalı kalacaktır, (anarşi ve terör baş kaldıramayacaktır.) Ömer helak olunca fitneler birbirini takip edecektir.”  Gerçekten öyle oldu. Bu hadisten yola çıkarak ben de aynı şeyi Üstad Bediüzzaman için söylüyorum: Said Nursi ve eserleri okunduğu ve okutulduğu müddetçe fitne, anarşi ve terör çok fazla etkili olamayacak, bu vatanı ve bu milleti bölmek isteyen iç ve dıştaki anarşist ve teröristler muratlarına nail olamayacaklardır.





Anarşı ve terörü gerçekten yenmek, hem de kansız ve kavkasız, hem de çok az bir masrafla bitirmek isteyenler Allah’ın bu ülkeye bahş eylediği bu lütuftan, bu nurdan istifade etmelidirler. Nur Külliyatını bütün okullarda ders olarak okutmalıdırlar.

Son Güncelleme ( Pazar, 09 Ekim 2011 22:42 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 74 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter