Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı tebliğidir.
Giriş:
İslamiyet Fıtrat Dinidir. Fıtrat ise Allah nasıl yaratmış ve ne amaçla yaratmış ise yaratılanı ve var olanı bu amaca yönlendirmek, Allah’ın insanlığa bahşettiği akıl, irade ve diğer duyguları ile geliştirilmesi istediği ruhunu ve kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, cennete ve ebediyete layık olacak şekilde terakki ve teâli ettirmektir.
Dinin amacı bu konuda insanlığa ve akla yol göstermek ve yöntem belirlemektir.
Bu nedenle insanı fıtratı değiştirmeden, kabiliyetleri bozmadan ve amacı dışına çıkarmadan fıtrî halini koruyarak geliştirmek esastır. Bu nedenle hak din “Fıtrat Dini” ve “Fıtrî Kabiliyetlerin gelişimini sağlayan” “Hanif” ve “Tevhit Dini” olan İslam’dır. (Al-i İmran, 3:19) “Müslüman ve Hanif olmak” (Al-i İmran, 3:67; En’am, 6:162) “Millet-i İbrahimiyeden” olmak İslamı saf haliyle kabul edip hayatına uygulamak demektir. Bu nedenle yüce Allah inananlara “Yüzünü hanif dinine çevir” (Nahl, 16:123; Rum, 30:30) buyurur.
Her insanın ve her milletin fıtri kabiliyetleri vardır. Fıtratı değiştiren ve hürriyetleri kısıtlayan kültürler ve medeniyetlerdir. Bu nedenle Allah peygamberini ve dinini çeşitli kültürlerle değiştirmiş, yapmacık moda ve riyakârlıkla değişen hallere girmiş ve fıtratını bozmuş milletlere değil, fıtratını olduğu gibi koruyan ve iman, ilim ve hakikatlerle müspet duygularını geliştirme imkânı bulamadığı için de menfi duygularını fıtrî olarak geliştirmiş ve hayra yönlendirmemiş olan milletlere göndermiş, onları din ile terbiye etmiş ve diğer milletlere de numune-i imtisal yapmıştır.
Yüce Allah Hz. İsa’yı (as) geleneklerini tam olarak oluşturmuş olan Yahudi milletine gönderdi onları riyadan ve şirkten tevhide davet etti. Ancak onlar dinlerini bozduğu gerekçesi ile Hz. Yahya ve Zekeriya’yı şehit ettiler, Hz. İsa’yı da öldürmeye teşebbüs ettiler. Yüce Allah Hz. İsa’yı onlara vermedi ve katına yükseltti. Yahudiler bununla kalmadılar Hz. İsa’nın dinini tevhitten teslise çevirdiler. Havarileri de Roma putperest kültürünün etkisinde kalarak Hırıstiyanlığın imanını sevgiye, ibadetini de simgesel basit şeylere ve ikonalara irca ederek tahrif ettiler.
Yüce Allah ahir zaman peygamberini (sav) Çin, Hint, İran, Yunan ve Mısır gibi medeni milletlerin içinden değil, hürriyetlerine sınır konulmamış, fıtratlarını bozmamış, ancak yanlışa kanalize ederek fıtrî olarak Allah’ın kendilerine verdiği cesaret, şecaat, cömertlik ve mertlik gibi duygularını doğruluk yolunda değil, cehaletlerinden yanlış ve yalana yönlendirerek mecralarını değiştirmiş olan ama riyakarlıkla bozmayan, devletin hukuk kuralları ile hürriyetlerini sınırlamayan, medeniyetin fantezileri ile değiştirmeyen Arap milletine göndererek onların fıtralarını İslamiyet ile eğiterek “medeni milletlere muallim ve üstad” yapmıştır. Fıtratları bozulmadığı için doğruya yönlendirilince içlerinden her sahada önderler ve kahramanlar çıkmış ve “Asr-ı Saadet Toplumu” meydana gelmiştir.
Emeviler ve Abbasiler zamanında diğer medeniyet ve kültürlerle tanışan Araplar gerek İsrailiyat, gerekse Hint, İran ve Yunan felsefesinden ve medeniyetlerinden etkilenerek gerekse “Devletin bekası ve toplumun çıkarları namına (gerçekte idarecilerin çıkarlarını koruyan) yaptıkları yasalarla hürriyetleri sınırlayarak İslam’ın fıtrî gelişmesini sekteye uğrattıkları için hem fırak-ı dallenin ortaya çıkmasına hem de islâmi gelişmenin durağanlaşmasına sebep olmuşlardır.
Bunun üzerine yüce Allah İslamiyetin imdadına hiçbir medeniyetten etkilenmeyen ve medeni bir millet olmayan, göçebe olarak bozkırlarda ve çadırlarda yaşayan fıtrî cesaret ve hürriyete sahip olan Türkleri gönderdi. Türkler hiçbir medeniyetten etkilenmedikleri için medeniyetlerini doğrudan Kur’an üzerine kurdular, Kur’ânı ve Sünneti esas alarak “Ehl-i Sünnet” çizgisini geliştirdiler ve “Fırak-ı Dallenin” İslamiyeti bozmasına ve islamın yanlış anlaşılmasına mani oldular. Bu nedenle islamiyete hizmet ettiler ve Allah da onların devletini üç kıtaya hâkim ve hükümran kıldı.
Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin talebelerini alimlerden değil de fıtratının riya, şöhret ve yanlış bilgilerle bozmamış olan ve safî bir kalb ve zihne, akıl ve fıtrata sahip olanlardan seçmesi ve “İman hizmetini” onlar üzerine bina etmesinin hikmeti de budur.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri (acizane kanaatime göre) Münazarat’taki “Hürriyet ve Demokrasi” “Eğitim ve Kalkınma” (ki bunlar birbirini takip eden ve birbirini netice veren bir süreçtir) konularında fikirlerini İstanbul gibi o günkü medeniyetin ve kültürlerin yoğrulduğu yerde Matbuat imkanlarıyla ifade etmesine rağmen zihni bulanan ve fıtratları bozulan, farklı mecralara yönelen asker, ulema, umera kesime ifade etmesine rağmen dikkatleri çekememiş ve kabul ettirememiştir. Bunun üzerine doğuya yönelerek “Rihlete’ş-Şitai ve’s-Sayf” yaptığı bir seyahatle fıtratını bozmamış olan Kürtlere ders vermiştir ve onların fıtratlarını esasa alarak Münazarat’taki hakikatleri bize anlatmıştır.
Neden Kürtlere Demokrasi Dersi?
“Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın, Şanlı Tali’siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi” her ne kadar Asya, Osmanlı ve Türkler olsa da ilk uygulamasını Kürtler üzerinde yapmayı hedeflemiştir. Bu nedenle “Ekrad Reçetesi” adını vermiştir. Yoksa ırkçıların anladığı gibi salt Kürtlere yönelik bir reçete değildir. Bediüzzaman bu nedenle “Şu eserlerden her birisi Kürt olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Arap’tır. Güya her bir eser Arap abasını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürttür” diyerek Asyanın ve İslamiyetin bahtını ve taliini açacağını ifade ettiği fikirlerini öncelikli olarak Kürtlerle paylaşmıştır.
Daha sonra Bediüzzaman “gâyet mütenevvia ve muhtelife tabâyi’ ve hissiyâtı tazammun eden ve şu iki reçeteyi vücuda getiren üssü’l-esâs-ı mesleğim elmas-misâl olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürtlükle memzûc olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intâc etti. Demek, her bir eserim birkaç asrın fezlekesi ve Kürt tâifelerinin tabiatlarının enmûzeci ve gâyet muhtelife etvârımın nümûnesi olduğundan, hakikî intizamı onda aramak abestir” diyerek muhtelif tabiatlara ve milletlerin ortak hissiyatına hitap ettiğini ve İslamın yüksek siyasi ve içtimai derslerinin muhataplarının Kürtlerden tutun müslümanları ve tüm insanları kucakladığını ifade etmiştir.
Günümüzde Kürtlerin uyanması ve hürriyet istemeleri elbette diğer unsurların da dikkatini çekmektedir. Ancak bunun “demokrasi talebinden” ötesinin doğru olmadığını da Bediüzzaman ders vermektedir. Anarşi ve terör her zaman baskıyı ve istibdadı netice verir. Aşırı hak talepleri de sonuçta haklardan mahrumiyete sebep olur. Bunun en güzel, fıtrî ve mutedil yolu Bediüzzaman’ın Münazarat’ta dile getirdiği “Eğitim, Kalkınma, Demokrasi, Hak ve Özgürlüklerdir.” Bunlar da ancak demokratik ve diplomatik yollarla kazanılır. Bunun usul ve metodu da Bediüzzaman’ın Münazarat’ta belirlediği esaslar çerçevesinde olmalıdır.
Hamiyet-i İslâmiye ve İslam Milliyeti:
İslam’ın yüce ahlakından birisi de “Hamiyet-i İslamiye” ve “İslam Milliyeti” dir. Hamiyet, gayret ve ideal anlamına gelmektedir. İslam’ı öğrenmek, imanda terakki ve tekâmül etmek, salih amellerde yarışmak ve zamanını boş yere, oyun ve eğlencelerle geçirmeden “dine, imana, kur’âna ve insanların ahiret hayatına hizmet” için gereken gayreti göstermektir.
Müslümanların dertleri ile ilgilenmek ve yardımcı olmak da hamiyet-i islamiye gereğidir. Peygamberimiz (sav) “Müslümanların derdini dert edinmeyen onlardan değildir” (Taberani, Mecmau’l-Evsat, 1:151; 7:270) buyurur. Müslümanların derdini dert edinmek kişinin hamiyet sahibi olduğunu gösterir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde müslümanların “İyilik ve takvada yardımlaşmalarını” (Maide, 5:2) bir başka ayette ise “Hayırda yarışmalarını” (Bakara, 2:148) ister. Hayırda, iyilikte ve takvada yarışmak öncelikli olarak insanların imanına ve ahiretine hizmet etmektir. İşte hamiyet-i islamiye budur.
Hamiyet ve gayret fedakârlık duygusunun inkişafı ile ortaya çıkar. Bediüzzaman “Hutbe-i Şamiye” de “Müslümanların en büyük yanlışlarından birisi ve geri kalmalarının sebebi himmet ve gayretlerini kişisel menfaatleri elde etmeye odaklanmalarıdır” demektedir. Şahsi menfaatlerini ikinci plana atarak müslümanların dertlerini dert edinmek ve hayırda yarışmakla kişi himmet ve hamiyet sahibi olunur. Hamiyet, himmetin ileri ve kemal mertebesidir. Himmet ise gayretli olma halidir. “Ehl-i himmet” “Uluvv-ü himmet” gibi kavramlarla kişinin yüksek ideal ve amaçlar peşinde koştuğu ifade edilir.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “hamiyet”, “hamiyet-i cahiliye” (Fetih, 48:26) olarak geçmektedir. Hamiyet-i cahiliye ise övülmek, kahramanlıklarını göstermek ve şöhret için kavim ve kabilesini müdafaa etmek için gösterilen üstün gayreti ve taassubu anlatmaktadır. Buna “Asabiyet-i cahiliye” de denilmektedir. Asabiyet-i cahiliye “ırkçılık” anlamında olup kavim ve kabilesini, milletini mutaassıbane müdafaa etmek anlamına gelmektedir. Cahiliye adeti olarak kabul edilen bu durumu peygamberimiz (sav) yasaklamıştır. Çünkü “Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüt edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslamiye ise, nur-u imandan in’ikâs edip dalgalanan bir ziyadır.” (Mesnevi-i Nuriye, 205)
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri ırkçılığı ve milliyetçiliği gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macun olduğunu ve onu istimal edeni sarhoş ettiğini ifade ederken, hamiyet-i islâmiyeyi imandan kaynaklanan bir ışık olarak tarif etmektedir. Hamiyet imandan kaynaklanırsa nur ve ziya olurken, ırkçılıktan kaynaklanırsa zulmet şekline bürünmektedir.
Dinsiz felsefeden kaynaklanan ve fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet riyaya şan ve şeref namını vermiş, insanları riyaya sevk etmektedir. Hakikaten insanlar riyaya o derece alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi, milletlere ve unsurlara riyayı teşmil ederek gazeteleri dellal, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden ferdî ve şahsî hayatlar “hamiyet-i cahiliye” unvanı altında milliyetçiliğe feda edilmektedir.” (Mesnevi, 318) Böylece “millet için ferdin hukuku nazara alınmaz” diyerek ferdi ve şahsi hayatlar feda edilmekte ve pek çok haksızlık ve zulme sebep olunmaktadır.
Bediüzzaman imandan kaynaklanan hamiyeti “muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesi” olarak tarif eder ve “nefret hamiyetin zıddıdır” (Sünuhat, 199) der. Hamiyetin en güzel ifadesi kişinin dini ve manevi değerleri için kendi şahsi hayatını feda ederek “şehitlik” mertebesine ulaşmasıdır. (Mektubat, 313) Kişi dini inançlara, manevi değerlere karşı muhabbet duyup hürmet ettiği ve milletine karşı şefkat hissi taşıdığı zaman “hamiyetli” bir insan olur.
Hamiyetli bir Müslüman merhamet gereği “Sen çalış ben yiyeyim” demeyeceği gibi, “Başkası acından ölürse ölsün bana ne” diyemez. Böylece faizcilik ve tefecilik gibi iktisadi yanlışlar içinde olmayacaktır. Hürmet ve muhabbet gereği de “küçüklerini sevecek ve büyüklerine hürmet” edip yardım edecektir. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Küçüklerine şefkat göstermeyen, büyüklerine hürmet etmeyen bizden değildir” (Ebu Davud, Edeb, 145) ferman etmişlerdir.
Sevgi ve muhabbetin olmadığı yerde himmetten ve hamiyetten bahsetmek mümkün olmaz. Nitekim peygamberimiz (sav) “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de olgun mümin olamazsınız.” (Müslim İman, 93) “Birbirini sevmede, birbirine acımada ve birbirine şefkat göstermede müminler bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvları da ona ortak olur” (Riyazu’s- Salihin, 1:277) buyurmuşlardır.
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir. Kimin himmeti yalnız nefsi ise o insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenidir. Ebna-yı cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir” (Hutbe-i Şamiye, s. 151-152) buyurarak himmet ve gayret sahibi insanın şahsi menfaatinden fedakârlık ederek toplum için çalışan kişi olduğunu belirtir.
Kişi şahsi menfaatini terk etmedikçe ne züht ve ne de himmet ve hamiyet sahibi olamaz. Bediüzzaman “Zühdün manası terk-i menâfi-i şahsiyedir” (Münazarat, 277) “Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur” (Hutbe-i Şamiye, 152) demektedir.
Namusunu, şerefini, mukaddesatını koruyamamaktan dolayı utanmak ve sıkılmak da hamiyetten kaynaklanmaktadır. Mukaddesatı, Kur’an ve sünneti müdafaa ve muhafaza gayretine de hamiyet denir. İslam dini “hamiyet-i cahiliye”yi yasaklamış, “hamiyet-i diniye”yi tavsiye etmiştir. Hamiyetin dine ve millete bakan iki yönü vardır. Dine bakan yönü insanı ahrete ve Allah rızasına yönlendirirken, millete bakan yönü ile de bireyi “vatan ve millet için” fedakârlığa ve gayrete sevk etmektedir. İslamiyetin her ikisine de sahip çıkarak teşvik ettiğini belirten Bediüzzaman “İslamiyet katında din ve milliyet bizzat müttehittir. İtibarî, zahirî ve ârızî bir ayrılık var. Belki, din milliyetin hayatı ve ruhudur. Hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kalası olmalı. (ESDE, 2009, Hutbe-i Şamiye, s.357) buyurarak bunun sınırlarını çizmiştir.
Dine dayanmayan ve Allah rızasını gözetmeyen bir hamiyet insanı ırkçılığa götürürken, sadece ahrete yönelen ve dünyayı, milleti ve vatanı önemsemeyen bir yaklaşım da taassuba, ülke için fedakârlıktan kaçınmaya, “neme lazım” düşüncesi ile vurdumduymazlığa ve İslam milletinin zillet ve sefaletine sebep olmaktadır.
Bediüzzaman hamiyet ve gayret “Ümit ve Emel” sahibi olmak gerektiğini ifade etmektedir. Onun zıddı yeistir ve “Yeis aczden gelir. Yeis mani-i her kemâldir. Hamiyet ise şiddet-i mevâniye karşı şiddetle mukavemet etmektir. Çabuk ye’se ınkılab eden hamiyet hamiyet değildir” (ESDE, Münazarat, 214) buyurur.
İnsanı dini bakımdan gayrete getiren cennet ve saadet-i ebediye ümidi olduğu gibi, dünyada da gelişmeyi, terakki ve tekâmülü sağlayacak olan ve izzet ve şerefle yaşamayı netice veren, İslam’ın ve Müslümanların diğer milletler ve dinler karşısında izzetini artıran ve zillet ve sefaletten kurtaracak olan “ümit ve emeldir.” Geleceğe ümitle bakmak ve gelecekten ümitli olmaktır. İstibdadın eseri olan ümitsizlik, insandaki istidat ve kabiliyetleri söndürür ve insanlık cevherini öldürür. Ümitsizlik insanı bencil ve tembel yapar. Her türlü ahlaksızlığın temelinde ümitsizlik vardır. Bu ise Bediüzzaman’ın ifadesi ile acizlikten ileri gelir. Her gelişmeye manidir. Hamiyet ve gayret ümitten nemalanır ve her nevi sıkıntıya göğüs germeyi, dini ve milleti için her türlü fedakârlığı göze almayı netice verir. Himmet ve gayretin büyümesi ile ahlak da o nisbette yücelir. İnsanı da şahsi menfaatini takip eden şahıs olmaktan çıkarır ve ülkesi için çalışan vatandaşlar haline getirir. Bunun için Bediüzzaman “Kimin himmeti milleti ise o kimse tek başına bir millettir” demektedir.
“Hamiyet ayrıdır, iş ayrıdır” buyuran Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Bence bir kalb ve vicdan fezail-i islamiye ile mütezeyyin olmazsa ondan hakiki hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için, fasık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, tabir-i âherle fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cemedenler vezaife kifayet etmezler. Öyle ise ya maharettir veya salahattir. Sanatta maharet ise müreccahtır” (ESDE, Münazarat, 236) buyurarak dindar olmayan insanların da hamiyet ve gayret sahibi olabileceklerini belirtmiştir.
Sonuç:
Şu halde, Bediüzzaman’ın “Münazarat”ı, hem hamiyet-i diniye hem de hamiyet-i milliye ürünüdür. İslamiyet milliyeti ile hamiyet ilişkisi yukarıda izah edildiği şekilde kurulabilir. Günümüzde Kürt kimliği Kürtlerin vatanperverlik ve gayret duygularını geliştirirken Türk kimliği de Türklerin, Arap kimliği de Arapların hamiyet duygularını geliştirir ve Avrupa medeniyeti karşısında gayrete getirirken “İslamiyet Milliyeti” içinde Kürt, Türk ve Arap kimlikleri yerleştirilebilirse “İslamiyet” öne çıkar. Böylece Bediüzzaman’ın “Milliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslamiyet aklı ve Kur’an ve İman” olur.
Bunu sağlamanın yolu da “Önce Meşrutiyet/Demokrasi idaresi ve Hürriyet Prensipleri” çerçevesinde bir araya gelebilmek ve şiddeti bir kenara bırakmaktır. Devlet ve hükümet bu konuda ortak hareket etmediği ve Türkler ve Kürtler yani her iki taraf ırkçılığı ve şiddeti bırakmadıkça ne hamiyetten ve ne de İslamiyet milliyetinden ve ne de Demokratikleşme ve Hürriyetten söz edilemez…
Vâ esefa ve hayfâ ki Risale-i Nuru okuyan ve Nur Talebesi olduğunu iddia edenler dahi “Demokrasi ve Hürriyete” küfür dedikleri ve Bediüzzaman’ın “Meşrutiyet” fikrini “Krallık idaresinin baskıcı ve istibdada kuvvet veren şeriata uymayan şeriat uygulamaları ve bireycilik, meşveret yerine itaat kültürü ve tarikat düşüncesi” ile çarpıtıldığı sürece istibdat ve hamiyet-i cahiliye, yani ırkçılık kuvvet bulacak ve şiddet cihad olarak adlandırılacak ve kuvvet bulacak, kaos ve anarşi bitmeyecektir.





