Şu An Buradasınız: Anasayfa RİNYAY Tebliğler Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ VE II. MEŞRUTİYET

Risale Akademi

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ VE II. MEŞRUTİYET

e-Posta Yazdır PDF
Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı tebliğidir.
Said Nursi devletin ve milletin içine düştüğü dertlerin, ülke yönetiminden kaynaklandığını görerek, teşhis ve çözüm önerilerini Padişah II. Abdülhamit’e iletmek istedi. Ayrıca Bediüzzaman’a göre sorunların temelinde, zaruret, ihtilaf ve marifet olarak formülleştirdiği temel sıkıntılar vardı. Bu problemlerin üstesinden gelebilmek için Bediüzzaman, eğitim faaliyetini önemsemekte ve hayatı boyunca kendisine gaye-yi hayal edindiği İslam Üniversitesini Van’da açmak için Padişah II. Abdülhamit’ten yardım almayı düşünmekteydi.


İlmi, bilgisi ve zekasıyla her geçen gün daha çok tanınan Bediüzzaman 1907’da İstanbul’a geldi[1]. Bediüzzaman’ın İstanbul Hayatı, dönemin sıra dışı şartlarının sonucu olarak siyasi faaliyetleri kapsamaktaydı[2].

Bediüzzaman, bütün çaba ve gayretlerine rağmen Padişah II. Abdülhamit ile görüşemedi. Ümidini yitirmeyen Bediüzzaman Abdülhamit’e istek ve tekliflerini rapor halinde ileterek cevabını bekledi[3] fakat arzu ettiği sonuca bir türlü ulaşamadı[4].

Saray ve etrafında örülen duvarları aşamayan Bediüzzaman, İslam adına Hürriyet mücadelesine katıldı. Bediüzzaman istibdada muhalefet edenlerin safında yer alarak Jön Türklerle birlikte hareket etti[5]. 1889’da kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Yeni Osmanlılardan aldıkları hürriyet bayraktarlığı mirasını sürdürerek, II. Abdülhamit’e karşı mücadeleye başlamıştı. Bediüzzaman’ın da destek verdiği hürriyet mücadelesinde, İttihatçılar özellikle askeriyenin içersinde yürüttükleri faaliyetlerle, ilmiyenin ve bürokrasinin de desteğini temin ederek Abdülhamit’i zor duruma düşürdüler. Neticede Makedonya’da başlayan İttihatçıların isyanı kısa sürede amacına ulaştı[6] ve Meşrutiyet ilan edildi.

23 Temmuz 1908; Osmanlı Devletinin siyasi tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı veya son perdenin sergilenmesiydi. Askıya alınmış 1876 Kanun-u Esasinin tekrar yürürlülüğe konulmasıyla anayasal parlamenter düzene geri dönüldü. Bu dönem; Hürriyetin ilanı olarak da ifade edilir. Meşrutiyetle başlayan süreç 31 Mart hadisesi ve Padişah II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle kalmamış, yeni fikirlerin ortaya çıkmasına ve memleketin istikametinde önemli değişikliklere yol açacak bir dizi sonuçlar doğurdu[7].

Bediüzzaman Meşrutiyetin ilanı ertesinde meydanlarda hürriyet lehinde konuşmalar yaptı.[8] İstanbul’da, Selanik Hürriyet Meydanında nutuklar okudu ve İttihatçıların ileri gelenleriyle görüşmeler yaptı[9].

İttihat ve Terakki Fırkası, II. Meşrutiyet’in ilanı ile direkt olarak iktidarı devralmasa da, Selanik Merkez Şube’den gönderilen yedi kişi kanalıyla, idareyi dolaylı olarak aldı. Partinin böyle bir tavır içersine girmesinde; devlet yönetiminde tecrübesiz olmaları gibi bir nedenin yanında, hala II. Abdülhamit’ten çekinmeleri de önemli etken olmaktaydı. İttihatçılar idareyi ele almakta ağır ve çekingen bir hareket tarzı takip ettiler[10].

Meşrutiyetin arifesinde ve ilk günlerinde, İstanbul ve büyük şehirlerdeki ilmiye sınıfı, talebe-i ulum ve tarikat çevrelerinde meşrutiyete ve İttihatçılara destek son derece yüksekti[11]. İlmiye sınıfını ve Bediüzzamanı ümitvar edecek ilk günlerde birçok olumlu gelişme meydana geldi. İttihatçılar öncelikle anayasanın tadiliyle işe başladılar. Padişahın yetkilerini sınırlandırdılar. İnsan hak ve hürriyetlerini genişlettiler, basının önündeki sansür kalktı, toplanma ve cemiyet hürriyetleri anayasal güvence altına alındı. Seçim sistemi değiştirilerek parlamenter sistemin kuruluşu ve kuvvetlendirilmesi sağlandı[12].

II. Meşrutiyetin ilanıyla, Abdulahmid döneminde tevellüt etmiş lakin gün yüzüne çıkmamış fikirler, belirginleşerek kendilerini gösterme imkânı bulmuşlardır. Çünkü İttihatçılar her türlü sansürü kaldırarak sınırsız bir hürriyet vaadiyle meşrutiyeti ilan etmişlerdi. Dönem daha önce görülmemiş bir şekilde sınırsız bir hürriyet anlayışı getirmekteydi. Cemiyetleşmenin beraberinde getirdiği basın özgürlüğünde adeta bir patlama meydana gelmişti. Öyle ki 1908–1909 yılları arasında 353 gazete ve mecmua faaliyete geçer.[13] Bu dergi, gazete ve kitap sağanağında din-devlet ilişkisi, hürriyet ve millet gibi birçok konunun yanı sıra temel sorunların tartışılıp incelendiği görülür.[14] Bütün matbuat meşrutiyet ve ittihat Terakkiye destekte hemfikirdir.

Meşrutiyetin ve Hürriyetin halk nezdinde anlaşılması ve halkın bilinçlendirilmesi faaliyetlerine Bediüzzaman gönüllü olarak katıldı. 1910 yılında Doğu Anadolu Bölgesine bizzat giderek aşiretleri dolaştı ve meşrutiyet, hürriyet dersleri verdi[15].

Abdülhamit yönetimine muhalif, liberal düşünceden, sosyalizmi savunana, Ermenilerden Yahudilere kadar her çeşit grup ve amaç sahibi İttihat ve Terakki içersinde siyaset yapıyordu[16]. İttihat Terakki homojen bir yapıya sahip olmadığı gibi, partiyi yönetenler hürriyet konusunda fazla samimi de değildiler. Abdülhamit’in düşmesi ile ortak amaç gerçekleşince gerçek niyetler Meclis-i Mebusan’ın ilk toplantısında ortaya çıktı. Halkın ve aydınların beklentileri karşılanamayınca kopmalar yaşandı. İşte bu noktada uğruna yıllarca mücadele edilen hürriyet bir kenara bırakılarak Sultan Abdülhamit’in başvurduğu baskıcı yönetimin daha sert ve katısı İttihat ve Terakki tarafından yürürlülüğe konuldu. Memleket maddi ve manevi bir anarşiye doğru sürüklendi[17]. Bu döneme İttihat ve Terakkinin mutlak otoriter yönetimine geçiş dönemi de demek mümkündür[18].

İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenleri ile başlangıçta dostluğa dayalı bir iletişim içerisine giren Bediüzzaman, zamanla yollarını ittihatçılarla tamamen ayırdı. Burada İttihatçıların başlangıçta bulundukları noktadan tamamen uzaklaşarak, parti içersinde Bediüzzaman’ı ve savunduğu fikirleri kendilerine düşman olarak görenlerin bir hayli etkili olmalarının da payı büyüktür[19]. Said Nursi’nin kimseye ne minneti, kimseden ne beklentisi vardı. İttihatçıların hürriyetten sapmaları, Bediüzzaman’ın ittihatçıların karşısına çıkmasına sebep oldu. Jön Türklere muhalefet ederek, “Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif ettiniz; neticesi vahim olacaktır” diyerek ikazını yaparak açık muhalefetini ortaya koydu[20].

1908–1918 yılları arasında Osmanlı siyasetine hâkim olan egemen güç İttihat ve Terakki Fırkasıdır. Serbest seçimlerle oluşturulan parlamenter düzen, adeta bir oligarşik yönetim anlayışının, hukuk elbisesi altında tek parti idaresine sahne oldu. Siyasi tarihimizde parlamento geleneğimizin yeterince gelişmemiş olması ve siyasi tecrübesizlik kısa sürede siyasi buhranlar yaşanmasına sebep oldu. Öyle ki bu kısa sürede 24 hükümet değişikliği, dört parlamento feshi, dört genel seçim yaşandı. Siyasi darbeler ve sadrazamların da bulunduğu pek çok üst düzey paşaya suikastlar olağan hale geldi [21].

İttihatçılar sahip oldukları parlamentodaki sayısal üstünlüğe güvenerek, öncelikle anayasayı istedikleri gibi değiştirme ve yorumlama yetkisini doğal hak olarak gördüler. Devlet organları ve siyasi hayatı kontrol altına alarak istedikleri zaman örfi idareye müracaatla bütün kişi hak ve özgürlüklerini kaldırma yoluna saptılar. Hatta zaman zaman meclisi de uzun süreli feshedip kanun hükmünde kararnamelerle ülkeyi yönetmeyi tercih ettiler[22].

İslamcıların, ilk yıllarda müttefik olarak gördükleri ve öve öve bitiremedikleri İttihat ve Terakki fırkasıyla arası açıldı. İttihat ve Terakki iktidarı idareye iyice yerleşince, sertleşen bir tavır, hürriyetlerin sınırlandırılması, cinayetler, huzursuzluk, her gün biraz daha kötüye giden devlet yönetimine dini alanlardaki başıbozukluklar, lakayt tavırlar de eklenince tepkiler arttı.

İttihat Terakki’nin başarısız yönetimi ve siyasi hataları ülkenin hızla 31 Mart isyanına sürüklenmesini sağladı. 13 Nisan 1909’da siyasi tarihlerde “31 Mart Hadisesi” olarak bilinen olay patlak verdi. Askeriye içersindeki bir anlaşmazlığın kıvılcımıyla siyasi ihtiraslardan kaynaklanan hadise, kısa sürede İstanbul’a yayıldı. Bedüzzaman’ın sağduyulu gayretleriyle isyanı engelleme çabaları kısmen başarıya ulaştı. İttihatçıların isyanı şiddetle bastırma gayretine Abdulhamit’in ilgisiz kalışı, İstanbul’da 31 Mart hadisesinin kısa sürede bastırılmasını sağladı.
 
31 Mart Hadisesinden İttihatçılar ziyadesiyle faydalandılar. Olay, İttihat Terakkinin siyasi amaçlarını daha kolay ve rahat bir şekilde gerçekleştirebileceği mutlak hâkimiyetine giden yolu açtı. Varlığı bile korku dağlarının oluşmasına yeten II. Abdülhamit, böylece tasfiye edildi. Olayların suçu ve sorumluluğu İslamcı görüşe sahip olduğu iddia edilen kurumlara kesildi. Bu durum bir haksızlıktı, zira gerçek bu değildi[23]. İttihatçılar 31 Mart Hadisesiyle kendilerine rakip gördükleri bütün siyasi kişi ve kurumları tasfiye ederek gerçek bir “tek parti diktatoryası” kurdular[24].

İttihad ve Terakki’nin iktidarının hürriyetleri kısıtlayarak, muhalefete karşı otoriter bir dil geliştirmesi ülkede İttihatçı ve İttihatçı karşıtı olarak kutuplaşmaya sebep oldu. Meclis-i Mebusan’daki irili ufaklı partiler İttihatçılara muhalefet noktasında birleştiler. Hürriyet ve İtilaf Fırkası bu anlayışla doğdu. Bu dönemde İslamcı görüşü savunan aydın ve yazarlar arasında da görüş ayrılıkları gözükmekteydi. Sırat-ı Müstakim’in başlangıçtan itibaren İttihad ve Terakki fırkasına olan desteği açık ve netti. Bu çerçevede Heyet-i İlmiye ve İttihad ve Terakki fırkasının kongre raporları ve cemiyete ait verilen konferansları eksiksiz bir surette Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad koleksiyonlarında bulunması bunu gösterir.[25] Oysa diğer gruplar Sırat-ı Müstakim’den farklı düşünüyordu.
 
Hürriyet ve Meşrutiyet
 
Meşrutiyet, Hürriyet gibi dönemin sık kullanılan kavramlarının İslam’la bağ ve alakası nedir? Batı dünyasında gelişen bu tarz yönetim biçiminin, toplumsal dönüşümünü ve üretim biçimini değiştirememiş ülkelerin tercih etmesi sağlıklı bir tercih midir?

Tanzimatla başlayan kanunlaştırma faaliyetleri ve değişim taleplerinde her daim hedef Batı olmuştu. II. Meşrutiyetin ilanı ile konuşulan ve tartışılan hürriyet ve meşrutiyet kavramları da bütün içerik ve anlam bütünlüğü ile batı kültürünü yansıtıyordu[26]. İttihatçılar,  batı ülkelerini model alıp, millete bir takım siyasi hak ve hürriyet vaat ederek[27] asırlardır “bu devlet nasıl kurtulur?” sorusunun cevabını bulacaklarını zannettiler. Kısacası tam anlamıyla batıyı her alanda birebir taklit ederek batılı ülkeler gibi olunacağı düşünülüyordu.

Bu tavır ve politikanın yanlışlığı hakkında, Bediüzzaman; “Avrupa’nın hissiyatı İstanbul’da tatbik olunmaz. Birinin libası, ötekinin endamına gelemez. Demek, Fransız’ın İhtilal-i Kebir’i bize tamamen düstur-u hareke olamaz. Yanlışlık, tatbik-i nazariyat ve mukteza-yı hâli düşünmemekten çıkar”[28] demektedir. Bediüzzaman, İttihatçılara tuttukları yolun yanlış olduğunu, Batıyı taklit ederek bu ülkenin asırlardır geri kalmışlığına çözüm bulunamayacağını açıkça haykırıyordu.

Bediüzzaman’ın çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşayış tarzında; özgürlük ve hürriyeti zaruri bir ihtiyaç olarak algıladığını ve hiçbir şekilde taviz vermediğini görmekteyiz. Bu nedenle sık sık “Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfi kanunla tahdit ettirmem” derdi[29]. Bediüzzaman tam bir hürriyet aşığıydı.

Meşrutiyet ve Hürriyet kavramlarına üstadın yaklaşımının İttihatçılardan farklı olduğu zamanla daha iyi anlaşılır. Öncelikle Bediüzzaman Hürriyet’in zıttı olan İstibdadı; “zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeraittir. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar”[30] şeklinde tarif eder. Bediüzzaman’ın Meşrutiyete sahip çıkış noktası; devleti kurtarmaktan önce halkı kurtarmaktır. İnsanları kurtarmaktır.

Bedüzzaman fıtri olandan hareketle Meşrutiyetin nasıl amacına ulaşabileceğini ve hürriyetin nasıl olması gerektiğini net bir şekilde ortaya koymuştu. Aksi takdirde yıllardır istibdada alışmış insanların, şuurlarında ani bir değişikliği kabullenebilmeleri kolay değildi. Kanun-u Esasi’nin iadesi ile Meşrutiyetin ilanın, ne olacağını ve ne yapmasını bilemeyen halk, hızla meydana gelen bu değişiklikler karşısında şaşkınlıkla karışık bir ürkeklik ve korku içerisindeydi[31].

II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında, her yerde Kanun-u Esasi ve Meşrutiyetten söz edilerek nutuklar atılması, halkta şaşkınlıktan kaynaklanan bilinçsizce büyük bir coşku ve zamanla yerini neşe ve sevince bıraktı. Halk sokaklara döküldü, her renk ve milletten insan Meşrutiyet’i sabahlara kadar ortak bir heyecanla kutladı[32]. Bu heyecan halkta aşırı bir coşku halini aldı ve bakanlar kurulu bu nümayiş ve coşkudan rahatsız olarak bir takım önlemler almak zorunda kaldı[33]. Halktaki bu coşku patlaması uzun yıllardır hâkim olan eziklik ve mevcut durumun değişeceğine ilişkin ümitten kaynaklanıyordu.

Halk her türlü sorunlarının çözüleceğini sanıyordu. Hürriyet ve meşrutiyet halk nazarında o zamana kadar olmayan her şeydi. Refah, huzur ve emniyet demekti. Fakat kimse meşrutiyetin tam olarak ne olduğunun farkında da değildi. Bediüzzaman bu maksatla hürriyet ve meşrutiyet kavramlarını halka anlatarak, bozgunculuk çıkarmak isteyenleri boşa çıkardı ve halkın aydınlatılmasında önemli hizmetlerde bulundu[34].

Jön Türkler Meşrutiyet’i “Her derde deva” şeklinde adeta sihirli bir tılsım gibi anlatarak ümit dağıtıyor, halkın cemiyetlerine bağlanarak desteğini temine çalışıyorlardı[35]. Bu durum insanların Meşrutiyeti kendine göre anlayarak farklı anlamlar yüklemesine yol açmaktaydı. Herkesin Meşrutiyetten beklentileri o kadar farklıdır ki; köylüler vergi ödememek, memurlar terfi ve maaş zammı olarak beklemekteydi. Basın ise sınırsız ve denetimsiz bir ortam olarak telakki ediyordu. Fakat halkta genel olarak İttihatçıların öncelikle Meşrutiyetle; kalkınma hamlesinin başlayacağını, kapitülasyonların kalkacağını dağılmakta ve yıkılmakta olan devletin tekrar eski günlerine geri döneceğini düşüncesi hakimdi.

Oysa II. Abdülhamit’i devirmek için 19 yıl mücadele veren İttihatçıların, 1876 Anayasasını yeniden yürürlülüğe koymaktan öte bir hürriyet anlayışları ve toplumun önüne koyacakları yeni bir projeleri yoktur. İttihatçılar için “Meşrutiyet” ve “Hürriyet” gibi kavramlar sadece padişahı devirip, devleti kurtarmaktan başka bir anlam ifade etmemekteydi[36]. Yani amaç halkı değil devleti kurtarmaktı. Abdülhamit’in otoriter ve baskıcı yönetimini eleştiren İttihatçıların kısa sürede aynı tarz bir yönetim anlayışı sergilediler. Düşüncelerinde samimi olmayan Jön Türklere karşı Bediüzzaman, “Böyle hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükümetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır” dedi[37]. Bediüzzaman kişi, yada kurum üzerinden değil ilkeler üzerinden giderek, savunduğu değerler için sonuna kadar canıyla mücadele etmekten kaçınmayacak kadar cesur birisiydi.

İslamcı aydınların meşrutiyete yaklaşımları zaman içerisinde farklılık gösterdi. Bazı âlimler meşrutiyetin kesinlikle İslam’a aykırı olduğunu ilan ederken, buna mukabil tam zıt fikirler Ayasofya Camii’nde Cuma Vaazı’nda verilen hutbede ve aynı şekilde Sırat-ı Müstakim’in ilk sayısında yayınlanan İttihad ve Terakki konulu ilginç yazılarda görülmekteydi[38]. Yani halk gibi aydınların da kafası karışıktı. İfrat – tefrit arasında çeşitli fikirlere rastlanıyordu. Oysa Bediüzzaman’ın tavrı net ve açıktı. “Şeriat âleme gelmiş; tâ istibdadı ve tahakkümü mahvetsin”[39]. Meşrutiyeti-i meşruanın en hararetli savunucusu olan Bediüzzaman’ın Hürriyet karşıtı fikirlere taraftar olması düşünülemez.  

Bedüzzaman’ın hürriyet tarifiyle batıda yapılan tarif arasında farklılık vardı. Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi 21 Madde’yle Hürriyeti, “Başkasına zarar vermemek şartıyla her şeyi yapabilmek” şeklinde tarif etmektedir. Fakat Bediüzzaman’ın bu tarife itirazı var, o bu tarifin hürriyetten ziyade, “.. belki sefahat ve rezaletlerini ilan ediyorlar”[40] şeklinde yorumlamaktaydı. Çünkü Bediüzzaman gerçek hürriyet için bir takım olmazsa olmaz şartlar ortaya koymaktaydı. Bu şartları, “nazenin Hürriyet, âdab-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lazımdır. Yoksa, sefahat ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir; belki hayvanlıktır, şeytanın istibdattır”[41] şeklinde açıklar. İnsanın sadece başkasına karşı değil kendisine karşı da hür olma halidir. Yani Bediüzzaman’a göre insan süfli duyguların ve harici baskıların esiri olmadan özgürce hareket edebilmesidir. Gerçek hürriyetinde bu olduğunu düşünür.

Said Nursi, Meşrutiyet kavramına “meşrua”, Meşverete, “şeriyye” kayıtlarını getirirken Hürriyeti de şeraite uygunluğunu ifade ederek, “Hürriyet-i şeriyye”, sınırlandırmasıyla ifade etmektedir. Çünkü üstada göre, “Hürriyet âdâb-ı şeraitle takyid ediniz. Zira Câhil efrat ve âvâm-ı nâs: kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur[42]. Bediüzzaman’ın çözüm önerileri gerek ittihatçılar gerekse ittihatçıları takip edenler tarafından yeterince değerlendirilemedi. Bilakis Bediüzzaman’ın görüşlerine karşıt fikirler revaç bularak uygulama sahasına geçirilmeye çalışıldı. Bu nedenle Meşrutiyet bir çözüm olmadığı gibi, Meşrutiyetle açılan yolda bir çok hatalar yapıldı. Toplum olarak hala sancı ve sıkıntılarını çektiğimiz bu hataları Bediüzzaman’ın eserlerini okuyarak telafi etmek mümkün.   

Bediüzzaman Sait Nursi yok sayılabilecek, yada görmemezlikten gelinebilecek bir aydın değildir. Osmanlı devletinin son döneminde meydana gelen önemli hadiselerinin içersinde Said-i Nursi’yi aktif bir şekilde görmek mümkündür. Meşrutiyet öncesinde II. Abdülhamit’in karşısında, ilanında meydanlarda, Meşrutiyet ve Hürriyetin anlaşılması için Doğu’da aşiretlerin arasında, 31 Mart Hadisesinde önce halkın arasında yatıştırıcı rolünde görülmektedir. Bediüzzamanın bu çabalarına mani olmak isteyenler, sözde Bediüzzamanı yargılamak için Divan-ı Harbi Örfi karşısına çıkarmışlar; fakat adeta hukuk dersi alarak, mahkeme heyetinin ve bir iktidarın nasıl yargılayarak mahkûm edildiğini görmüşlerdi.

Bütün bu olaylar içersinde Bediüzzaman’ın eğilmeden, fikirlerinden taviz vermeden istikrarlı bir şekilde yürüttüğü mücadelesinde; zaman ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı.
 


[1]       Bediüzzaman’ın ilk İstanbul’a 1896 ve 1899’da gittiğine dair rivayetler mevcutsa da kaynakları sağlam olmadığından güvenilir değildir. Fakat 1907 yerine 1908’de yani Rumi 1324’te ilk kez gittiğine dair talebesi Şam’lı Hafız Tevfik’in ayrı bir iddiası da mevcuttur. Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı, c.I, İstanbul 1990, s. 135. Fakat Üstadın bizzat kendisi 1948’de Afyon mahkemesine karşı yaptığı savunmada, “..Bundan kırk sene evvel ve Hürriyet’ten bir sene evvel İstanbul’a geldim..” demektedir. Said Nursi, Şualar, 544; Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, İçtima-i Reçeteler, I, İstanbul 1990, s. 37
[2]       Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 50
[3]       Dilekçenin mahiyeti hakkında bknz. A. Badıllı, a.g.e, s. 147–149; Bediüzzaman Bu süre içinde Fatih’te Şekerci hanına yerleşir. Ahalinin ilme dikkatini çekmek ve ulema ile ilişki kurarak tanışmak için o zamana kadar kimsenin cesaret edemediği bir özgüvenle kapısının üstüne, “Burada her suale cevap verilir, fakat soru sorulmaz” yazısını asar. Büyük ilgi ve rağbet görür. İstanbul’da ismi ve şöhreti yayılır. Herkesin sorularına ikna edici cevaplar verir. Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, İstanbul 1990, s. 49; Eşref Edip, Risalei Nur Said Nur Hayatı, Eserleri, Mesleği, İstanbul 1958, s. 32; Ş.Ü., Bediüzzaman Said-ül Nursi Hazretlerinin Hayatı ve Eserleri, Büyükdoğu, S. 32, 27 Ekim 1950, s. 12; Ali Himmet Berki, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, Haz. Necmeddin Şahiner, c. I, İstanbul 2003, s. 159–60; A. Badıllı, a.g.e,s. 144; Bu durum Paşaların dikkatini çeker ve rahatsız eder İslam Yaşar, “Asırların Adamı: Bediüzzaman Said-i Nursi”, Bediüzzaman Kimdir?, Risale-i Nur Nedir?, İstanbul 2002, s. 62
[4]       Abdülhamit raporu çok beğenir ve Bediüzzaman’a bir takım ihsanlarda bulunarak isteklerinin daha sonra yerine getirilebileceğinin bildirilmesini ister. Oysa Said-i Nursi’nin asıl beklenti ve isteği bu değildir. Padişahın dikkatini çekerek huzura çıkabilmek amacıyla ihsan-ı şahaneyi reddeder. İhsan-ı Şahanenin reddedilmesi alışılmış bir hadise değildir. Bediüzzaman’dan rahatsız olanlar bu durumu istismar ederek bertaraf etmeye çalışırlar. Padişahla görüşmeyi isteyen Bediüzzaman kendini sarayda değil tımarhanede bulur. Bediüzzaman’ı dinleyen doktor; “Eğer Bediüzzaman’da zerre kadar delilik emaresi varsa, dünyada akıllı adam yoktur” teşhisi koyar. Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Said Nursi, İstanbul 1990, s. 103;,İ. Yaşar, a.g.m. s. 61–63
[5]      Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, çev. Metin Çulhaoğlu, İstanbul 1992, s. 136
[6]       Ahmed Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp Hareketleri ve Milli Mücadele, İstanbul 1956, s. 424
[7] Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, İstanbul 1993, s. 5
[8] Konuşmanın Metni, “Hürriyete Hitap”,Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i hayat, s.51-54; ayrıca, a.g.müellif, İçtima-i reçeteler, I, s.81-93
[9] A. Badıllı, a.g.e., s. 191; Talat Paşa, Bediüzzaman’la alakalı olarak, “O, büyük bir vatanperver, kahraman bir fedaidir. Millet ve memleket uğrunda fisebilillâh hayatını vakfetmiştir” der. Sebilürreşad, c. V, S.123, Mart 1952
[10] Recai G. Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları, İstanbul 1977, s. 251; Said Halim Paşa, a.g.e., s. 7–8
[11] İsmail Kara, İslamcıların Siyasi Görüşleri, İstanbul 1994, s. 99
[12] Tarık Zafer Tunaya, Hürriyetin İlanı, İstanbul 1998, s. 23–24
[13] Zafer Toprak; “II. Meşrutiyet Fikir Dergileri” TCTA, c.I, İstanbul 1983, s.126.
[14] Bernard Lewis; Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Çev. Metin Kıratlı), İstanbul 1991, s.212.
[15] A. Badıllı, a.g.e., s. 190
[16] Rıza Nur, Hürriyet ve İtilaf Fırkası Nasıl Doğdu? Nasıl Öldü?, yay.haz. İ. Yalınkılıç, İstanbul 1996, s. 24
[17] Said Halim Paşa, a.g.e., s. 11
[18] Mete Tuncay, “Siyasal Tarih 1908–1923”, Türkiye Tarihi 4 Çağdaş Türkiye 1908–1980, İstanbul 1995, s. 32
[19] A. Badıllı, a.g.e., s. 197
[20] Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 50
[21]Tarık Zafer Tunaya, Hürriyet, s. 24–26
[22] T. Z. Tunaya, Hürriyet, s. 41
[23] Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, çev. Y. Alogan, İstanbul 1995, s. 56
[24] Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908–1914, çev. N. Yavuz, İstanbul 1995, s. 69
[25] İ. Kara, a.g.e, s.66.
[26] İ. Kara, a.g.e., s. 25
[27] Sait Halim Paşa, a.g.e., s. 6
[28] Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i reçeteler, I, s.i 46
[29] Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, İstanbul 1990, s. 43
[30] Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, İstanbul 1993, s. 14
[31] R. G. Okandan, a.g.e., s. 250; F. Ahmad, İttihat ve Terakki, s. 31
[32] “Ancak bunlar ne istiyorlardı? ‘Bize meşrutiyetin ne olduğunu söyle’ diye bağırıyordu kalabalık. Bir konuşmacı buna ‘Meşrutiyet öyle bir şeydir ki bunu bilmeyen eşektir’ diye cevap veriyordu. Meşrutiyet her derde deva bir çare olarak gösterildiği için herkes parlamentonun toplantıya çağrılmasının bütün sorunları çözeceğine inanıyordu. Stanford J. Shaw, Ezel Kural Shaw; Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Çev. Mehmet Harmancı, c.II, İstanbul 1983, s.330–331; Memleketin her yerinde çılgın bir şekilde hürriyetten bahsedilmekteydi. Saray şaşırmış, zabıta şaşırmış, halk şaşırmıştı. Ağızlarda bir parola dolaşıyor, “Hürriyet gelmiş! Bazı taraftarlar soruyorlardı: Bu hürriyet nedir? Nereden gelmiş? Onu ecnebi ülkelerin birinden gelmiş bir rahibe diye tarif edenler görülmüştü” R. G. Okandan, a.g.e., s. 251
[33] R. G. Okandan, a.g.e., s. 252
[34] İ. Yaşar, a.g.m., s. 64
[35] Mim Kemal Öke, “Son Dönem Osmanlı İmparatorluğu”, DGBİT, c.XII, İstanbul 1993, s.251.
[36]Şerif Mardin, “19. Yüzyılda Düşünce Akımları ve Osmanlı Devleti”, Türk Modernleşmesi, İstanbul 1994, s.100
[37] Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, I, s. 42
[38] Manastırlı İsmail Hakkı:“(..........) Bitiyorduk, mahvoluyorduk. Fakat elhamdülillah, nusret-i ilahiye yetişti. Kahramanlar ortaya atıldılar. Rüyet-i hürriyet Balkanlar’da temevvüce başladı. Bir nesim-i seher bütün maşamm-ı ümmete hürriyet kokuları getirdi. Kalpler galeyana geldi, zalimler şaşırdı. Rüya zannettiler. Yerden insanlar gökten melekler hep birlikte çalıştılar. O melunların hepsini sernigün etti Allah. Elhamdülillah sümme elhamdülillah”. İ. Kara, a.g.e, s.67
[39] Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i reçeteler, I, s.i 42
[40] Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, İstanbul 1993, s. 55
[41] B. S. Nursi, Münazarat, s. 55
[42] Bediüzzaman Said Nursi Divan-ı Harbi Örfi, İstanbul 1993, s. 15
Son Güncelleme ( Cuma, 14 Ekim 2011 12:57 )  

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 78 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter