Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı tebliğidir.
1.Bediuzzaman, Münazarat isimli eserini “Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın, Şanlı Tali’siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi” olarak tanımlıyor. Bu tanımlama yapıldığı dönem ve günümüz açısından nasıl yorumlanabilir? Bediuzzaman’ın Münazarat’ı “Ekrad Reçetesi” olarak adlandırması, güncel bir Münazarat okumasının bize Kürt sorununun çözüm haritasını ihtiva ettiğini söyleme imkanı verir mi? Nasıl?
1. Merhum üstadın Münazarat’ı yazdığı zamanla, günümüzde “Kürt Sorunu” olarak nitelediğiniz zaman arasında çok büyük farklar var. Üstat için Kürt’lerin en büyük sorunu eğitim ve bundan kaynaklanan cehalet, işsizlik, ihtilaf ve geri kalmışlıktı. Daha doğrusu, medreselerde öğretilen geleneksel eğitimin ruhsuzluğu ve semeresizliği yanında modern mekteplerde verilen çağdaş eğitimden mahrumiyetleri idi. Geleneksel medrese eğitiminin genelde Osmanlı Müslüman toplumunun, özelde ise Kürtlerin sorunlarına çözüm üretemediğinin ve üretemeyeceğinin farkındaydı. Bununla beraber, İstanbul’daki tecrübeleri, taklitçi bir çağdaş eğitimin de bu sorunları çözmeye yetmeyeceğini, dahası yeni sorunlar üreteceğini düşünüyordu. Geçen zaman bu ön görüyü haklı çıkarmıştır.
Molla Said bir yandan Kürd kimliğini irdeleyerek Kürt toplumunu ciddi bir eleştiriye tabi tutuyor; onları kendilerini yenilemeye davet ediyordu. Diğer yandan da, dönemin idarecilerine eğitimde anadilin önemini hatırlatıyordu. Bugün geriye doğru baktığımızda, yüz yıl önce ifade edilmiş bu ifadelerin doğru ve sahih olarak anlaşılıp yorumlanmasının bugün tartıştığımız sorunlara çok ciddi katkılar yapabileceği görülüyor. Bu metinlere eleştirel bir bakışla yaklaşmanın, yer yer katkı yapmanın ve günümüze taşımanın onun ruhunu şad edeceğini düşünüyorum. Onun en büyük arzularından biri de, hepimizi ilgilendiren meseleler karşısında, hepimizin aklımızı kullanması; tartışmalara katılması ve aklını kimsenin cebine koymamasıdır.
Sorunun ikinci kısmıyla ilgili şunlar söylenebilir: Cemaleddin Afgani, Namık Kemal, M. Akif gibi dönemin birçok mütefekkiri gibi, üstad Nursi de Müslümanların içerisinde bulunduğu cehalet, sefalet ve geri kalmışlığın sebebi/sebepleri olarak İslami değerleri görmez. Tam aksine, bu durumdan İslami değerlerin yanlış anlaşılması ve yorumlanmasını sorumlu tutar. Bu açıdan bakınca Kürd kültürünün içerisinde yetişmiş biri olarak Molla Said’in, öncelikle kendi hemşerilerini muhatap alması anlaşılabilir. Zaten II. Meşrutiyet öncesinde ve sonrasında birçok Müslüman aydının benzer görüşleri çeşitli kanallardan -özellikle de gazeteler vasıtasıyla- topluma ilettikleri görülmektedir. Ancak üstadın hemşerilerine İstanbul’da yayınlanan gazetelerle ulaşması neredeyse mümkün değildir. Ulaşsa bile bunları okuyacak insan sayısı çok sınırlıdır. Üstat bunun farkındadır ve hemşerilerine “eğer siz sahife-i efkârı okusanız, tarîk-i siyaseti görseniz, huteba-i umumî olan, doğru konuşan cerâidi dinleseniz, anlayacaksınız ki” demekten kendini alamamaktadır. Bu veriden hareketle, kendisi bizzat halkı aydınlatma; hürriyet, meşrutiyet, ötekinin (Hıristiyan, Ermeni, Yahudi vs.) hakları konusundaki sorularını cevaplamaya çalışmaktadır. Bence üstadın bir hareket ve dava adamı olmasının güzel bir örneği ile karşı karşıyayız. 1911 gibi erken bir dönemde kış-yaz demeden aşiret aşiret; köy köy gezerek inandığı fakirlerini topluma taşımış; en güzeli ise onlarla tartışmıştır. Söz konusu olan tartışam ve konuşma tek yönlü bir monolog değil, Sokrates’çi anlamıyla “gerçek bir münzara”dır. Bugün yeni bir Anayasa yapmaya çalışanların bundan alacakları dersler vardır. Bu da yeni Anayasayı herkese anlatmak; herkesi ve her kesimi sürece dâhil etmektir.
2.Münazarat’ın üslubundaki muhalefetin sebeplerini açıklarken, Bediuzzaman milliyetiyle iftihar etmeyi sahiplenir: “Râbian:Fıtraten bendeki gurur, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdis-i nimet, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümâyiş, şâş adama eserlerimde hakikatten fazla bir enâniyet gösteriyor. Evet, enâniyet var; benim değil, milletimin enâniyetidir. Benlik var; benim değil, sınıfım olan melâik-i medârisinizzetidir.” Bu milliyetin “Kürtlükle memzuç İslamiyet milliyeti” olarak anlaşılması, Bediuzzaman’a “Kürt-İslamcı” nitelemesinde bulunmayı ne kadar mümkün kılar?
2. Filozof ve düşünürleri onların dönemlerinden sonra oluşturulan şablon veya kavramlarla tanımlamak faydalı olsa da eksiktir. Zira “Kürt-İslamcı” kavramının kendisi sorunludur. Bence burada özgün ve önemli olan, Molla Said bizzat kendisi doğru anlaşılması için bizlere yardımcı olmaktadır. Bundan dolayı sorunlu şablonlardan ziyade Kürt kültürünü ve kimliğini anlayarak onu anlamaya çalışmalıyız. Kadim Yunan filozoflarını anlamaya çalışırken, dönemin Yunan kültür ve mitolojisinden hareket ettiğimiz gibi, Molla Said’i doğru olarak anlamak için de, içerisinden çıktığı, anne sütü gibi beslendiği ve yetiştiği; onu şekillendiren ait olduğu kültürü ve özellikle şark medreselerinin sosyo-kültürel yapısını anlamakla işe başlamalıyız.
Bundan hareketle, Molla Said’in “Kürtlüğünü ve Kürt kimliğini” vurguladığı her yerde bunu “müspet milliyet” olarak tanımladığı bir kavramlaştırma ile yaptığını düşünüyorum. Burada önemli olan nokta, “öteki” olarak ifade edilen farklı kültür, dil ve din mensuplarının da aynı haklarının olduğudur. Bundan dolayı da bu ifade ediş dili “birlikte yaşamanın ortak dili” için önemlidir. Bundan yararlanabiliriz. Farklı dil ve din mensupları hiçbir endişe duymadan kimliklerini ifade ederek tartışmaya katılabilmeli; bizler de bu katkıyı kendi çerçevesinden çıkarmadan, anakronizme düşmeden anlamaya çalışmalıyız.
3. Bediuzzaman “Saykal-ı İslamiyet” adını verdiği Muhakemat ve “Ekrad Reçetesi” olarak adlandırdığı Münazarat’ın teliflerini hamiyet-i İslamiye ve hamiyet-i milliye olarak telaffuz eder: “Sâbian: Şu “Saykâl-ı İslâmiyet” ve “Ekrad Reçetesi” olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahrâlarınkuvve-i münbitesi fevkalâde neşvünemâ vererek, kırk elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesim bir şecere oldu, hem meyve verdi.Evet, öyle bir vakitte vücuda geldi ki, dağlar beni derelerin yed-i haşînine fırlatıyordu. Onlar da, beni sahrâların yüzlerine çarpıyordu. Sonra, hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve bâzan rüzgâr vurup, derenin dibine düşmüş meyveleri ilâç için toplayıp, medine-i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hatta bir kısmı Bâşid Dağının yemişidir, bir tâifesiFerrâşîn Ovasının meyvesidir, bir miktarı Beytüşşebap Deresinde, kırmızılanmışsemeresidir. İşte, şu iki eseri yazdığım vakit, zaman kısa, mekânvahşi, ben seyyah, zihin müşevveş, vücut yarım hasta, yazmak acele olduğundan, elbette müşevveş olur.” Şu halde, Münazarat, hamiyet-i milliye ürünü müdür? Öyleyse, bunun İslamiyet milliyet ve hamiyetiyle ilişkisi nasıl kurulabilir? Günümüzde Kürt kimliğine ilişkin tartışmaları bu açıdan nereye koyabiliriz?
3. Buradaki anahtar kelimelerin “hamiyet” ve “milliyet” kelimeleri olduğu görülüyor. Hamiyet kavramının anlamı konusunda pek sorun yok. Bizleri harekete geçirecek yön verecek; bencil, faydacı ve hazcı bir anlayıştan diğerkam bir anlayışa götürecek temel muharrik ve motivasyon dinden; daha doğrusu Said Nursi’nin “kuvvet” olarak tanımladığı ve hakiki imanı elde eden insanın tüm dünyaya meydan okuyabileceği anlayışından kaynaklanmaktadır. Bizi harekete geçirecek, İslam’ın doğru anlaşılması ve İslami değerlerin içselleştirilmesinden doğacak imandır. Milliyet kavramına gelince, bu sorunlu bir kavramdır. Bu kavram düşünce tarihimizde “din” olarak anlaşıldığı gibi; bugün anladığımız anlamda farklı ırkları da ifade etmektedir. “Millet-i İbrahim” derken, İbrahim’in dini olarak anlaşılması buna güzel bir örnektir.
Ancak üstadın kullandığı şekliyle ve kullandığı ortamı dikkate aldığımızda, yine “müspet milliyetçilik” anlayışına uygun olarak Müslüman bir Kürt âlim olarak, Müslüman Kürt kardeşlerinin dertlerini kendine dert edindiğini; buna çözüm bulmak için dağ, dere, tepe, ova, kış-yaz demeden yollara düştüğünü görüyoruz. Bundan dolaylı Molla Said’in bir tavrının bugünkü bazı Kürt milliyetçilerinin “ırkçı” anlayışlarından ayırt etmek gerekmektedir. Zira onun Osmanlının birlik ve bütünlüğünü koruma konusunda sorunu yoktu. Osmanlı Devletinin ve toplumunun geleceği için Sultan II. Abdulhamid gibi otoriter bir kişiyi eleştirmiş ve bunun sonucunda tımarhane ve hapishaneyi boylamayı göze almıştır. Bununla birlikte, içerisinden çıktığı Kürtlerin sorunlarına öncelik vermesi, onlara çözümler üretmeye çalışması; bunu yaparken onları da aydınlatması ve eğitmeye çalışması dikkat çekicidir.
Kısaca, Münazarat’ı sadece hamiyet-i milliye olarak anlamak yanlış olur. O zaman 30’lu yaşlarda, milletinin eğitimi için yollara düşen Molla Said’nın özgün yanını göremeyiz. Zira başka eserlerinde de (Ör. Hutbe-i Şamiye’nin mukaddimesinde) hamiyet-i diniyenin, saf hamiyet-i milliyeden daha kuvvetli olduğunu ifade etmektedir. Bununla beraber hamiyet-i milliyenin de farkındadır. Özellikle Ermenilerle ilgili gözlemlerinde bunu ifade eder. Dahası, hakiki iman sahibi bir müminin hamiyetinin daha fazla olması gerektiğini de vurgular. Bunda temel olan hamiyet-i diniyedir; Ancak Kürt olmanın getirdiği nüansın da altını çizmektedir. Molla Said’i kendi dönemindeki pozitivist, dinsiz, ırkçı ancak hamiyetli hemşerilerinden ayıran da bu özelliğidir diye düşünüyorum.
4.Kürt sorununda çözümün taraflarından biri olarak Kürtleri anlamanın önemine Bediuzzaman, Münazarat bağlamında sarfettiği şu ifadeleriyle dikkat çekiyor:“Şu eserin nağamâtını dinlemek için, bir Kürt cesedini giymek, bir vahşi hayâlini başına takmak gerektir. Yoksa ne istimâhelâl, ne semâ tatlı olur.” Bugün Kürtlerle empati kurabilmenin vesileleri neler olabilir?
4. Clifford Geertz, Müslüman toplumları daha iyi anlamak için uzun yıllar Kuzey Afrika’daki bir köyde yaşadı. Müslüman toplumun gündelik hayatını örf, adet ve geleneklerini yakından gözlemledi ve tanımaya çalıştı. Kürtler konusunda dünyadaki önemli otoritelerden biri olan Hollandalı Martin van Bruinessen de ünlü kitabı Ağa, Şeyh Devleti yazmadan önce Kürtler içerisinde yıllarca yaşadı; şeyh ve ağalara misafir oldu; işçi eylemlerine katıldı.
Molla Said 1911 gibi erken bir dönemde İstanbul’daki Osmanlı aydınlarının ve idarecilerinin Kürtler konusundaki cehaletlerini görüce; onları bu din kardeşlerinin sorunlarını daha yakından tanımaya ve çözüm üretmeye davet ediyor. Kendini Kürt hissetmek, Kürt gibi yaşamak, giyinmek ve düşünmekten bahsediyor. Empati kavramının günümüzdeki anlamı ile bilinmediği bir dönemde “ötekini” anlamının yollarını ve yöntemlerini gösteriyor.
Merhum üstadın diğer nasihat ve öğretilerini bir kenara koyalım, sadece bu tavsiyelerini tutup, Kürtler tarihleri, dilleri ve kültürleri ile oldukları gibi anlaşılmaya çalışılsaydı–ne kadar mümkünse- bugünkü sorunlarımızın büyük ölçüde olmayacağını; daha doğrusu bu sözde sorunların ortaya çıkmayacağını düşünüyorum. Bugün en ırkçısından en sıradan Kürt’e kadar tüm Kürtlerin şikâyetçi olduğu “inkâr, ret ve asimile” politika ve anlayışıdır. Hala insanın en temel hakkı olduğu BM belgelerinde ifade edilmiş “anadil eğitiminin” yapılıp yapılmamasını tartışıyoruz. Halbuki Molla Said yüz yıl öncesinden “ötekini” anlamak için bizleri çok radikal bir adım atmaya çağırmıştı. Bu adımı atmaya bir türlü cesaret edilmedi.
5. Münazarat, Bediuzzaman tarafından Kürtlere verilen meşrutiyet/demokrasi derslerinden müteşekkildir:
“Vaktâ Meşrutiyetin ikinci yaşında, İstanbul’un temsil ettiği asırdan tarihvârî bir nazar ile göçüp, kurûn-u vustâya karşı aşağıya inmekle, aşâir-i Ekradın içinde cevelân ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye, güzden bahara bilâd-ı Arabiyeden bir rıhlet-i şitâiye ettim. Dağ ve sahrâyı bir medrese ederek meşrutiyeti ders verdim.”
5. Münazarat’ın “meşrutiyet/demokrasi” ile ilgili olması tabii karşılanmalıdır. II. Meşrutiyet öncesindeki tartışmaların içerisinde bulunmuş ateşli ve hamiyeti milleti olan bir mütefekkirden başkası da beklenemez. Ancak buradaki meşrutiyet kavramı ve bunun “meşrulaştırılması” konusu çok iyi irdelenmelidir.
Zira Molla Said ve birçok çağdaşının meşrutiyeti “meşrulaştırmada” referans aldıkları Kur’an ayeti geleneksel anlayışta farklı anlaşılmıştır. Ancak Molla Said ve bazı çağdaşları bunu yeni bir bağlamda yeniden üretmeye çalışmışlardır. Bu kavramlaştırmanın ve Üstad’ın yaptığı katkının daha iyi anlaşılabilmesi için başta Cemaleddin Afgani ve Namık Kemal olmak üzere dönemin önde gelen fikir adamlarının görüşlerinin incelenmesine ihtiyaç vardır.
İlginç olan, üstadın bu tartışmalarda geleneğe değil, doğrudan metne ve sünnete bakmasıdır. Ona göre meşruti bir idarenin kökleri bu iki kaynakta çıkarılabilir. Bu kendi başına modern bir anlayıştır.
6.Bediuzzaman’ın “Kürtlerin tabiat-ı meşrutiyet-perverâneleri” ifadesi, Onun milli seciye nazariyesine yakın durduğunu mu gösterir?
6. Bence burada muhataplarını okşama ve sürece dâhil etme anlayışı vardır. Başka yerde de yine hemşerilerini akıllarını kullanmamakla itham etmesi; sorduğu her soruya “ağamız bilir” diyenlere küserek ağalarının cebine koydukları akıllarını muhatap alması hatırlanmalıdır. Üstad, muhataplarını tahrik etmek için onların kültüründeki önemli noktaları öne çıkardığı gibi, yeri geldiğinde eleştirilerini de yapmaktadır. Kürt medreselerine ve bunları tekelinde tutan; her tür yeniliğe karşı zihniyetle birlikte yozlaşmış şeyh anlayışına getirdiği eleştiri unutulmamalıdır.
7.Yine Bediuzzaman’ın siyasetçilere dönük olarak “Kürt ve emsalinin fikren meşrutiyetperver olduklarını ancak bazı memurların meşrutiyeti kabul etmekte zorlandıklarını belirtmesi”, Osmanlı’dan Cumhuriyete intikal eden çizgide, siyasetin temel fay hattını, bürokratik seçkinlerin demokrasi hazımsızlığıyla ilişkilendirmesi olarak yorumlanabilir mi?
7. Kanaatimce burada vurgulanmak istenen, İslami referansların yeniden yorumlanmasıyla Kürtlerin meşrutiyetin “meşrutiyeti” konusunda ikna edebileceğini, ancak yerleşik hâkim anlayışı ve onun temsilcisi olan bürokrasinin ikna edilmesinin ve elindeki gücü başkası ile paylaşmasının pek kolay olmadığını vurgulamak istiyor. O günden bu yana başta askerler olmak üzere, atanmış elit ve bürokrasinin demokratikleşme ve hukukun üstün olduğu bir toplum hayaline ulaşma sürecinde gösterdikleri direnç ve yaşadığımız acı tecrübeler de bunu doğruluyor.
8.Bediuzzaman’ın hükümeti hekime benzettiği ve teşhis konulma sürecini ele aldığı temsilinden hareketle, adem-i merkeziyet meselesine, idari ve siyasi boyutlarıyla birlikte, bakışı nasıl değerlendirilebilir? Hamidiye Alaylarının yol açtığı olumsuz sonuçların merkeziyetçi bakış açısıyla ilişkilendirilmiş olması neyi remz etmektedir?
8. Bu soruya daha anlamlı ve doğru cevap verebilmek için Said Nursi’nın “insan anlayışını” iyi irdelemek gerektiğini düşünüyorum. Üstad Nursi hamiyet-i milliyeti olan; eğitimli ve nitelikli bireylerden oluşan bir toplumda âdem-i merkeziyetçilikten korkmamaktadır. Merkeziyetçiliğin en büyük korkusu, cahil bıraktığı ve öteki olarak gördüğü ve güvenmediği çevreye/taşraya yetki vermemesidir. Cumhuriyetçi seçkinlerin taşraya bakışı bunun tipik bir örneğidir.
Molla Said’in Hamidiyye Alaylarına getirdiği eleştiri doğru anlaşılabilseydi, Cumhuriyet tarihi boyunca sıkı bir şekilde sürdürülen “güvenlik odaklı”, sıkıyönetimli, OHAL ve koruculuk anlayışlarına ve bu anlayışla heba edilen hayatlara ve milli servete gerek kalmayabilirdi. Ancak tekçi, baskıcı ve inkârcı anlayışların değişmesi –en son Arap baharı olarak tarif edilen süreçte görüldüğü gibi- kolay olmamaktadır. Toplumsal değişim süreci sabır, zahmet ve yenilikçi fikirler gerektiren bir süreçtir.
9.Aynı temsilde cehalet hastalığının ilaçlarını içeren reçetenin önce yerel dilde sonra resmi dilde yazılmasına ilişkin yaklaşım, resmi dil ile diğer dillerin kullanımı arasında nasıl bir ilişki kurmaktadır?
9. Yukarıda da işaret edildiği gibi, insanların doğdukları dili öğrenmesi, onunla kendini ifade etmesi ve anadilini geliştirmesi en temel insan haklarından sayılmaktadır. Molla Said resmi dil olarak Türkçenin önemini vurgularken, medeniyetimizin dili olan Arapçanın da eğitimin bir parçası olması gerektiğini savunmaktadır.
Bugün çağdaş üniversiteler küreselleşmenin dili olan İngilizceyi öğretmekle yetinmemekte; bunun yanında birkaç dili öğretmeye çalışmaktadır. Bence mahalli dillerin yakın gelecekteki en büyük düşmanı baskıcı, inkârcı ve asimilasyoncu anlayışlar olmayacaktır. İlginç bir şekilde insanların iş buldukları, iş yaptıkları, muhatapları ile iletişim kurdukları küreselleşmenin dili, mahalli dillerin yeni tehdit kaynağı olacaktır. Küreselleşmenin resmi/gayr-i resmi dili şimdilik İngilizcedir. Batıdaki ekonomik kriz devam ederse, Çin ve başka yeni güçlü ekonomiler ortaya çıkarsa, yeni diller de ortaya çıkacaktır. Buna rağmen, mahalli dillerin insanlığın orta zenginliğini ve kültür mirasını oluşturduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle de mahalli diller yaşatılmalı, yaşamaları için tüm tedbirler alınmalıdır.
10.Husumet ve ihtilal hastalığına fikr-i milliyetin ışıklandırılmasıyla çözüm bulunması, Bediuzzaman’ınfikr-i milliyet konusunda sahip olduğu anlayış konusunda bize nasıl bir fikir verir?
10.Yukarıda verdiğim cevaplarda bu sorunun da cevaplandırıldığını düşünüyorum.
11.Meşrutiyetin kuvveti değil hakkı, hissi değil aklı esas alan bir yönetim biçimi olarak merkezdeki istibdatla birlikte, ağaların ve şeyhlerin de istibdatlarını kıran, dolayısıyla “özgürleştirici” bir rol icra ettiği belirtiliyor.
11. Bu bizler için yeni bir anlayış olsa da, Batı toplumları Fransız devrim[ler]inden ve Aydınlamadan bu yana bunun farkındaydılar. Batının diğer toplumlar karşındaki üstün durumunun gerisinde de bu anlayış vardır.
Batıda eğitim gören Osmanlılar ve bunların öncülük ettiği tercüme hareketleriyle birlikte, geleneksel kurumlar; özellikle de medreseler ciddi eleştirilere hedef oldu. Bu saldırlar karşından bir yandan temsil ettikleri kurumları, ancak daha çok sarsılan nüfuz ve etkilerini korumak için geleneksel kesimden de ciddi sesler yükselmeye başladı. Geleneksel anlayışı eleştiren Müslüman düşünürlere cevap veren ulema ve meşayihin de dini referanslara sarıldığı unutulmamalıdır.
Molla Said, burada köklü bir eleştiri yapmakta; bunu yaparken de büyük bir özgüvenle doğrudan temel kaynaklara yönelmektedir. Bu açıdan bakınca söylediklerinde “özgürleştirici” bir vurgu ve boyut açıkça görülmektedir. Ancak tarihi tecrübe, mesajın nasıl algılandığının da önemli bir gerçeklik olduğunu bize gösteriyor. Bizim durumumuzda da konu aynıdır: Molla Said’in mesajını muhataplarından önce, muarızları anlamış ve onu toplumdan tecrit etmeye çalışmışlar. Üstad Nursi’nin bu “tecrit, inkâr ve unutturulmaya terk etme” anlayışına karşı geliştirdiği “müspet iman hizmeti” anlayışı sayesinde bugün bu konuları tartışıyoruz.
Molla Said’in o günlerdeki muhatapları bu mesajı alıp; değişim yapmadaki güçlerini kavrayabilselerdi belki de bu konuları bu gün tartışmamıza gerek kalmazdı. Molla Sadi’in meşruti ve katılmacı, hesap soran, kendini eleştirici bir anlayışla harekete geçirmek istediği kitlelerin; daha sonraki zaman sürecinde ortaya çıkan çeşitli darbe ve baskıcı yönetim karşısında pasif kaldığı; görevini zamanla göstermeyi tercih ettiği görülmektedir. Bu da kitleleri değiştirme ve dönüştürmenin, yani toplumsal değişimin kolay olmadığını göstermektedir.
12.Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümü bahsinde, aşağıda alıntılanan ifadeleri değerlendirir misiniz?
12. Burada Said Nursi mensubu olmakla iftihar ettiği ve bizi empati yapmaya davet ettiği Kürtlere ayna tutmakta ve eleştirmektedir. “Sürekli olarak sorunların kaynağı olarak “merkezi” eleştirmekten ve her şeyi Türklerden beklemekten vazgeçiniz”. Dahası, “kendinizi eleştiriniz” demektedir.
Burada vurgulanan nokta “her olumsuzluğu hükümet ve Türklerle açıklamaya kalkışınca kendinizi kandırmış olursunuz”. Görüldüğü gibi, kendini eleştirme ve eleştirebilme seviyesine çıkabilmiş bir topluluk anlayışından söz edilmektedir. Bunun bir başka anlamı ise, karşı karşıya olduğumuz sorunların ortaya çıkmasında ve çözülememesinde hükümet ve Türkler kadar Kürtlerin bizzat kendileri de sorumludur. Günümüzde Kürtleri temsil ettiğini iddia edenlerin buradan çıkarması gereken önemli dersler vardır. Her şeyi hükümetten ve Türklerden beklemek makul değildir. Molla Said, Kürtlerin bu konudaki sorumluluğunu yüz yıl önceden hatırlatmış bir bilgedir.
13.Bediuzzaman’ın hürriyet fikri ile milliyet fikre arasında kurduğu ilişkiyi, aşağıdaki ifadeler ışığında yorumlar mısınız?
13. Said Nursi’nin hürriyet anlayışı insan anlayışı ile yakından ilgilidir. Ona göre insan, içi doldurulacak bir kap olmadığı gibi çeşitli yollarla şekillendirilecek ve istismar edilecek bir şey de değildir. Onun çok sevdiği bir tabirle insan adeta sonsuz imkânları içerisinde barındıran bir “tohum” gibidir. Bir tohumun filizlenmesi, büyümesi ve meyve vermesi uygun toprak, su, hava ve güneş ışığına bağlıdır. İnsandaki melekelerin ortay çıkması, gelişmesi ve güçlenmesi de hürriyetçi bir eğitim anlayışı ile mümkün olabilir. İnsandaki sonsuz meleke ve imkânlar hürriyet ve eğitimle ortaya çıkar. Bunun için insanın asli görevi “taallümle temeddün” olarak görülmüş, insan hayat boyu öğrenmek ve kendini sürekli geliştrmekle sorumlu tutulmuştur. Eğitim ve medeniyet arasında yakın bir ilişki kuran üstad, eğitimi tüm gelişmelerin ve medeniyetin temel şartı olarak görmüştür. Fransız devriminin de en güçlü tezlerinden birisi olan bu anlayış, Molla Said’in ifadesiyle kısa zamanda Çin’e kadar ulaşmıştır.
Dönemin ruhuna uygun olarak tüm olumsuzlukların ve dolayısıyla Osmanlının yayılması ile Müslümanların gözü açılmıştır. Bunun bir sonucu olarak Müslüman toplumlar öncelikle milli kimliklerini daha sonra da İslami kimliklerini keşfetmişlerdir.
Molla Said’e göre Müslüman toplumların “milliyet” anlayışının özünde “İslamiyet’in cevher-i nuranisi”, yani iman temelli bir anlayış vardır. Burada bir kere daha, Molla Said’in milliyet fikrini ret etmediği, aksine onu İslam kimliğinin bir alt kategorisi olarak gördüğü anlaşılmaktadır.
Müslümanın hürriyet anlayışı “ben” merkezli ve her istediğini yapma anlayışı değildir. İslam’ın öz cevheri olan iman bağından dolayı, tüm Müslüman toplumlar ve farklı etnisiteler birbiri içine geçmiş daireler gibidir. Milli kimliğinin farkında, ama diğer kimliklerle iç içe, onun tabiriyle “sıla-i rahmi” olan; yani yakın akrabalık sonucu sık sık görüşen bir anlayıştan bahsediyoruz. Bu yorum bizlere Kuran’ın farklı ırkların yaratılmasındaki hikmeti anlatan referanslarını hatırlatıyor. Kur’ani anlayışın özünü ise “birbirini tanıma, tanışma ve yardımlaşma” oluşturmaktadır.
Özetlersek, Molla Said’in hürriyetçi, milliyetçi ve eşitlikçi fikirlerin güçlü etkisiyle farklı etnisitelerden oluşan Osmanlı toplumunun parçalanma ve dağılma potansiyelini hissetmiş; bu konuda yaptığı yorumlarla bunun önüne geçmeye çalışmıştır. Buna rağmen milliyetçi hareketlerin siyasi sonuçları olarak Osmanlı Devleti parçalanmış; farklı etnik yapılara sahip çeşitli devletler ortaya çıkmıştır. Bir üst kimlikte anlaşamayan bu farklı etnisiteler arasındaki mücadele hala devam etmektedir. Üstadın ifadesiyle, Âlem-i İslam üzerine çökmüş istibdat yüz yıl sonra da olsa parçalanmaktadır. Ancak bu da yeterli değildir. Müslüman toplumlar “birbirlerini tanıma, tanışma ve yardımlaşma” anlayışına dayanan bir işbirliği zemini oluşturmak durumundadır.
14. Fikr-i milliyet ile ferdi ve kolektif hamiyyet arasında kurulan ilişki milliyetçiliğin teşviki midir, yoksa İslamiyet ve insaniyet ölçeğinde hamiyyetin büyütülmesi midir?
14. Bence bu ilişkinin niteliği milliyetten ne anladığımıza bağlıdır. Yukarıda da işaret edildiği gibi Said Nursi, milliyet fikrinin romantik gücünün farkındadır. Yirmici yüzyıldaki savaşların ve siyasi mücadelelerin temelinde bu milliyetçi romantizm yatmaktadır. Birinci Dünya savaşının bir Sırp milliyetçisinin Avusturya Prensini katletmesiyle başladığı hatırlanmalıdır. Bununla beraber Molla Said, İslami hamiyetin daha güçlü olduğunu ve olması gerektiğini savunmaktadır. Hapishane, zindan, sürgün ve mücadelelerle geçmiş uzun hayatı bu iddianın ispatıdır. Başka bir ifade ile, üstad Nursi, hamiyet-i diniyyenin hamiyet-i milliyyeden güçlü ve sürekli olduğunu hayatı ile ispat etmiştir.
15. Meşrutiyet, milliyet ve İslamiyet arasında kurulan pozitif ilişki günümüz şartları muvacehesinde nasıl yorumlanabilir?
15. İslam dünyasına ve Müslüman toplumlara bakıldığında bu sorunun önemi ve Said Nursi’nin entelektüel değeri, ileri görüşlülüğü, moda tabirle vizyoner kişiliği daha iyi anlaşılabilir. Bugün Müslüman ülkelerdeki sorunların büyük bir ekseriyetinin aynı ülkede yaşayan farklı etnik ve dini gruplarla ilgili olduğu görülmektedir. Müslüman ülkelerin idarecileri kendi ülkelerinde yaşayan farklı etnik ve dinin grupların temel hak ve hürriyetlerini, eğitim ve dille ilgili taleplerini yerine getirmemekte; dahası bu talepleri “bölücülük/ayrımcılık” olarak görmektedir. Müslüman ülkelerdeki bu sorunlar çözülmeden, bu ülkelerinin kalkınması ve barış içerisinde yaşama şansları yoktur. Bunun için Cezayir, Sudan, Mısır, Suriye ve Türkiye örneklerine bakmak yeterlidir. Molla Said’in kendi kavmi olan Kürtlerin İran, Irak, Suriye ve Türkiye’deki durumlarına bakmak ta yeterlidir. Türkiye son yıllarda aldığı bazı radikal ve yapısal kararla bu konuda önemli mesafe alsa da sorun ve tartışmalar devam etmektedir. Türkiye, TRT’de Kürd kardeşlerinin diliyle yayın yapılmasına doksan küsur sene sonra kabul ve hazmedebilmiştir. Bununla beraber, Molla Said’in 1911’de savunduğu anadil eğitimini ise hala tartışmaya devam ediyoruz.
Müslüman toplumlar milli kimliklerini korurken, birlikte yaşadıkları farklı etnik ve milli kimliklere sahip dindaşlarını ve hemcinslerini inkâr etmeyen, dışlamayan ve baskı altına almayan bir yönetim tarzına ulaştıklarında hep birlikte var olmanın yolunu da bulmuş olacaklardır.
İşte o zaman, hiçbir harici güç Müslüman toplumlar arasında nifak ve ayrılık tohumlarını ekmeye muvaffak olamayacaktır. Müslüman toplumlar bu dâhili meselelerini İslam kardeşliği ve insan hakları temelinde çözmedikçe milli gelirlerini eğitim, sağlık, bayındırlık ve topyekûn kalkınma yerine silahlanmaya harcamaya devam edeceklerdir.
Özetlersek, Bediüzzaman Said Nursi’nin 1911’in siyasi, içtimai ve ekonomik şartları bağlamında; içerisinden çıktığı ve mensubiyetiyle iftihar ettiği Kürt topluluklarla giriştiği münazara ve tartışmalarının yorumlanması, tartışılması ve daha iyi anlaşılması bugünkü tartışmalarımızı zenginleştirebilir. Yüzyılı aşkın bir süredir çözemediğimiz sorunların çözümü için bizlere alternatifler sunabilir; bakış açımızı zenginleştirip genişletebilir. Yeter ki bu sorunları oluşturan kafa yapısından sıyrılmaya çalışarak, farklı anlayışları ve bakış açılarını dinleme ve anlama cesareti gösterebilelim. Ayrıca şunu da unutmamak lazım: Molla Said’in kıyafeti, üslubu ve tavırları gibi, bizlere emanet ettiği görüşler de bu bereketli toprakların öz malıdır. Kürtçe düşünen, Türkçe ve Arapça yazan bir mütefekkir ve entelektüelle karşı karşıyayız. Yazdığı eserleri “hem Kürt, hem Türk ve hem de Arap” olarak görebilen; böylece bizlere “ortak hafıza mekânları” oluşturan kaç entelektüelimiz var?
21. yüzyılda Müslüman toplumlar arasında birlik, beraberlik ve birlikte yaşama anlayışını yerleştireceksek, öncelikle birlikte yaşamanın dilini oluşturmalıyız. Bu da farklı etnisitelere olumsuz bakan; baskıcı, yasaklayıcı ve asimilasyoncu “menfi milliyetçiliğin” dili ile başarılamaz. Said Nursi’nin geliştirdiği ve kullandığı dilin, birlikte yaşama dilini oluşturmamıza yardımcı olabileceğini diye düşünüyorum.





