Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı tebliğidir.
Yakînim var ki, istikbâl semâvâtı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâm’a.
Yakînim var ki, istikbâl semâvâtı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâm’a.
Bediüzzaman
Asırlarca birlikte içiçe bir ve beraber yaşayan iki kavim nasıl oldu da giderek bölünmeye doğru gitmektedir? Beraber huzur güven ve mutluluk içinde nasıl yaşandı ve sonra ne oldu da bu birlik beraberlik bozulmaya başladı. Bu gidişatta kim fayda kim zarar görmektedir. Bölünme vaki olsa kim ne fayda elde edecek? Hangi amacına varacak?
Osmanlı döneminde birlik beraberlik içinde mesut bir şekilde yaşandıysa o zaman Cumhuriyet[1] döneminde neler oldu ki böyle bir sonuç çıkmaya başladı?
Bütün bu sorulara cevap aranırken yaşanan olaylara bakıldığında bu olayların gerçekleştiği dönemde yaşamışve fikirlerini ortaya koymuş olan Bediüzzaman Said Nursi gibi bir zatı, onun hayatını ve eserlerini görmemezlikten gelmek mümkün değildir. Çünkü Bediüzzaman bu olayları Allahın lütfuyla sezmiş, hissetmiş bütün samimiyetiyle çözüm aramış ve çözümü bulmuş ve toplumun istifadesine sunmuştur. Ne yazık ki iktidarı ele geçiren hâkim güç, değil bu çözüm önerilere gözünü kapamak; bu Zatın fikirlerini her türlü hukuk dışı baskı ve dayatmalarla ve ar arda idam talebiyle yapılan dehşetli yargılamalarla söndürmek ve hatta defalarca bizzat zehirleyerek hayatını yok etmek için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu fikirler ve çözüm önerileri toplumun genelinde kabul görmüş ve halk tarafından içten içe özümsenmiştir. Bugün bu meselede bir çözüm ümidi varsa o da bu Zatın herşeye rağmen ortaya koyduğu isabetli görüşlerinde bulunmaktadır.
Bediüzzaman Osmanlı Rus savaşının yaşandığı yıllarda dünyaya gelmiş, gençlik yılları Osmanlının çalkalandığı yıllarda geçmiş, toplumda efkâr-ı âmmede tartışılan konularda fikirlerini matbuat lisanıyla ortaya koymuştur. Özetle din ve fen ilimlerinin meczedildiği,aynı zamanda ırkçılık cereyanlarının olumsuz etkisini izale edecek üniversitelerin Şarkta, Balkanlarda ve Kafkaslarda kurulmasını devletin yetkili makamlarında bulunan kişilere önermiştir. Özellikle fen ve felsefeden gelen tabiatperestlik yani dinsizlik (ateizm) fikirlerine karşı tevhit[2] ve ahiret inancının hâkim olması için çaba sarfetmiştir. Eserlerinde Kur’anın inanç ve düşünce sistemi ile felsefenin dayandığı temel noktaların, bir bakıma doğu ve batı toplumlarının hayat prensiplerinin mukayesesini yaparak dinsizlik cereyanının vereceği zararlardan İslâm toplumunun kurtulmasına çalışmıştır. Irkçılık, temelinde kaynağını dinsizlikten almaktadır. Bireyin dinsizliği toplumsal bağlamda ırkçılığı (unsuriyet menfi milliyetçilik) doğurmaktadır[3]. Zaten İslâmiyet ırkçılığı kaldırmıştır[4].
Materyalist dünya görüşüne sahip Batı, dünyayı sömürebilmek için, Osmanlıyı parçalamak ve İslam âleminin birlik bütünlüğünü dağıtmak istemiş ve var gücüyle saldırmıştır. I. Dünya savaşı sonunda Osmanlı Devleti müttefikleriyle beraber savaşı kaybetmiş Osmanlı Devletinin dağılma süreci başlamıştır. Buna rağmen milletin iman gücü ve Allahın yardımıyla Anadolu’da Osmanlının mirası üzerinde yeni bir devletin kurulması durumu ortaya çıkmıştır. Bu süreçteCumhuriyet henüz daha ilân dahi edilmediği sırada 1922 sonlarında Bediüzzaman Hazretleri Ankara’ya meclise gelmiş ve mebuslara hitaben neşrettiği 10 maddelik beyannamede onları namaza davet ederek, İslâmişearlerin muhafazasının önemine dikkat çemiş,aksi halde dâhilde çaresi bulunamayacak bölünmelerin kaçınılmaz olacağı hususunda uyarıda bulunmuştur[5].Batılılaşmak adına İslâmi ananeleri bırakılsa ve laiklik prensibi benimsenmiş olsa bile, bunun dinsizlik anlamına gelecek şekilde uygulanmaması gerektiğini bildirmiş, yapılan dinsizlik hesabına geçen uygulamaların vahim sonuçlarına dikkat çekmiştir[6].
Sömürgeci batı, Türkiyenin İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözmesi ve atması şartıyla bağımsızlığını kabul etmiş, zaten bu hususta onlardan daha hevesli olan zamanın hâkim iradesi de bu şartı kabul etmiştir[7].
Cumhuriyetin ilk yıllarında neler yapıldı sonuçları neler oldu? Milliyetçilik -tabiîdir ki Türkçülük-İslâmiyet’in yerine adeta bir din gibi (tağut)ikâme edilmeye çalışıldı[8]. Bu asırlarca İslamiyet’in bayraktarlığını yapmış bir İslam memleketinde nasıl olabilirdi? Ancak nifak perdesi altında gizli dinsizlik yoluyla olabilirdi ve nitekim öyle deoldu.
Yahudiliğe dayandığı görülen bu gizli dinsizlik cereyanı Bediüzzamanın tabiriyle gizli zındıkakomitesi, kendi kurdukları ve devletin resmi ideolojisi haline getirdikleri rejimlerinin muhafazası için, ihtilalleri planlayıp gerçekleştirmek yanında, ihtilallerin zeminini oluşturan şartları da olgunlaştırmak cümlesinden kiminin dindarlığını, kiminin ahmaklığını, kiminin milliyetçiliğini vs her argümanı kullanmışlardır. Elbette Tükler için Türkçülüğü öncelikle istismar ederek dini zayıflattılar ve böylece Kürtçülüğün de revaç bulmasına zemin hazırlamış oldular. Çünkü böylelikle bu vatan ahalisinin iki büyük şıkkını birbirine düşman yapmayı da büyük ölçüde başarmış olacaklardı.
Bunune için yapmışlardır? Sadece kendi hâkimiyetlerini devam ettirmek için. Terörü de hem onlara kaynak sağlayarak hem bizzat örgütleyerek beslemişler, hem de güya terörle mücadele eder gibi görünürken hiçbir zaman gerektiği gibi mücadele edilmesine müsaade etmemişler, terörün varlığını sürdürmesini stratejik bir yöntem olarak kullanmışlardır. Ne yazık ki asabiyet damarını dini zafiyet sebebiyle yeterince terbiye edemeyenpekçok memleket genci oyuna gelmiş ve terörde kullanılmışlardır[9].Bin yıldır müslümanolan bir toplumda yetişmiş bir insanın cevher-i ruhu dinsizlik, imansızlıkla bozulursa hak hukuk tanımaz toplum için zehir gibi zararlı olur[10].
1925-50 arası dönemde yapılanları saymaya gerek yok. 1950’de çok partili hayata geçişle birlikte yapılan olumlu gayretler, maddi ve manevi inkişaflar, bu olumlu gelişmelerin ihtilallerle kesintiye uğratılması, karşılıklı olumlu olumsuz gelişmeler, gidiş-gelişler…
Bugün 2011 itibariyle gelinen noktada durum aynı mı? Elbette aynı değil. BediüzzamanınMünâzarat’ının telifinden itibaren yaşanan demokratik gelişimi görmemek gaflettir. Devlette de büyük değişim yaşanıyor, yanlışlar görülüp kabul ediliyor ciddi ve samimi bir şekilde sorunlara çözüm bulunmaya çalışılıyor buna rağmen elde ettikleri hâkimiyeti bırakmamak için her yola başvurmaya çalışan bir zümre halâ var. Peki hakkın, adaletin, iyiliğin, güzelliğin, sulhun, sükunun hâkim olmasını isteyen insanlar bu durumda nasıl davranmalılar? Yoksa haksızlığa karşı çıkalım derken haksızlığının devamına mı hizmet edilecek? Bu haksızlıkları zulümleri yapanların emellerine alet mi olunacak?
Bediüzzaman Hazretlerinin görüşleri ışığında bakıldığında milleti bir araya getiren etkenler din, dil ve vatan birliğidir. Bunlardan ikisinin olması halinde yine millet birdir. Yani bu durumda dini ve vatanı bir olan insanlardan oluşan bir topluluk tam bir millet olmaya kâfidir. Bu milletin devleti de birdir. Devlet ırkçı bir temele oturtulamaz. Devlet tüm vatandaşlarına eşit davranmalıdır haklarını korumalı yerine getirmelidir. Kimsenin imtiyazı olmamalıdır. Suç işleyen kimse hangi etnik kökene mensup olursa olsun kanunda yazılı olan cezayı görmelidir. Devlet bir yandan suçlu suçsuz ayırt etmeden toplumu tam bir kaos ortamına sürükleyen, masum insanların en değerli olan yaşam hakkını ortadan kaldıran terörle gerektiği gibi mücadele etmeli, diğer yandan da insanlara rüşvet vererek güya onları devlete bağlı kılacağını sanarak yardım yapmak suretiyle onları çingene yapmak ya da yöredeki feodal yapıyla anlaşarak birçok sorunun kaynağını oluşturan o yapıyı muhafaza etmek yerine, fırsat eşitliği sağlamalı, emniyet ve asayiş içinde insanların çalışıp kaynaklarını kullanarak üretip kazanacağı, gelişip kalkınacağı bir ortam oluşturulmalıdır.
Bu vatanın eşit evladı olan Türkler ve Kürtler, zarara zararla karşılık vermeyi bırakıp, tam bir İslâm kardeşliği içinde meşru haklarını meşru vasıtalarla elde ederek birarada insanca yaşamaya çalışmalı, hem kendilerine hem geleceklerine zarar veren kökünü dinsizlikten alan şer odaklarına alet olmak anlamına gelecek davranışlardan kaçınmalıdır. Böylece kendilerini bekleyen asıl gündeme geçip sorunlarını bir bir çözerek dünyadaki seçkin yerlerini almalıdırlar. Bu olumlu gelişme Orta doğu, Kafkaslar, Balkanlar, Afrika, Asya ve diğer yerlerde de olumlu gelişmelerin lokomotifi olacaktır[11].
[1]Sâbık mahkemelerde dâvâ ettiğim ve hüccetlerini gösterdiğimiz gibi, bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat-i Kur’ân’a karşı mürtedâne mücadele eden bir dessas zındıktır ki, bize hücum etmek için istibdad-ı mutlaka cumhuriyet namını vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka medeniyet namını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namını vermekle hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler. Onları Kahhâr-ı Zülcelâlin kahrına havâle edip, kendimizi onların şerrinden muhafaza için -Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. Âl-i İmrânSûresi, 3:173.- kalesine iltica ederiz (Şualar, Sayfa 329).
[Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış ve resmen zapta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve lâtif bir kıssa-i müdafaayı beyan ediyorum.]
Orada benden sordular ki: "Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?" Ben de dedim: "Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum."
Sonra dediler: "Sen Selef-i Salihîne muhalefet ediyorsun."
Cevaben diyordum: "Hulefâ-i Râşidîn; hem halife, hem reisicumhur idiler. Sıddîk-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reisicumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler."(Şualar, Sayfa 317).
Sonra dediler: "Sen Selef-i Salihîne muhalefet ediyorsun."
Cevaben diyordum: "Hulefâ-i Râşidîn; hem halife, hem reisicumhur idiler. Sıddîk-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reisicumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler."(Şualar, Sayfa 317).
[2]- "Mü’minler ancak kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin." HucuratSûresi, 49:10. Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder (Mektubat, 22. Mektup s. 254; Mektubat, 29. Mektup s. 408; Sözler Onuncu Söz s. 90).
[3] Örnek olarak bkz: Sözler 12. Söz, s. 122.
[4]Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani, Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip, rabıta-i İslâmiyeti rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler.
Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.
Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden, zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü,unsuriyetperver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.
-Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiç bir fark yoktur. [Mana itibariyle hadistir. Bu mealde bir çok hadis mevcuttur. Mesela, Müsned, 3:338; 4:130, 202; 5:244.]--İslam Cahiliyetten kalma ırkçılığı ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır. [Mana itibariyle hadistir. Bu mealde bir çok hadis mevcuttur. Mesela, "İslam dini kendinden önceki batıl davranış ve adetleri kökünden söküp atar." Keşfü’l Hafa, 1:127.]- ferman-ı katîsiyle, rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez. Edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider(Mektubat,15. Mektups. 58).
Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.
Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden, zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü,unsuriyetperver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.
-Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiç bir fark yoktur. [Mana itibariyle hadistir. Bu mealde bir çok hadis mevcuttur. Mesela, Müsned, 3:338; 4:130, 202; 5:244.]--İslam Cahiliyetten kalma ırkçılığı ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır. [Mana itibariyle hadistir. Bu mealde bir çok hadis mevcuttur. Mesela, "İslam dini kendinden önceki batıl davranış ve adetleri kökünden söküp atar." Keşfü’l Hafa, 1:127.]- ferman-ı katîsiyle, rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez. Edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider(Mektubat,15. Mektups. 58).
Tarihçe-i Hayat, Sayfa 44 İngiliz Meclis-i Mebusanında, Müstemlekat Nazırı elinde Kur’an-ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta, "Bu Kur’an İslamların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız" diye hitabede bulunmuş.
İşte bu müthiş haber, onda tarifin fevkınde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim, irfan, ihlas cesaret ve şecaat gibi harika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman’ın, bu havadis üzerine, "Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!" diye, kuvvetli bir niyet, ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır. HAŞİYE
Bediüzzaman, Şarkî Anadolu’da "Medresetü’z-Zehra" namında bir darülfünûn açmak, ya Van’da veyahuttaDiyarbekir’dedarülfünûn derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti:
"Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpare-i zeka, İstanbul afakında tulû etti."
İşte bu müthiş haber, onda tarifin fevkınde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim, irfan, ihlas cesaret ve şecaat gibi harika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman’ın, bu havadis üzerine, "Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!" diye, kuvvetli bir niyet, ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır. HAŞİYE
Bediüzzaman, Şarkî Anadolu’da "Medresetü’z-Zehra" namında bir darülfünûn açmak, ya Van’da veyahuttaDiyarbekir’dedarülfünûn derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti:
"Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpare-i zeka, İstanbul afakında tulû etti."
Haşiye: Said Nursî, altmış beş sene evvel Van’da Vali Tahir Paşanın yanında iken okuduğu bir gazetede, İngiliz Müstemlekat Nazırının İngiliz Meclis-i Mebusanında elinde Kur’an’ı göstererek, "Bu Kur’ãn Müslümanların elinde kaldıkça, biz onlara hakîkihakim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız" sözü üzerine, rûhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanır; Kur’an’ın bir mu’cize olduğunu ispat ederek, her tarafa neşretmek ve kafirleri tam susturmak ister, buna katî karar verir. Van’da bulunduğu on beş sene müddet içerisinde hıfzına aldığı seksenden ziyade kitabı ezbere devrettiği gibi, alem-i İslamın hal-i hazırda durumu hakkında da gerekli her türlü malûmatı elde eder.
Nazîrsiz bir allame olan Bediüzzaman, daha genç yaşında görünen müstesna zeka ve ilminden de anlaşıldığı gibi, sair emsalleri fevkınde kendisine ayrıca hikmet-i Kur’aniye talim edilmişti. Kendisi, asr-ı hazırın ihtiyacını karşılayacak, zamanın ilmî ve edebî seviyesinin fevkınde bütün dünyaya Kur’an’ın mu’cize olduğunu ispat ve herkesi ikna edebilecek bir kàbiliyet, metanet, emel ve fedakarlık taşıyordu.
Bir buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi bir ağacın zuhuru, kudret-i İlahiyeyi açıkça gösterdiği gibi; maddî hiçbir kuvvete sahip olmayan, bilakis mazlum ve bir nevî elleri kolları bağlı bir vaziyette Bediüzzaman’ın çekirdek-misal hayatı ve hizmetiyle, tarihin en dehşetli bir devrinde hem Anadolu, hem alem-i İslam, hem dünyanın ekserisine de maddeten tesir edecek ve zihniyetlerini değiştirecek manevî, küllî ve cihanşümûl bir inkişafın zuhuru, aynen bir Kudret-i Mutlaka ve istihdam-ı İlahî ve sevk-i Rabbanî ile olduğu akla ve kalbe görünmektedir.
Filhakîka, bir eserinde, tahdîs-i nîmetsûretinde, hizmet-i îmaniyeye ait inayet-i İlahiyeden bahsederken şöyle der:
"Eski Harb-i Umûmide ve daha evvellerinde bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim:
"Ana korkma, Cenab-ı Hakkın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîmdir." Birden, o halette iken, baktım ki mühim bir zat bana amirane diyor ki: "İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et!" Uyandım; anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım."
Nazîrsiz bir allame olan Bediüzzaman, daha genç yaşında görünen müstesna zeka ve ilminden de anlaşıldığı gibi, sair emsalleri fevkınde kendisine ayrıca hikmet-i Kur’aniye talim edilmişti. Kendisi, asr-ı hazırın ihtiyacını karşılayacak, zamanın ilmî ve edebî seviyesinin fevkınde bütün dünyaya Kur’an’ın mu’cize olduğunu ispat ve herkesi ikna edebilecek bir kàbiliyet, metanet, emel ve fedakarlık taşıyordu.
Bir buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi bir ağacın zuhuru, kudret-i İlahiyeyi açıkça gösterdiği gibi; maddî hiçbir kuvvete sahip olmayan, bilakis mazlum ve bir nevî elleri kolları bağlı bir vaziyette Bediüzzaman’ın çekirdek-misal hayatı ve hizmetiyle, tarihin en dehşetli bir devrinde hem Anadolu, hem alem-i İslam, hem dünyanın ekserisine de maddeten tesir edecek ve zihniyetlerini değiştirecek manevî, küllî ve cihanşümûl bir inkişafın zuhuru, aynen bir Kudret-i Mutlaka ve istihdam-ı İlahî ve sevk-i Rabbanî ile olduğu akla ve kalbe görünmektedir.
Filhakîka, bir eserinde, tahdîs-i nîmetsûretinde, hizmet-i îmaniyeye ait inayet-i İlahiyeden bahsederken şöyle der:
"Eski Harb-i Umûmide ve daha evvellerinde bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim:
"Ana korkma, Cenab-ı Hakkın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîmdir." Birden, o halette iken, baktım ki mühim bir zat bana amirane diyor ki: "İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et!" Uyandım; anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım."
Salisen: Îman ilminden ibaret olan Risale-i Nur eczaları, emniyet ve asayişi temin ve tesis ederler. Evet, güzel seciyelerin ve iyi hasletlerin menşe ve menbaı olan îman, elbette emniyeti bozmaz, temin eder. Îmansızlıktır ki, seciyesizliği ile emniyeti ihlal eder.
Hem, bunu biliniz ki: Yirmi-otuz sene evvel bir gazete gördüm ki, İngilizlerin bir müstemlekat nazırı demiş: "Bu Kur’an Müslümanların elinde varken, biz onlara hakîkihakim olamayız... Bunun kaldırılmasına ve çürütülmesine çalışmalıyız."
İşte, bu kafir muannidin bu sözü, otuz senedir nazarımı Avrupa feylesoflarına çevirmiş olduğundan, nefsimden sonra onlar ile uğraşıyorum. Dahiliyeye pek bakamıyorum; ve dahildeki kusuru, "Avrupa’nın hatası, ifsadıdır" derim. Avrupa feylesoflarına hiddet ediyorum, onları vuruyorum. Felillahilhamd, Risale-i Nur, o muannidkafirin hülyasını kırdığı gibi; maddiyyun, tabiiyyun feylesoflarını tam susturur bir vaziyete girmiştir. Dünyada, hangi şekilde olursa olsun, hiçbir hükûmet yoktur ki, kendi memleketinin böyle mübarek mahsulünü ve sarsılmaz bir maden-i kuvve-i maneviyesini yasak etsin ve naşirini mahkûm eylesin! Avrupa’da rahiplerin serbestiyeti gösteriyor ki; hiçbir kanun, tarik-i dünya olanlara ve ahirete ve îmana kendi kendine çalışanlara ilişmez.
Hem, bunu biliniz ki: Yirmi-otuz sene evvel bir gazete gördüm ki, İngilizlerin bir müstemlekat nazırı demiş: "Bu Kur’an Müslümanların elinde varken, biz onlara hakîkihakim olamayız... Bunun kaldırılmasına ve çürütülmesine çalışmalıyız."
İşte, bu kafir muannidin bu sözü, otuz senedir nazarımı Avrupa feylesoflarına çevirmiş olduğundan, nefsimden sonra onlar ile uğraşıyorum. Dahiliyeye pek bakamıyorum; ve dahildeki kusuru, "Avrupa’nın hatası, ifsadıdır" derim. Avrupa feylesoflarına hiddet ediyorum, onları vuruyorum. Felillahilhamd, Risale-i Nur, o muannidkafirin hülyasını kırdığı gibi; maddiyyun, tabiiyyun feylesoflarını tam susturur bir vaziyete girmiştir. Dünyada, hangi şekilde olursa olsun, hiçbir hükûmet yoktur ki, kendi memleketinin böyle mübarek mahsulünü ve sarsılmaz bir maden-i kuvve-i maneviyesini yasak etsin ve naşirini mahkûm eylesin! Avrupa’da rahiplerin serbestiyeti gösteriyor ki; hiçbir kanun, tarik-i dünya olanlara ve ahirete ve îmana kendi kendine çalışanlara ilişmez.
[5]Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlinin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyleihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyyemânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı âsâ ise -"Allah’ın dinine ve Kur’an’a hep birlikte sım sıkı sarılın."Âl-i İmran Suresi, 3:103- âyetine zıttır.
Bu mebusana hitap, namaz kılanlara altmış mebus daha ilave eder. Namazgah olan küçücük odayı, büyük bir odaya tebdil ettirir.
Bu parça, mebuslara ve umum kumandanlara ve ulemalara okutturulmakla, reisle şiddetli bir münakaşaya sebebiyet verir.
Birgün divan-ı riyasette, elli-altmış mebus içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemal Paşa, "Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi, yüksek fıkirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz" der.
Bu söz üzerine, Bediüzzaman, birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak, "Paşa, Paşa! İslamiyette, îmandan sonra en yüksek hakîkat namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduddur" der. Fakat Paşa tarziye verir, ilişemez.
Bu söz üzerine, Bediüzzaman, birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak, "Paşa, Paşa! İslamiyette, îmandan sonra en yüksek hakîkat namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduddur" der. Fakat Paşa tarziye verir, ilişemez.
Bediüzzaman, Ankara’da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark darülfünûnunun tesisi için uğraşmaktan katiyen geri durmadı. Birgün mebuslar heyetine der: "Bütün hayatımda bu darülfünûnu takip ediyorum. Sultan Reşad ve İttihatçılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilave ediniz."O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine, "Bunu mebuslar imza etmelidirler" der.
Bazı mebuslar diyorlar ki: "Yalnız, sen medrese usûlüyle, sırf İslamiyet noktasında gidiyorsun. Halbuki, şimdi Garblılara benzemek lazım."
Bediüzzaman: "O vilayat-ı Şarkiye, alem-i İslamın bir nevî merkezi hükmündedir; fünûn-u cedîde yanında, ulûm-u dîniye de lazım ve elzemdir. Çünkü, ekser enbiyanın Şarkta, ekser hükemanınGarbda gelmesi gösteriyor ki, Şarkın terakkiyatı dinle kaimdir. Başka vilayetlerde sırf fünûn-u cedîde okuttursanız da, Şarkta her halde millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u dîniye esas olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan müslümanlar, Türkehakîki kardeşliğini hissedemeyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde muhtacız. Hatta bu hususta size bir hakîkatli misal vereyim:
"Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zekî o talebem, ulûm-u dîniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: `Salih bir Türk, elbette fasık kardeşimden ve babamdan, bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır.’ Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddî fünûn-u cedîde okumuş. Sonra, ben, dört sene sonra esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: ’Ben şimdi, rafizî bir kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim.’ Ben de, ’Eyvah!’ dedim. `Ne kadar bozulmuşsun?’ Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakîkatli hamiyete çevirdim.
"İşte ey mebuslar! O talebenin evvelki hali, Türk milletine ne kadar lüzûmu var; ikinci hali ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havale ediyorum. Demek, farz-ı muhal olarak, siz başka yerde dünyayı dîne tercih edip, siyasetçe dîne ehemmiyet vermeseniz de, herhalde Şark vilayetlerinde din tedrisatına azamî ehemmiyet vermeniz lazım."
Bu hakîkatli maruzat üzerine, muhalifler dışarı çıkıp, yüz altmış üç mebus o kararı imza ederler.
Bediüzzaman, küçük yaşında iken tasavvur ettiği ve hayatını o yolda feda etmeye azmettiği ve hayatının bir gayesi ve neticesi olarak kabul ettiği alem-i İslamda büyük bir intibah ve inkişaf emeliyle Ankara’ya gelmişti. Daha meşrûtiyetinîlanından evvel, İstanbul’a gelmeden, Şarkî Anadolu’da, yüzlerce ehl-i ilim ve erbab-ı fazîlet kimselerle mübaheseleri ve İstanbul’da birdenbire meydana çıkarak, ulemayı hayrete sevk etmesi ve ehl-i siyaseti telaşa düşürmesi, rûhunda büyük bir İslamî inkılabın müessisi halinin mevcud olduğunu gösteriyordu. Ve kendisi, daha eskiden rûhunda bu vazifenin mes’uliyetini, hem şevk ve sürûrunu hissetmişti.
"İşte ey mebuslar! O talebenin evvelki hali, Türk milletine ne kadar lüzûmu var; ikinci hali ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havale ediyorum. Demek, farz-ı muhal olarak, siz başka yerde dünyayı dîne tercih edip, siyasetçe dîne ehemmiyet vermeseniz de, herhalde Şark vilayetlerinde din tedrisatına azamî ehemmiyet vermeniz lazım."
Bu hakîkatli maruzat üzerine, muhalifler dışarı çıkıp, yüz altmış üç mebus o kararı imza ederler.
Bediüzzaman, küçük yaşında iken tasavvur ettiği ve hayatını o yolda feda etmeye azmettiği ve hayatının bir gayesi ve neticesi olarak kabul ettiği alem-i İslamda büyük bir intibah ve inkişaf emeliyle Ankara’ya gelmişti. Daha meşrûtiyetinîlanından evvel, İstanbul’a gelmeden, Şarkî Anadolu’da, yüzlerce ehl-i ilim ve erbab-ı fazîlet kimselerle mübaheseleri ve İstanbul’da birdenbire meydana çıkarak, ulemayı hayrete sevk etmesi ve ehl-i siyaseti telaşa düşürmesi, rûhunda büyük bir İslamî inkılabın müessisi halinin mevcud olduğunu gösteriyordu. Ve kendisi, daha eskiden rûhunda bu vazifenin mes’uliyetini, hem şevk ve sürûrunu hissetmişti.
Hürriyetin îlanını müteakip, gazetelerde meşrûtiyeti Şeriata hadim yapmakla, Anadolu ve alem-i İslam kıt’asında büyük bir saadetin zuhuruna vesîle olunacak ümidiyle neşrettiği makaleler ve muhtelif içtimalardaki nutukları, hep bu mezkûr niyet ve tasavvurunun neticesi idi. El-Hutbetü’ş-Şamiye, Sünûhat ve Lemeat gibi bazı eserlerinde de görüldüğü gibi, "Şu istikbal zulümatı ve inkılapları içerisinde en gür ve en muhteşem sada, Kur’an’ın sadası olacaktır!" diye beyanatı vardı.
Abbasileri müteakiben, alem-i İslam içinde İslamî idareyi ele alan Türklerin bin senelik muazzam idaresinden ve hilafet sürmelerinden sonra, bütün dünyayı dehşete veren bir harb-i umûmi meydana gelmiş, Osmanlı Devleti inkıraz bulmuş, İslamın ebedî düşmanları, merkez-i hükûmeti istila ederek, Müslümanlığın mahvolduğu kanaatine varmışlardı. İşte, Bediüzzaman, İlahî kudretin tecellîsiyle ve ihsanıyla, böyle en elzem bir vakitte, dîne revaç verebilecek bir teşekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümidiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlahî ve mu’cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını defeden ve milletin idaresinin başına geçen yeni hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur’an’a istinad eden ve alem-i İslamın vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslamiyetinhakîkatindemevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere Mecliste çalışıyordu. Fakat, pek kuvvetli manîler karşısına çıktı. (Tarihçe-i Hayat 129 vd)
[6]"Biz şimdi ulûm-u an’ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garplılaşmaya ve medeniyete muhtacız."
Ben de cevaben dedim: Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve filozofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetinhakaikinekat’iyentarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir (Emirdağ Lahikası, Sayfa 439).
Ben de cevaben dedim: Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve filozofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetinhakaikinekat’iyentarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir (Emirdağ Lahikası, Sayfa 439).
[7] Emirdağ Lahikası, Sayfa 277:Bera-yı malûmat size gönderildi.
Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; "Lozan’ın İçyüzü" diye yazılan makaleden.
İngiliz murahhas heyeti reisi LordGürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
"Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."
Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
"Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni İsmet’in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk başmurahhasının, yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.
Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyahat... Sonra Ankara gizli meclis toplantıları... Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: "Din öldürülecektir."
Lozan Konferansının ikinci sayfası: "..... Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir."
Nihaî Vesika
Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, LordGürzon’un verdiği cevap:
"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."
Artık bunun üzerine herşeyap açık anlaşılıyor, değil mi?
Gizli anlaşmanın entrikası
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan HayimNaum’dur. Bu HayimNaum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. HayimNaum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan LordGürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
"Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum."
Aynı HayimNaum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.
HayimNaum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda HayimNaum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan LordGürzon ile HayimNaum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.
Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; "Lozan’ın İçyüzü" diye yazılan makaleden.
İngiliz murahhas heyeti reisi LordGürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
"Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."
Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
"Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni İsmet’in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk başmurahhasının, yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.
Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyahat... Sonra Ankara gizli meclis toplantıları... Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: "Din öldürülecektir."
Lozan Konferansının ikinci sayfası: "..... Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir."
Nihaî Vesika
Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, LordGürzon’un verdiği cevap:
"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."
Artık bunun üzerine herşeyap açık anlaşılıyor, değil mi?
Gizli anlaşmanın entrikası
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan HayimNaum’dur. Bu HayimNaum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. HayimNaum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan LordGürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
"Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum."
Aynı HayimNaum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.
HayimNaum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda HayimNaum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan LordGürzon ile HayimNaum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.
[8]İslâmiyeti milliyete mezcetmek, İslâmiyet milliyetini unsuriyetle bağlamaya aşılamaya kalkışmak, İslamiyeti alet yapıp unsuriyete kuvvet vermek ya da secaya-yımilliyeyişeair-i İslâmiyetlekuvvetleştirmek zarardır. Belki müsbetfikr-i milliyet İslâmiyete hâdim, kale, zırh olmalı yerine geçmemelidir. Türkçülük, unsuriyetçilik Türk unsurunda kabil-i iltiyam olmayan olmamak suretinde işkaka sebebiyet verir ve vermiştir de (Bkz: Mektubat, 26. Mektup s. 311; 29. Mektup s. 424-425). Aynı şekilde Asyada felsefe ve hikmet kalbe yardım etmeli yerine geçmemelidir(Bkz: Mektubat, 26. Mektup s. 312).Câ-yı Dikkat Bir Hâl: Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki, küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayr-ı müslimvar.Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme(Bkz: Mektubat, 26. Mektup s. 311).
[9] Dinin fıtrattaki seciyeleri terbiyeye vesile olduğu hususunda bkz: “Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir (Lem'alar, s. 204). Risâle-i Nur’un mühim bir esası şefkat olması ve kadınlar tâifesinin şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle fıtraten Risâle-i Nur’la alâkaları bulunduğunu; fakat bazı fena cereyanlarla o kıymetli seciyenin sû-i istimâledildiğini; ve kadınların saâdet-i uhreviyesi gibi saâdet-i dünyeviyelerinin de çâre-i yegânesi, dâire-i İslâmiyedeki terbiye-i dîniye olduğunu izah eden kıymetli bir mektuptur”(Lem'alar, s. 394).
[10]Hem İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyetten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemÂlâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki,Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeyenâfi bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir(Mektubat, 29. Mektups. 423).
[11]Âhirzamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenâb-ı Hak bir dakika zarfında beyne’s-semâve’l-arz Âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder. Ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i ZülcelÂl, Mehdî ile de Âlem-i İslâmınzulümatını dağıtabilir. Ve vaad etmiştir; vaadini elbette yapacaktır…
duası-umum ümmet, umum namazında, günde beş defa tekrar ettikleri bu dua-bilmüşahede kabul olmuştur ki, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Âl-i İbrahim Aleyhisselâm gibi öyle bir vaziyet almış ki, umum mübarek silsilelerin başında, umum aktar ve âsârınmecmalarında o nuranî zatlar kumandanlık ediyorlar.
Allahım! Tıpkı Âlemlerde İbrahim’e ve İbrahim’in Âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in Âline de salât et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin her şeyden nihayetsiz derecede yüksektir (Mektubat, 29. Mektup s. 425).





