Şu An Buradasınız: Anasayfa RİNYAY Tebliğler İslam Birliği ve Küresel Barış Konferansı Hz. Peygamber (AS) Dönemi Ümmet Anlayışı ve İttihad-ı İslam

Risale Akademi

Hz. Peygamber (AS) Dönemi Ümmet Anlayışı ve İttihad-ı İslam

e-Posta Yazdır PDF

Hutbe-i Şamiye Ekseninde İslam Birliği ve Küresel Barış Konferansı Tebliğidir.

Barbarlıktan uygarlığa, câhiliyeden medenîliğe ya da bedevîlikten hadarîliğe terakkî, elbette fıtrî bir takım hasletler ile gerçekleşmez. Bu kronik/dinamik ve tanımlanabilir bir süreçtir ki; bu haseble mutlak sûrette, maddî muharriklerin varlığına ihtiyaç duyulur. Belki bahse mevzû olan kronik/dinamik örgütlenmenin yerleşik bir imparatorluk haline gelmesi beklenen bir sonuç olarak tanımlanabilir ve doğal netice olarak da değerlendirilebilir. Ancak çözümlenemeyen bir yalnızlık içinde ve kısa bir zaman zarfında, salt maddî unsurlara dayanarak Hz. Peygamber (AS) ile Müslümanların birlik halinde devletleşme çabasını tanımlayabilmek, süreci izâh edebilmek çok da kolay bir hâdise değildir.

Fi’l-hakika Hz. Peygamber (AS)’in öngördüğü devletleşmenin önermelerini belirleyebilmek için ilk önce Araplar nezdindeki tek tanrı inancının tevhid karşısında sarsılması ile Müslümanlaşmayı tercih eden bireyin sünneti içselleştirmesini, birbirinden ayırt etmeden incelemek gerekir. Bundan hareketle İslâm’ın da ayrılamaz bir parçası konumunda değerlendirilmesi elzem olan sünnetin toplumu çevrelemesi, beklenen bir vâkıa olarak kabul görmelidir. Zira Müslüman kimlikli bir devletin muhteviyâtında zorunlu olarak bulunan ve İslâm’ın temel esâslarından birisini teşkil etmesi açısından önemli bir özgün yere sahip olan sünnet, Hz. Peygamber (AS)’in yaşadığı ve ısrarla kendisini soyutlamadığı toplumla arasında oluşan mutlak bağın tecessüm etmiş hali olarak algılanacaktır. Bu manada Hz. Peygamber (AS)’in yaşadığı dönemi anlamak, sünneti doğru yere konumlandırmakla eşdeğerdir. Vaktâ ki Müslüman birey öncelikle kendi döneminin dinamiklerini sünnet ekseninde anlamaya çalışırken, kendisinden beklenen hakîkat muhteviyatlı çözümlemelere de ulaşmış olacaktır. Bu yönüyle Müslüman birey, sünnet perspektifinde tazelenebilen bir fikre her devirde sahip olmayı da başarabilecektir.
Toplumsal Değişimin Kısa Panoraması: İlk Evre (569-615 Yılları)
Peygamberlerin tüm insanlığa gönderilme sürecinde, en azından birbirini tekrar eden dalgalara ilişkin çok fazla veri olduğunu söylemek mümkün değildir. Meselâ, hangi peygamber hangi şart altında gönderilmiştir, toplumla arasında nasıl bir hengâme kopmuştur ya da nizâm tanımayan toplumların terbiye edilmelerinde hangi yol standartlaşmıştır, sorularına ayrıntılı, ilmî bir cevap vermenin olasılığı pek düşüktür.
Oysa Hz. Peygamber (AS)’in yaşamış olduğu altmış üç yılın öncesi ve sonrasının büyük bir kısmı günümüze aktarılabilmiştir. Bu potansiyele eşlik eden hatırı sayılır mevzû’ haberler de olsa, müşrik ya da sâir inanmayan toplumla hakîkat kuramının çatışmasının boyutları günümüz gözüyle, nispeten tespit edilebilmektedir.
Evvelâ, konuyla ilgili yapılan pek çok araştırmada dikkat çeken bir hususu vurgulamak yerinde olacaktır. Hz. Peygamber (AS)’in yaşamını (sîret) konu alan bir çalışma, geleneksel olarak üç bölüme ayrılır: Peygamberlik öncesi durum, peygamberliğin Mekke dönemi ve Medine dönemi. Bu ayrım yapılırken dikkate alınan hususun vahy temelli oluşu ve hatta sûrelerin dahî Mekkî-Medenî şeklinde bir tasnife tâbî tutuluşu, genel olarak dönemlendirme mantığı açısından pek rahatsız edici değildir. Fakat bu dönemlendirmede gözden kaçırılan husus, Hz. Peygamber (AS)’in siyasal yaşamıdır. Velev ki, medenî yani Hz. Peygamber (AS)’in Medine hayatını esâs alan sürecin belirlendiği hicret, siyâsî bir hareketlenme olsa da ayrıma esâs teşkil eden temel faktörün siyasetten çok tebliğ düzleminde yani dînî çizgide olduğu çalışmalarda sık sık vurgulanmaktadır. Bu çalışmalara göre hicret, tebliğ sürecinin daha müreffeh bir ortama taşınması demektir ki, bu da eksik olmasına rağmen doğru bir yaklaşımdır.
Gelenekten çok da uzaklaşmayarak biz de çalışmamızda Hz. Peygamber (AS)’in hayatını üç temel evrede incelemek ancak bunu yaparken, delilleri ile birlikte mezkûr üç evreyi dînî çizgiden berî tuttuğumuzu, siyâsî alanla ilişkilendirdiğimizi de önemle ifade etmek istiyoruz. Buna göre Hz. Peygamber (AS)’in doğduğu 569 yılı ile yaşadığı toplumdan uzaklaştırılmaya başlandığı Habeşistan’a hicretin tarihi olan 615 yılını ilk evre; 615’ten Medine’ye hicretin tarihi olan 622’yi ikinci evre; 622’den vefâtının tarihi olan 632 yılını da üçüncü evre olarak tanımlamak mümkündür.
Çevre ve Siyâsî Yapılanma
VI. yüzyılında son çeyreğinde Mekke, Medine ve Tâif olarak bilinen Hicâz yarımadası, ahlâken olduğu kadar dînî ve sosyal olarak da çöküşe geçmişti. Ancak Ümeyyeoğulları’nın önderliğindeki askerî yapılanmanın güçlü olması ve ticârî faktörler, her şeye rağmen bu yarımadanın ayakta durmasını sağlamaktaydı. Gerek Sasani ve gerekse Rum milletinden uzak bölgelerde, ticaretin şekillendirdiği bir hayat süren Araplar arasında her hangi bir amaçla siyâsî birlikten bahsetmek de mümkün görünmemekteydi. Dünyanın her tarafında pek çok sebebe dayanan savaşlar; ırk, renk, dil, din ve bölge farklılıkları nedeniyle sağduyudan yoksun önyargılar hâkimdi ve insanlar arasında baş gösteren sınıfsal ayrım fevkalâde göze çarpmaktaydı. Buna paralel olarak da servetin birkaç zengin arasında dengesiz dağılımı söz konusuydu.
Bilhassa Araplar arasında mevzubahis olan kabile federasyonlarına bağlı idârî teşkilatlanma, her durum karşısında kendi kabilesine mensup kişilerin çıkarlarını koruma konusunda yetkin bir haldeydi ve bu durum zaman zaman kendilerini sonu belirsiz karmaşalara sürüklemekteydi. Öte yandan Arapların bir kısmı sosyal bir fert olmaktan uzak, materyalist hayat yaşıyor, kimileri ise kendilerini manevî etkinliklere yöneltmek için, dünyadan el etek çekiyordu ki bunlar da melekleri andırıyorlardı. Ancak bunun yararı sadece kendilerine idi ve toplum bu tip insanlardan neredeyse hiçbir yarar elde edemiyordu. Anlaşılan her iki kesim de, insanın hem beden hem de ruhtan meydana geldiğini unutmuşlardı. Öyleyse insanlığın, yöneleceği belirli bir yöne, kendisine maddî ve mânevî olmak üzere her iki yolu da gösterecek ve insanın bu iki görünümü arasında bir bağ, bir denge oluşturarak ona, kendisini dengeli bir biçimde geliştirme imkânı verecek umûmî rehber niteliğinde bir ‘din’e ihtiyacı vardı. İnsan ne bir melek, ne bir şeytan, ne de cansız bir taştı; o, iyilik kadar kötülük de yapabilecek nitelikteydi ama aynı zamanda kötü eğilimlerini ve tutkularını kontrol edebilecek bir akla da sahipti. Dolayısıyla bunların insana tekrar hatırlatılması ve yeniden kendisine sadece hakları değil aynı zamanda karşılıklı yükümlülüklerinin de olduğu ve dünya hayatında yapacağı her şeyden bir gün mutlaka hesaba çekileceğinin öğretilmesi gerekmekteydi.
Hicaz dışında bulunan Himyeriler, Hireliler, Gassânîler, Habeşliler, Sasanîler, Rumlar, Çinliler, Hindûlar, Türkler ve sâir milletlerde ise durum coğrafyalara göre farklılıklar arz etmekteydi ki; her bölgede ortak olarak görülen temel rahatsızlık, düşüncesine belki bir şekilde ulaşılan tevhidin insanları tatmin edici şekilde tanımlanamamasıydı. Ne şâmanların ne de Budist öğretilerin, söz konusu rahatsızlığı giderici aydınlatmaları, insanların ruhlarına çok da etki edemediği bir vâkıa idi.
Çin, Konfiçyus’un kazandırdıkları ile sahip olduğu uygarlığın zirvesine ulaşmıştı. Ama İslâm’ın ortaya çıkışının arifesinde, bu ülkede genel anlamda bir kargaşa ve çöküş göze çarpmaktaydı. Konfüçyüs’ün kurduğu toplumsal düzen çözülmekte ve Hindistan’dan gelen Budizm bu bölgede, daha normal koşulların yerleştirilmesine çalışmaktaydı. Hindistanlıların insanın olgunlaşması için tek çıkar yol gibi gördükleri dünyadan el etek çekme anlayışları ve savaşlarda yenilenlerin kendi rızalarıyla insanlık dışı bir şey olan dokunulmazlık yazgısına boyun eğmeleriyle sonuçlanan ruh göçü inancı gibi konular, toplum için bir tehlike haline gelmişti. Her ne kadar tek tanrı inancı yaygın olarak gözlemlense de Türkistan ve Moğolistan’da da insanlığa hizmet gibi yüce anlayışlara henüz rastlanılmamaktaydı. Bizans, dışarıda asırlar boyunca süren savaşlar, içeride ise dînî zulüm ve baskılar yüzünden perişan bir haldeydi. Dînî konularda yapılan tartışmalar Bizans halkının geniş kitlelerine varıncaya dek yayılmıştı; insanlar bu tartışmaları o denli önemli sayıyorlardı ki, bir görüşün taraftarları, başka bir görüşe inananların varlığına hoşgörüyle bakamaz olmuştu. Egemen güçler, tek bir nesil içinde bile zaman zaman farklı görüşler sergiliyorlardı; böylece tarafsız bir adalet anlayışı yerine, bu idarecilerin dînî baskı ve zulümleri halkı giderek daha mutsuz bir hale getiriyordu. Arapların büyük komşularından olan İran da, insanlık için büyük bir umut vermiyordu. Bizanslılarla ve Orta Asyalı Türklerle iki cephede giriştiği aralıksız savaşlar bir yana, ülkedeki mânevî hayatın başkalarına sunacağı hiçbir şey yoktu. Hz. Peygamber (AS)’in doğduğu dönemde Mazdekîlik, İran’ın resmî dini idi. Bu dinin kurucusu Mazdek, açıktan açığa, imparator ve imparatoriçeye hitâben, imparatoriçenin bile sadece imparator kocasına ait olmadığını; tam aksine, herhangi bir erkeğin, imparatoriçe de olsa herhangi bir kadına sahip olabileceğini söyleyebiliyordu.
İslâmiyet’in zuhûrundan önce dünyânın genel ahvâli bu iken özellikle Mekke, şehirlerin anası, ‘Ümmü’l-Kurâ’ olarak, tamamen oligarşik bir temel üzerine oturtulmuştu. Gerek Kâbe ve gerekse Mekke’nin idâre edilmesi ile ilgili görevler, aileler arasında babadan-oğula geçen bir anlayışla sürdürülmekte, idarî işler çok sayıda insana bölüştürülmekteydi. Bu yapı belki de ilkel mânada bir ‘bakanlar kurulu’nu oluşturmaktaydı ve bütün yetişkin yurttaşların katıldığı bir ‘parlamento’ tarafından denetleniyordu. Bu üst kurumların Mekke’nin ileri gelen aileleri arasında pay edilmesi de neredeyse İslâm tarihinin tamamında etkili olacak olan ‘asabiyet’e atfediliyordu ki; Hicâz bölgesinin federal şehir-devlet anlayışı da işte bu düzlemde kendisini tavsîf edebiliyordu.
Mekkeliler inandıkları ‘Rahmân’ ile aralarına aracı koyarak ‘müşrik’ ve hatta putperest olmakla birlikte, aslında mutlak kudret sahibi, yüce ve tek bir Allah düşüncesine sahipti ki; ‘Rahmân’, onların kendi inanış sistemindeki ‘Allah’a işaret etmekteydi. Merak duygusu, tabiî olarak çok az sayıda insanı kendisine çeken Hıristiyanlık, Zerdüşt ateşperestliği gibi ‘yabancı’ dinlerin ve ateizm vb. felsefî düşüncelerin girişini kolaylaştırıyordu. Mekkeliler arasında süregelen tüm çekişmelere rağmen İslâm öncesi Arap toplumunda var olduğunu tespit edebildiğimiz ‘hoşgörü’ ise Mekkelilerin ‘hadarî’ niteliğine uygun düşen bir nitelik olarak göze çarpmaktaydı. Belki de bu durum Mekkelilerin örf, adet ve gelenekleri, hiç kuşkusuz yabancı ülkelere yaptıkları özel gezileri ile Hac dönemleri ya da uluslararası kervanların geçişleri sırasında buraya uğrayan yabancılarla temasları sayesinde gelişmişti ama netice itibariyle Mekke, hiç de yabana atılamayacak derecede bir kültür birikimine ev sahipliği yapmaktaydı.
Bu çerçeveden farklı olarak Mekke’de okuma-yazma oranının düşük olduğu ifade ediliyorsa da merkezde oturanlar, şiir, belâgat, gece meclislerinde halk arasında anlatılan öyküler konusunda kendilerini geliştirmişlerdi ki; aralarındaki usta şâirlerin şiirleri, Kâbe’nin duvarına asılırdı. Duvara asılan bu şiirlerin de okuyucusu olduğu düşünülürse, en azından Mekke şehir merkezinde okuma-yazma oranının nispeten yüksek olmalıydı. Tüm bunlara rağmen Mekkelilerin içinde bulundukları şartların ıslâh edilmesi gerekiyordu ve bu da en kısa zamanda gerçekleşmeliydi.
Kurumlar ve Vahy
Hz. Peygamber (AS)’in yaşamış olduğu toplumdan kendisini soyutlamadığını yukarıda ifade etmiştik. Böyle bir durum vâkî’ olsa idi zaten vahyin toplum nazarında her hangi bir etkisinin olması da beklenemezdi. Hz. Peygamber (AS)’in el-Emin olarak şöhret bulması dahi durumun keyfiyetini gösteren en önemli delillerdendir.
Vahyden önce Hz. Peygamber (AS)’in iştirâk ettiği birden fazla kurum var ise de ‘hılf’ muhakkak üzerinde durulması gereken bir kurum olarak göze çarpar. Zira ‘hılf’, sonraki dönemlerde Hz. Peygamber (AS) ve ashâbı için Müslümanlaşan toplum için bir uygarlık genişlemesi sağlayacak, Müslümanların ittihâdını da sağlamada bir takım ipuçları sunacaktır.
Hılf kurumunun temeline nakşedilen; ‘Allah’a and olsun! Biz hepimiz, zulmedenin, zulmettiği kişiye hakkını geri verinceye kadar, zulmedene karşı zulme uğrayanla birlikte tek bir el gibi olacağız. Bu birlikteliğimiz, denizin bir kıl tanesini suya batırmaya güç yetirebileceği zamana kadar, Hira ve Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece ve zulme uğrayanın maddî durumunda tam bir eşitlik sağlanıncaya kadar devam edip gidecektir.’ yemini ve anılan kuruma Hz. Peygamber (AS)’in de Mekkeli kurmaylarla birlikte katılım sağlaması, hiç şüphesiz tesis edilecek devletin nüvelerinden birisini teşkil edecektir. Büyük dedesi Kusay’dan bu yana varlığı bilinen nedvenin de bu çerçevede önemine işaret etmek yerinde olacaktır. Binânaleyh, Mescid-i Nebevî’nin inşâsı ile birlikte hemen mescidin sınırlarında bir meclisin/ nedvenin tesisini bu iki kurumla ilişkilendirmek gerekecektir. Hâl-i hazırda Hz. Peygamber (AS) ve ashâb, her iki kurumun da birliği sağlama açısından önemini tecrübe etmişti ve sağlayacağı menfaatleri çok etkili bir şekilde değerlendirmişti.
İlk dönemde Hz. Peygamber (AS)’in haram aylarda yapılan Ficar Savaşları’na da gönüllü olarak katılması, gerçekten de Hz. Peygamber (AS)’in Müslüman bir devlet idarecisine çizdiği önemli siyâsî mesajlardan birisiydi ki buradan da elbette tecrübe kazandığı bir vâkıa idi.
Vahyin inmesi ile birlikte Hz. Peygamber (AS)’in bir anda kendisini yalnızlığa itmesi, hatta intiharı dahi düşündüğünün ifade edilmesi en azından bu alanla ilgili daha öncesinden herhangi bir tecrübî bilgiye sahip olmaması veya böyle bir duruma karşı hazırlıksız olmasıyla izah edilebilir belki ama Hira’daki yaşadığı inzivâyı da sadece Hz. Peygamber (AS)’e hasretmek doğru değildir. Zira Zeyd b. Amr veya dedesi Abdulmuttalib gibi kimseler de zaman zaman Hira’ya çekilirler ve bir müddet münzevî hayat sürerlerdi. Dolayısıyla biz ancak Hz. Peygamber (AS)’in bu uygulamayı benimsediğini anlıyoruz. Vahyden sonra yaşadığı karmaşık durumun yine muahhar vahylerle çözüme kavuşturulduğunu söylememiz gerekiyor ancak kesinlikle gizli bir tebliğ sürecinin yaşanmadığını ya da uzun süreli vahy kesintisi (fetret-i vahy) olmadığını da burada vurgulamakla iktifâ edeceğiz.
Vahy Sonrası İlk Tepkiler ve Vahyî Yaklaşım
İbn-i İshâk’ta aktarılan şu rivâyet, ilk vahyin ya da bu deneyime hazırlık sürecinin gösterilebilmesi açısından değerlidir: ‘Ne zaman tek başıma kalsam, ey Muhammed, ey Muhammed diye beni çağıran bir ses duyuyorum; uykuda iken değil, tamamen uyanık iken semavî bir nur görüyorum. Vallahi şu putlar ve kâhinler kadar hiçbir şeyden nefret etmedim. Acaba ben de mi bir kâhin oldum? Bana seslenen kişi sakın bir şeytan olmasın!
Rivâyetteki Hz. Peygamber (AS)’in tepkilerine dikkat edilirse, benzer tepkilerin Mekke toplumundan da kendisine verileceği/ verildiği açık şekilde takdir edilebilir. Yani Hz. Peygamber (AS)’i endişeye sevk eden hususun sadece kendisi korkularıyla alakalı olmadığı, vahyi tebliğ etmesi bir tarafa, kendisine görünen meleklerden bahsetmeye başlamasıyla birlikte toplum nazarındaki yerinin sarsılabileceği endişesi olduğu da anlaşılabilir.
İlk vahiyden sonra Hz. Peygamber (AS)’in içinde bulunduğu ruh halinin tasviri gerçekten kendisine pek elem verici olarak görünmektedir ve daha önce de söylediğimiz gibi bu durum yine vahy ile tamamen giderilecek, kendisine bundan sonraki hayatı için yön verilecektir: ‘And olsun kuşluk vaktine. Ve sükûna erdiğinde geceye ki, Rabb’in seni bırakmadı ve sana darılmadı. Gerçekten senin için âhiret dünyadan daha hayırlıdır. Pek yakında Rabb’in sana verecek de hoşnut olacaksın. O, seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.
Tarihte incelenen neredeyse tüm devletlerin ilerlemeleri, belirli bir takım aşamalara dayandırılır ve bu aşamalar ışığında tamamen materyalist içerikle açıklanmaya çalışılır. Hz. Peygamber (AS)’in ilk vahyin emri ile birlikte harekete geçmesinden sonra şekillenmeye başlayan Müslüman toplum kimliği, ilk etapta münferiden Hz. Peygamber (AS)’in peygamberliğine sonrasında ashâbın gücüne paralel gelişmiştir. İlk şehid edilen sahabînin kabile asabiyeti içerisinde değerlendirilemeyeceği de düşünüldüğünde, Mekkeli müşriklerin, neden ilk tepkilerinin daha yumuşak olduğu anlaşılabilir. Zira Hz. Peygamber (AS)’in de mensubu bulunduğu Kureyş ve özelde Hâşimoğulları’nın ivedilikle ber-taraf edilmesi düşünülemezdi. Nitekim öyle de oldu ve kendisine düzenlenecek bir sûikasta dahi tüm kabile mensuplarının katılması kaydı konuldu. Demek ki artık Mekkeli müşrikler, peygamber olduğunu iddia eden Muhammed (AS), bir müddet sonra putlara da dil uzatacağını, böylelikle Kâbe ve doğal olarak da ticârî, idârî güç kaybı yaşayacaklarını anlamışlardı. Aksi takdirde putlara sövme, Mekkeli müşriklerin hassasiyet göstereceği bir durum olmaktan uzaktı.
İttihad-ı İslâmın İlk Nüveleri: İkinci Evre(615-622)
Kendilerine gönderilen peygamberi tanıyamama, Kur’ân-ı Kerîm’i bilmeme anlamlarına paralel olarak gelişen ‘câhiliye’ tavsîfi, Araplar arasında o seviyeye ulaşmıştı ki; kuru et yiyen bir Kureyşli’nin oğlu tarafından (!) beyân edilen kutsî kâideleri yanlışlayamadıklarından, peygamberle aralarında oluşan mücâdele boşluğuna en kısa yoldan istihzâyı yerleştirmişlerdi. Toplumdaki kendi güç dengelerinin korunması hususunda şu veya bu şekilde peygambere karşı gösterilen her türlü sav, Hz. Peygamber (AS)’e üstelik kendileri tarafından verilen el-Emîn sıfatıyla çelişecek ve bu yüzden herhangi bir kat‘î delâlete matûf olmayan savlar, onun şahsında değil getirdikleri üzerinde yoğunlaşacaktı. İlk vahyin gelmesinden bu yana beş yıl geçmesine rağmen, Hz. Peygamber (AS)’in söylediklerinin arkasında durması ve üstelik Kureyş’in önde gelenlerini de hızla safına katması, Mekkeli müşrikleri yeni arayışlara itecekti. Bu minvalde Hz. Peygamber (AS) de Mekke’de yaşam konusunda ısrar etmeyecekti. Muhtemelen Hz. Peygamber (AS), zihninde şekillendirmeye çalıştığı İslâm birliğini Mekke dışında bir yerlerde konumlandırmak istemekteydi ve bu düşüncesini de Müslümanları organize bir halde ilk etapta Habeşistan’a hicret ettirmesiyle açığa çıkarmıştı.
İlk İslâm Birliği Tecrübesi: Habeşistan’a Hicret
Hz. Pegamber, ‘Şâyet istiyorsanız ve elinizden geliyorsa, gidip Habeşistan’a sığının. Zira orada, ülkesinde kimseye zulmedilmeyen bir kral hüküm sürmektedir; orası bir doğruluk ve hakîkat ülkesidir; Allah işlerinizde bir kolaylık sağlayıncaya kadar orada kalınız.’ diyerek ashâbını Mekke’den uzaklaştırmayı planlamış ve henüz Müslüman olan Mekkelilerin Habeşistan’da da olsa güçlerini birlik halinde tutmayı hedeflemişti. Habeşistan’a yaklaşık yüz elli kadar Müslüman göç etmişti ve aralarında Hz. Peygamber (AS)’in damadı üçüncü râşid halîfe Hz. Osman da vardı.
Bu devrede Mekkeli müşriklerin, Habeşistan’a hicret edenlere karşı ciddi bir önlem alıp almadığı çokça zikredilmese de Hz. Peygamber (AS)’in bu ilk İslâm birliğini muhtemelen rezerv güç olarak şehir dışında saklamasını siyâsî bir manevra olarak algılamaktayız. Nitekim kendisi de bir müddet sonra Tâif’e, akrabalarının yanına sığınmaya gidecek fakat Habeşistan’da olduğu gibi bunda başarı kazanamayacaktır.
Hz. Peygamber (AS)’in Habeşistan’a göndermiş olduğu grubun korunması hususunda Habeş kıralı Necâşî’ye yazdığı mektupta da ilginç cümlelere rastlamak mümkündür: ‘Allah’ın elçisi Muhammed’den, Habeşistan hükümdarı Necâşî’ye… Kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayan gerçek Hükümdar (Melik), Mukaddes (Kuddûs), Esirgeyici (Selâm), Kurtarıcı olan Allah’a övgü (hamd) ile sözlerime başlarım. Kesinlikle onaylayıp tanıklık ederim ki Meryem oğlu İsa Allah’ın Rûhu ve Kelimesi’dir ve O, bu (Kelime’yi), iffetli, dokunulmamış Meryem üzerine bırakarak, tıpkı Âdem’i kendi eliyle yarattığı gibi onu kendi Rûhu ve üflemesinin etkisiyle gebe bırakmıştır. Seni tek ve hiçbir ortağı olmayan Allah’ın yoluna ve Ona itâat konusunda karşılıklı yardımlaşmaya davet ediyorum; beni izle ve bana gelmiş olan şeye iman et, zira ben Allah’ın elçisiyim. Öyleyse seni ve sorumluluk ve yönetimin altındakileri her şeye gücü yeten (Kâdir) ve Yüce olan Allah’a davet ediyorum. Öğüt ve önerilerimi kabul etmenizi tavsiye ederim. Amca tarafından yeğenim olan Cafer’i beraberinde az sayıda bir Müslüman kümesiyle birlikte sana doğru hemen yola çıkarıyorum. O sana varır varmaz misafirperverlik göster!
Mektup dikkatli bir şekilde incelendiğinde Hz. Peygamber (AS) tarafından Habeşistan’a hicretin ne denli organize olduğu anlaşılır. Habeş kralının Hıristiyan yani ehl-i kitâb olması faktörünü de hesaba katan Hz. Peygamber (AS)’in bu aşamada karşılaşacağı negatif bir durum, söz konusu birliği yok edeceği gibi, Mekke’de mukîm bulunan Müslümanları da zor durumda bırakacaktı. Habeş kralını, Hz. Peygamber (AS)’in bizzat tanıyıp tanımadığı bilinmemektedir ancak mektuptaki ifadelerin samimiyetine bakıldığında önceden bir tanışıklığın mevzubahis olabileceği hiç de yabana atılmamalıdır.
Buradan hareketle diyebiliriz ki; Hz. Peygamber (AS)’in Habeşistan merkezli bir güç dağılımını sağlamasının ardında, Müslümanları Mekke’deki kaos ortamından uzaklaştırmak ve Habeşistan’a gidenlerin sağ-sâlim geri dönmelerini müteâkib, elde edilen tecrübe ile yeni ve daha güçlü bir organizasyona imzâ atmak bulunmaktadır.
Müslümanların Toplumdan Dışlanmaları: Boykot (616-619)
Mekke’de oluşmaya başlayan İslâm birliğine dâhil bir kısım Müslüman’ın Habeşistan’a göç etmesiyle birlikte, Mekkeli müşriklerin bu organizasyonun kendileri açısından menfî neticelerini zihinlerinde deşifre etmeleri uzun sürmemiştir. Müşrikler, hem gidenleri geri getirmek hem de başkalarının gitmesini engellemek amacıyla Mekkeli Müslümanları toplum dışına itme girişimlerini başlatmış ve mitolojik yapıdaki Garânik Hâdisesi’nin de gölgesinde, kısmen başarılı olmuşlardır. Boykotun temel mantığı, Müslümanlara yaşam hakkı tanımama ve hızla gelişen bu yeni duruma karşı set çekmektir. Aksi halde fizîkî şiddet henüz o dönemlerde de pek söz konusu değildir. Çünkü gerçekten Müslüman olanların arasında, mensup oldukları kabîleleri açısından son derece güçlü kimseler bulunmaktadır ve asabiyetin olası bir şiddette nelere mâl olabileceği iyi hesaplanmaktadır.
Boykotun nasıl gerçekleştiği ya da boykot sırasında kimlerin zarar gördüğü bu çalışmanın konusu değildir ancak burada sadece şu hususu vurgulamak istiyoruz: Boykot, Mekkelilerin o güne kadar göstermiş oldukları en güçlü ve organize bir tepki olarak değerlendirilmelidir. Zira bu tepki ferdî olmamıştır. Çünkü karşılarındaki güç de artık ferdî değildir. Müslümanların sayısı hızla artmaktadır ve hatta Müslümanlar, birilerinin önderliğinde organiza halde bir başka ülkeye ilticâ edebilmektedir. Bu ileri vâdede hem Mekke’nin idârî ve ticârî yapısına hem de Müslümanlar’ın Hicâz dışındaki güçler tarafından da tanınmasına sebep olmaktadır.
İşte bu yönleri ile boykot, sadece beş yıl gibi kısa bir sürede Hz. Peygamber (AS)’in ashâbını nasıl yetiştirdiğini ve nasıl bir güç haline geldiğini göstermeye kâfidir. Dolayısıyla Mekkelilerin o güne kadar alışık olmadığı ulus-devlet yapılanmasının da ilk adımı gibi görülebilecek olan Habeşistan hicreti, Müslümanlara da çok değerli bilgiler sağlamıştır.
Akabe Biâtları ve Medine’de İslâm Birliği Kurma Çabaları
Müslüman birliklerinin Habeşistan’a gerçekleştirdiği göçü bizzat Hz. Peygamber (AS)’in kendisinin istediğini belirtmiştik ancak anlaşılan o ki; Müslümanların örgütlenebilmeleri açısından bu göç, Müslümanlara pek fayda sağlamamıştı. Gerçi müşrikler tarafından gösterilen ağır tepkinin de bunda rolü muhakkak vardı fakat Hz. Peygamber (AS), en kısa zamanda vücûda getirilecek devletin Habeşistan’da, bu şekilde olamayacağını pekâlâ tahmin ediyor olmalıydı.
Oysa Yesrib, o günün şartlarında Müslümanlar için daha elverişli bir konuma sahipti. Yesrib’de güçlü halde bulunan Evs ve Hazreçliler’in kendi aralarındaki mücadelelerinden faydalanılarak, Müslümanların Yesrib’de devletleşmeleri Mekke’ye, Habeşistan’a ve hatta sâir coğrafyalardaki yerlere göre daha olasıydı. Her ne kadar Mekke’de sosyal hayat nâmına ileri bir seviyeden bahsedilemeyecekse de hem siyâsî hem de askerî yapı, Mekke’de yeni bir gücün varlığını her dâim tehdit edecekti. Nitekim Akabe Biatları ile başlayan süreçte Hz. Peygamber (AS), öncelikle Yesrib’de az da olsa ama mutlak sûrette Müslüman bir grubun varlığını tesis edecek ve ondan sonra büyük hicreti gerçekleştirecekti ki bu biat meselesi daha önceki yer değiştirmelerde gündeme gelmemişti. Habeşistan ve ardından Tâif’e olan yer değiştirmelerden elde edilen en güçlü tecrübe de işte bu biatlardır.
Neticede Akabe’de toplanan Yesribliler ile aralarında bağ kuran Hz. Peygamber (AS), yaklaşık yüz kişilik ehl-i biât vasıtasıyla Yesrib’e girmiş olacak ve biatlardan birkaç yıl sonra da kendisi ashâbıyla birlikte Yesrib’e doğru yola çıkacaktı. Bu ikinci büyük organizasyondan önce gerçekleştirilen biatlar, Yesrib’de kurulması planlanan devletin ilk adımlarıydı ve Yesribli Müslümanların yani ensarın bu minvalde İslâm devletine olağanüstü bir katkısı olmuştu.
İttihad-ı İslâmın Kuruluşu: Son Evre (622-632)
Hz. Peygamber (AS)’in siyâsî hayatına dair bir takım çıkarımlarda bulunurken, onu sosyal hayattan soyutlamadığımızı özellikle vurgulamıştık. Çalışmanın sınırları dolayısıyla detaylandıramadığımız sosyal verilerin de muhakkak, belki başka bir çalışmada ele alınması zarûridir. Elbette sosyal olgulara temas etmeden siyasal çehre arz edilemez ancak sözünü ettiğimiz kısıtlamalardan dolayı bazı vâkıaları da atladığımızı burada ifade etmek istiyoruz.
Medine Vesikası ve İttihad-ı İslâm’ın Rûhu: Ümmet Anlayışı
Bizzat Hz. Peygamber (AS)’ın hazırlamış ya da hazırlatmış olduğu bu vesîka, şüphesiz İslâm tarihinin en önemli vesîkalarından birisidir. Vesîkanın içeriği birçok siyâsî açılımı da beraberinde getirmiştir. Fakat biz konumuz itibariyle, vesîkanın tamamını vermekle birlikte, sadece ümmet kavramı üzerinde durmaya çalışacağız:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Bu kitap, Resûlullâh (AS) Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve Müslümanlar ve bunlara tâbî olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için düzenlenmiştir.
2. Bunlar, diğer insanlardan ayrı ve tek bir ümmet oluştururlar.
3. Kureyş’den hicret edenler, kendi aralarında âdet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
4. Benû Avflar da, kendi aralarında âdet olduğu üzere eskiden olduğu gibi kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her tâife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
5. Aynı şekilde Benû Hârisler de kendi aralarında âdet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her tâife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
6. Yine Benû Sâideler de kendi aralarında âdet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her tâife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
7. Benû Cuşemler de kendi aralarında âdet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her tâife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
8. Benû’n-Neccârlar da kendi aralarında âdet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her tâife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
9. Aynı şekilde Benû Amr ibn Avflar da kendi aralarında âdet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her tâife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
10. Benû’n-Nebîtler de kendi aralarında âdet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her tâife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
11. Benû’l-Evsler de kendi aralarında âdet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her tâife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
12. a. Müminler aralarından hiçbir kimseyi içine düştüğü ağır mali sorumluluğun altında tek başına bırakmayacaklar, gerek kan bedeli gerekse kurtulmalık gibi borçlarını müminler arasında bilinen en iyi ve makul esâslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.
b. Hiçbir mümin başka bir müminin mevlâsı aleyhine bir iş yapamayacaktır. (Ya da farklı bir okunuşa göre) Hiçbir mümin başka bir müminin mevlâsı ile o kişinin aleyhine bir anlaşma yapamayacaktır.
13. Allah’tan hakkıyla korkan müminler, kendi aralarında karşılıklı saldırıya ve haksız bir fiil işlemeye yönelik olarak bir suç ya da bir hakka tecavüz veya inananlar arasında kargaşa çıkarma niyeti taşıyan kimseye karşı olacaktır. Ve Bu kimse onlardan birinin çocuğu bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.
14. Hiçbir mümin bir kâfir yüzünden bir başka mümini öldüremez ve bir mümin aleyhine bir kâfiri destekleyemez.
15. Allah’ın zimmeti (koruma ve güvencesi) tek olduğu için, müminlerin arasından en mütevazı olanın bile bir başkasına yapacağı himayenin herkes nezdinde bir değeri vardır. Zira müminler, diğer insanlardan ayrı olarak, birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadır.
16. Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve aleyhlerine olan kişilerle yardımlaşmaksızın, bizim yardım ve gözetimimize hak kazanacaklardır.
17. Barış da müminler arasında bir tektir. Hiçbir mümin, Allah uğruna girişilen bir savaşta, öteki müminlerin haberi olmaksızın ve onları dışlayacak biçimde bir barış anlaşması yapamaz. Bu barış, ancak müminler arasında eşitlik ve adalet ilkeleri üzerine yapılacaktır.
18. Bizim saflarımızda savaşacak olan bütün askerî birlikler nöbetleşe görev yapacaklardır.
19. Müminler, birbirlerinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını alacaklardır.
20 a. Allah’tan hakkıyla korkan müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunmaktadırlar.
b. Hiçbir müşrik Kureyşli birinin mal ve canını himayesi altına alamaz ve bu hususta hiçbir müminin Kureyşliler’e saldırmasına engel olamaz.
21. Ayrıca, herhangi bir kimsenin bir müminin ölümüne neden olduğu kesin delillerle kanıtlanır ve maktulün velisi (hakkını savunan) razı olmazsa kısas hükümleri uygulanır. Bu durumda bütün müminler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece bu kuralın uygulanması için hareket etmeleri helal (doğru) olur.
22. Bu sahifenin içeriğini kabul eden, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan bir müminin bir katile yardım ve yataklık etmesi helal (doğru) değildir. Kim ona yardım ve yataklık ederse kıyamet günü Allah’ın lanet ve gazabına uğrayacaktır ve o gün kendisinden bir tazminat ya da taviz kabul edilmeyecektir.
23. Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir.
24. Savaş devam ettiği sürece, Yahudiler de müminler gibi kendi savaş giderlerini karşılamak zorundadırlar.
25.a. Benû Avf Yahudileri Müminlerle (İbn Hişâm’a göre me’a edatıyla) / Mü’minler’den (Ebû Ubeyd’e göre min edatıyla) bir camia (ümmet) oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir! Mevlâları için de kendileri için de aynı durum söz konusudur.
b. Kim bir başkasına haksızlık eder ya da bir suç işlerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermiş olacaktır.
26. Benû’n-Neccâr Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır.
27. Benû’l-Hâris Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır.
28. Benû Sâ’ide Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır.
29. Benû Cuşem Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır.
30. Benû’l-Evs Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardı
31. Benû Sa’lebe Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır. Ancak kim bir başkasına haksızlık eder ya da bir suç işlerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermiş olacaktır.
32. Cefne ailesi Sa’lebe’nin bir koludur. Dolayısıyla Sa’lebeler için geçerli olan şeyler onlar için de söz konusudur.
33. Benû’ş-Şuteybe de Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaklardır. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykırı bir davranışta bulunulmayacaktır.
34. Salebe’nin mevlâları da bizzat Sa’lebeler gibi kabul edileceklerdir.
35. Yahudiler arasında bulunan kimseler de bizzat Yahudiler gibi kabul edileceklerdir.
36.a. Bunlardan (Yahudilerden) hiçbir kimse Muhammed’in izni olmaksızın, Müslümanlarla birlikte askerî bir sefere çıkamayacaktır.
36.b. Bir yaralamanın intikamını almak yasaklanmayacaktır. Ancak kim birini öldürürse sonuçta kendisini ve ailesini sorumluluk altına sokacaktır. Aksi takdirde bu haksızlık olur.
37.a. (Bir savaş durumunda) Yahudilerin masrafları kendilerine, Müslümanların masrafları da kendilerine aittir. Kuşkusuz bu sahifede (belgede) hedef gösterilen kimselerle savaşanlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykırı bir davranışta bulunulmayacaktır.
b. Hiç kimse müttefikinin aleyhine bir suç işlemeye kalkışamaz. Kuşkusuz zulmedilene yardım edilecektir.
38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savaştıkları sürece savunma harcamalarına katılacaklardır.
39. Bu sahifenin (belgenin) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dâhili (Cevf) haram (kutsal, hakların gözetilmesi gereken) bir yer olacaktır.
40. Himaye altındaki kimse (câr) kendisini himaye eden kimse ile aynı konumdadır. Ne kendisine zulmedilecek ne de kendisinin bir zulüm yapmasına izin verilecektir.
41. Ancak, himaye verme hakkına sahip kimsenin izni dışında, himaye edilen kişi bir başkasına himaye hakkı veremez.
42. Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler arasında ortaya çıkmasından korkulan her türlü öldürme ya da tartışma olaylarının Allah’a ve Allah’ın Resûlü Muhammed’e götürülmesi gerekir. Allah bu sahifeye (belgeye) en sıkı ve en titiz bir biçimde riayet edenlerin güvencesi olacaktır.
43. Ne Kureyşliler ne de onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaklardır.
44. Onlar (Müslümanlarla Yahudiler) arasında, Yesrib’e saldıran kimselere karşı yardımlaşma olacaktır.
45.a. Eğer (Yahudiler) (Müslümanlar tarafından) bir barış anlaşması yapmaya ya da böyle bir anlaşmaya katılmaya davet edilecek olurlarsa, bunu yapacak ya da katılacaklardır. Eğer (Müslümanları) aynı şeye çağırırlarsa, Müslümanlarla aynı yükümlülükleri paylaşacaklardır. Ancak, din uğruna savaş yapılması hali müstesnâdır.
b. (Savunma ve diğer harcamalar konusunda) herkes kendisine ait bölgeden sorumludur.
46. Bu sahifede (belgede) belirtilen kimseler için öne sürülen koşullar hem mevlâları hem de kendileri olmak üzere bütün Evs Yahudilerine bu sahifenin (belgenin) ilgili maddelerinde gösterilen kimselerce sıkı sıkıya uygulanır. Kurallara tam olarak uyulması ve aykırı bir davranışta bulunulmaması gerekir. Ve haksız yere bir kazanç sağlayanlar ancak kendi kendilerine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifeye (belgeye) en sıkı ve en titiz bir biçimde riayet edenlerle beraberdir.
47. Bu belge, haksız bir fiil ya da suç işleyen kişi ile onun cezası arasına engel olarak giremez. (Cihad amacıyla evinden) çıkan kişi emniyettedir ve yine aynı şekilde şehirde (Yesrib’de) kalan kişi de emniyettedir. Ancak haksız bir fiil ya da suç işlenmesi durumu müstesnadır. Allah ve Muhammed (AS), bu sahifede gösterilen maddelere tam bir sadakat ve titizlikle uyan kimselerin yardımcısıdır.
Habeşistan’a gerçekleştirilen hicretten sonra vukûa gelen Medine’ye hicret ve sonrasında gündeme alınan Medîne Vesîkası, Hz. Peygamber (AS)’in ulus-devlet olma ısrarını göstermesi açısından oldukça önemlidir. Nitekim metinde geçen ümmet tabirinin içerdiği anlam da bunu delillendirmektedir. Vesîkada geçen ümmet tabirinin ilk kez siyâsî bir metinde yer alıyor olması bir yana bu tabirin içerdiği anlamla günümüzdeki ümmet anlayışı arasındaki farklılıklar ya da benzerliklerin ortaya konması, Müslüman bireyin bu bakışı yakalaması açısından önem arz etmektedir.
Buna göre ikinci maddede geçen ümmetin içine; muhâcir ve ensâr mutlak olarak ve ismen dâhil edilirken, muhâcir ve ensâra yardım eden, onlara tebliğ konusunda problem çıkarmayanlara da muğlak bir şekilde yer verilmiştir. Buradan anladığımıza göre bir kimsenin ümmet olabilmesi için kesinlikle Müslüman olması gerekmemektedir. Maddede geçen ve bize göre muğlak olan bu ifadeleri daha net anlayabilmek için Medîne toplum yapısına bakmak gerekir ki; o toplumda da yoğun olarak müşrikler, Yahudiler ve Hıristiyanlar yaşamaktadır. Bilhassa Hz. Peygamber (AS)’in Amr b. Ümeyye, Abdullah b. Uraykıt gibi müşrikleri, işlerinde ehil oldukları için yanında barındırması dikkat çekicidir. Amr b. Ümeyye’nin ilk İslâm diplomatı olarak Habeşistan’la ilişkiler konusunda, hicret de dâhil, kullanılması; Abdullah b. Uraykıt’ın Medine’ye hicret esnasında Hz. Peygamber (AS)’e rehberlik etmesi, günümüz anlayışları için önemli bir açılım sağlamalıdır.
Tüm bu çerçevenin kuşatmış olduğu zihinsel yapı, Hz. Peygamber (AS)’in sağlamaya özen gösterdiği toplumsal birlikle ilgilidir. Özellikle Medine’de bulunan birbirlerinden ırk olarak da ayrı olan grupları bir siyâsî vesîkada toplaması ve bu grupları genel mânada ümmet dâiresinin içine alması, vücûda getirilmeye çalışılan ittihad-ı İslâm ile ilgili olsa gerektir.
İlk maddede yer alan ifadelerde mümin ve Müslüman tâbirlerinin ayrı ayrı zikredilmesinin ardında da bu ilgi bulunmaktadır ki biz de buradan yola çıkarak, sağlanması düşünülen birlikten kastın İslâm olduğunu düşünmekteyiz. İmân ve dolayısıyla mümin olma vasfı, Müslüman olan ferdin ileri bir versiyonudur. Hucûrat Sûresi, 49. ayette de bedevîlerin ‘Biz iman ettik.’ demelerine karşı ‘Siz iman etmediniz ancak Müslüman olduk deyin.’ uyarısı da mezkûr versiyonu göstermesi açısından delîl teşkil etmektedir. şu halde Hz. Peygamber (AS)’in de Medine’de kurumsallaştırmaya çalıştığı devletin kavmî öncüllerden ziyâde ehl-i Kitab’ı da içine alan oldukça geniş dairede değerlendirildiğini söylemek mümkündür. Böylelikle saf muhâcir, saf ensâr ya da saf Mekkeli, saf Medineli ve hatta asil ırk iddialı saf Yahudi gibi unsurların bir veya bir kaçıyla organize edilmemiş yapıdan uzaklaşılmıştır. Gerçekte de vesîkanın temel mantığına da bakıldığında geniş katılımlı bir uzlaşmanın sağlanması vâcibiyeti hemen anlaşılmaktadır.
25. maddede, müminlerin Yahudilerle bir ümmet oluşturması da ilgi çekici bir husustur ancak burada hemen şuna dikkat çekmeliyiz; Benû Avf Yahudileri Arap’tır. Yani aslen, ırk olarak Yahudi kavimlerinden değildir. Hz. Peygamber (AS), muhakkak bunun ayrımını yapmıştır. Zaten vesîkada her hangi bir şekilde Kaynuka, Kureyza, Nadiroğulları gibi aslen Yahudi olan kabîlelerden açıkça bahsetmemesi de muhtemelen ümmetin içine bu grupları dâhil etmek istemeyişinden kaynaklanmıştır. Buradan da hareketle Hz. Peygamber (AS)’in vesîkada sınıfsal bir ayrım gözettiği anlaşılabilir ki; Bedir Savaşı’ndan sonra Yahudilerin Medine dışına çıkarılmaları bunu desteklemektedir.
Son Söz
569 yılında dünyaya teşrîf eden Hz. Peygamber (AS), kısa zaman zarfında ilâhî tebliği insanlara ulaştırmış ve dini tamamlayarak 63 yaşında iken ebediyete irtihâl etmiştir. Hicaz yarımadasında süregelen kabilevî sürtüşmeler arasında hâkim sınıfın korunmasından ziyâde söz söylemeye cesaret eden Hz. Peygamber (AS), başta ashâbını daha sonra neredeyse tüm Hicaz bölgesini bu asabî düzlemden uzaklaştırmış ve Medine’de temelini attığı ittihad-i Müslimîn ile kabileler arasına ümmetten bir köprü inşâ etmiştir.
Çalışmamızda Hz. Peygamber (AS)’in Medine Vesîkası’nda üzerinde ısrarla üzerinde durduğu mümin-Müslüman ayrımı ve her ikisini de ümmete dâhil etmesini, günümüz siyâsî fikirlerin tekrar değerlendirilmesi açısından önemi takdir edilmelidir.
Vesikada da ifade edildiği gibi İslâm çizgisinde buluşan her grubun, mezhebin ya da meşrebin ümmet olarak telakkî edilmesi gerekmektedir. Herkesin mutlaka aynı mezhep veya meşrebde olmasının istenmediği ve hatta bunun sünnete de aykırı olduğu da vesîkanın derûnunda saklıdır.

*İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Son Güncelleme ( Salı, 07 Şubat 2012 10:09 )  

Yorumlar  

 
# Bünyamin 2012-02-07 08:18 Bence ümmet kavramı camia kavramı ile karıştırılmamal ı. Caimiadan kasıt birlik oluşturmaları, ondan da kasıt birlikte hareket etmeleridir. Ümmet Hz Muhammed'in ümmeti, Hz. İsa'nın ümmeti, Hz. Musa'nın ümmeti şeklinde anlaşılmalıdır. Ümmet imani bir kavramdır. Siyasi, askeri ve ticari birliktelikler için harcanmamalıdır . Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bediüzzaman Hazretleri gibi, yazarın hakkını teslim ederek kibarca eleştiri yapılmasını rica ederiz.


Güvenlik kodu
Yenile

Mail Listemize Abone Olun

Reklam

Duyurular

Reklam

Son Eklenenler

Reklam
Şuanda 79 konuk çevrimiçi

Son Yorumlar

  • DİL YARASI
    Hamid Kardeşim, Tavsiyeleriniz için teşe...
    20.05.12 12:43
    Yazan: Rafet KALYONCU
  • DİL YARASI
    Rafet Kardeşim, Önce millyetçilik nedir ...
    18.05.12 16:44
    Yazan: Hamid
  • Bediüzzaman’ın Duygu Seyirleri
    s.a. Maşallah üstadımızın bir vechi ve h...
    15.05.12 07:48
    Yazan: İbrahim TEZCAN
  • DİL YARASI
    Geçmişte Türkçülük adına ırkçılık yapanl...
    14.05.12 18:20
    Yazan: Rafet KALYONCU

Çok Okunanlar

free hit counter