Hutbe-i Şamiye Ekseninde İslam Birliği ve Küresel Barış Konferansı Tebliğidir.
İslam dünyasının bölük pörçük olduğu yirminci asrın başında, 1911 yılında, Şam’daki Emeviye Camiinde, Asrın Adamı Bediüzzaman Said Nursî, yüz yetkin âlimin de bulunduğu on bini bulan bir kalabalığa karşı, o günün Müslümanlarını ilgilendirdiği kadar günümüz Arap baharını yaşamakta olan ülke insanlarını da yakından ilgilendiren muhteşem bir konuşma yapmıştı. İslam dünyasının içinde bulunduğu maddî ve manevî hastalıklarının neler olduğu, hangi sebeplerden ötürü yıkım ve esaretle karşı karşıya kaldığı ve bu durumdan en seri bir şekilde nasıl kurtulacağına ilişkin konuşma, cümle cümle ve hatta kelime kelime dikkate alınması gereken tam bir manifestoydu. Bu konuşmada Bediüzzaman, Müslümanların geri kalış sebeplerini altı maddede çağa uygun ve son derece anlamlı bir yaklaşımla özetlerken, bu maddelerden biri olan istibdadın İslam dünyasının başına neler getirdiğinin de altını çarpıcı ifadelerle çizmiştir.
İlkel olduğu kadar vahşi bir yönetim şekli olan istibdadı, bir başka deyişle despotizmi devlet yönetimlerinde görebileceğimiz gibi, bazen ailemizde, bazen eğitim-öğretim kurumlarımızda, bazen işyerimizde, bazen de sokak ve caddelerimizde görmemiz mümkün. Birbirinden nüans olarak farklı olan istibdatlar, daha çok bilgisizlik, kültürsüzlük, görgüsüzlük ve keşmekeşlikten beslenen hiç de istenilmeyen, insan yaratılışına aykırı tutum ve yönetimlerdir.
Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Suriye ve diğer ülkelerdeki diktatörlüklerin Arap baharı ile birlikte çözülmeye başlaması da ta yüz sene önce tüm gücüyle istibdada yüklenen Bediüzzaman’ı ne kadar haklı çıkarmıştır.
İstibdadın anlamı
Sözlükte istibdat, uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi, despotluk, despotizm anlamlarına gelmektedir. Buna göre despot, bir ülkeyi zorla ve baskıya dayanarak yöneten kimse; mecazî olarak da her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen kimse, tiran anlamına gelmektedir (1). Müstebite, yani despota zorba da denir. Bireye indirdiğimizde istibdat, daha çok mecazî anlamıyla gündeme gelmektedir. Despot, yani zorba, kendi başına buyruk olan kimsedir. Özgürlüğün çok uzağındadır. Kendi özgürlük sınırını bilmediği gibi, başkasının özgürlük sınırına uymayı da huy edinmemiştir. Zorba için varsa yoksa onun bitmez isteği ve sınırsız tahakkümü vardır.
Bilginler istibdada hemen hemen aynı manayı yüklemişler. Bu nedenle, son yıllarda yüz otuz sayfalık bir eseriyle istibdadın ne olduğunu, çeşitlerini, çıkış sebeplerini ve bu hastalıkla mücadele yöntemlerini ele alan el-Kevâkibî’nin tanımını buraya almakla yetinmek istiyoruz. Ona göre; “İstibdat, bir kişinin kendi görüşüyle gurur duyup nasihati kabul etmemesi ya da ortak hak ve hukuk konusunda başına buyruk olmasıdır. İstibdat kelimesi ortaya atıldığında, özellikle diktatör hükümetler kastedilir. Çünkü diktatör hükümetlerin verdiği zararlar sebebiyle, insan en fazla acı çeken canlı durumuna düşmüştür.” Diğer taraftan “Nefsin akla hükmetmesi, babanın, üstadın, kocanın, reislerin, bazı dinlerin, bazı şirketlerin ve bazı sınıfların tahakkümüne gelince; bunlar, izâfî/göreceli ya da mecâzî istibdat olarak vasıflandırılır.”(2)
İnsan yaratılışına ters düştüğündendir elbette; birinin çıkıp istibdadı övmesi söz konusu olmamıştır. Ama istibdadın aleyhinde güzel söz söyleyenlerse çoktur. Mesela; Montaigne, “Zorbalığın her çeşidinden nefret ederim. İster sözle olsun ister hareketle”; Leo Buscaglia, “Birbirinize baskı yaparak kişiliklerinizi bozmayınız. Hiç kimse gölgede yetişip olgunlaşamaz” ve Montesguieu ise, “Luvisiana vahşileri canları meyve istedi mi ağacı dibinden keserler ve meyveyi öyle toplarlar. İşte istibdat idaresi.” demişlerdir.
Görüldüğü gibi istibdatta keyfilik, tek görüşlülük, acımasızlık ve zorbalık asıl unsurlardır.
Asrın Adamı Bediüzzaman Said Nursî’nin, II. Meşrutiyetten sonra Doğu illerine yaptığı gezide, kendisine sorulanlar arasında en ilgi çekici olanlar, özgürlük, meşrutiyet ve istibdada ilişkin sorulardı. Soruların başında ise, “İstibdat nedir, meşrutiyet nedir?” diye sorulan istibdat ve meşrutiyetle ilgili soru geliyordu. Bediüzzaman istibdada ilişkin soruya son derece net, dolambaçsız, açık ve kesin bir şekilde verdiği cevapla oradakilerin ezberini de bozmuştu. Cevabında “İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinat ile cebirdir, rey-i vahittir, süistimalâta gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mahîsidir” (3) demek suretiyle, insanın ikiz doğduğu özgürlüğün tamamen dışında bir tutumu tarif ediyordu aslında. Özgürlüğün olmadığı yerde insanca muamele olamazdı. Zorbalık, keyfilik, zorlama, tek görüş, yetkiyi kötüye kullanma, zulmün temeli ve insanlığı mahveden gibi yedi özelliğiyle özgürlüğün bütün sınırlarını altüst eden bir ortamın hazırlayıcısıydı istibdat. İslam dininin, tevhit inancının kabul etmediği bir davranış biçimiydi. Demokrasinin tamamen zıddıydı. İstibdat zemininde ne insanın ne de hayvanın hayatına saygı vardı. Bu kesin cevabı duyan orada bulunanlar, istibdadın sosyal hayatta “öldürücü bir zehir”(4) olduğunu anlamada gecikmediler.
Bediüzzaman, istibdadın kötülüklerini saymakla bitiremeyeceğini ima edercesine, istibdadın yukarıdaki özlü tanımına, son derece zengin değerlerle dünyaya gelen insanı sefalet derelerinin en aşağısına iten, İslam toplumunu zillet ve sefalete düşüren, düşmanlıkları körükleyen, Müslümanları zehirleyen, ayrılık ve çekişmeleri Müslümanların arasına sokup yayan ve bunlar yetmemiş gibi, zehrini de her şeye bulaştıran özellikleriyle bütün kötülüklerin kaynağı olduğunu bir bir sayıp ekliyordu(5). Bediüzzaman, 19. yüz yılın sonunda, yüz binlerce insanın öldüğü Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, İslam dünyasının karşı karşıya olduğu kötü durumun tek sebebi olarak istibdadı gösteriyordu.
Özgürlük vazgeçilmez hayat biçimi
Bediüzzaman, bütün hayatı boyunca istibdadın, bir başka deyişle baskının her türlüsüne boyun eğmeyen bir çizgi takip etmesiyle dikkat çekmiştir. O hak bildiği bu tutumundan, ne çocukluğundaki eğitim-öğretiminin ilk yıllarında, ne Doğunun kalkınmasında en büyük etken olacak üniversite kurma ideali için geldiği İstanbul’da, ne esir olduğu Rusya’da, ne İngilizlerin işgalinde İstanbul’da ve ne de yeni kurulan devletin çeyrek asır boyunca baskı ve dayatmalarında vazgeçmiştir. Onun bütün hayatı baskılara direnişle, özgürlüğün yolunu göstermekle geçti. Haklı olarak, “yirmi seneden beri onu, rüyalarda takip eden ve o sevda ile her şeyi terk eden birisi, size güzel cevap verebilir”(6) demekle, soru soranlara özgürlüğe ilişkin kendisinin yeterince cevap verebileceğini ve ancak bu özgür düşünce olgusuyla her yere sinmiş olan istibdadın yavaş yavaş sönmeye yüz tutabileceğini belirtiyordu. Özgürlük, Bediüzzaman’ın gözünde “nazenin”dir, güzeldir; ona “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam”(7) dediren vazgeçilmez hayat biçimidir. Asr-ı Saadet’te Peygamberimizin mucize toplumunu kurdurup dünyanın dört bir tarafına yayan ruh özgürlük anlayışıydı. Ancak Asr-ı Saadet’ten bu yana geçen zaman diliminde, özellikle son birkaç yüz yıl içinde İslam dünyasının özgürlükten ödün vermediğini söylemek mümkün değildir. Özgürlüklerin yaşanmadığı ortamlarda değişik istibdatların ve zorlamaların baş göstermesi kaçınılmaz olmuştu. Öylesine ki, insanla yaşıt olan özgürlük, asırlarca yanlış değerlendirilip anlam verildiği ve uygulandığı için bir öcü haline gelmişti. Nitekim özgürlüğü sormaya hazırlanan heyettekiler de öteden beri böyle bir kanaate sahip olmuşlardı. Diğer taraftan birilerinin özgürlüğü fena tasvir etmesi ve hatta özgürlükten “Hürriyette insan her ne sefahat ve rezalet işlese, başkasına zarar vermemek şartıyla bir şey denilmez” diye bahsetmesi de onları bu konuda şüpheye düşürmüştü. İster istemez bu tereddütlerini “Acaba öyle midir?” diye Bediüzzaman’dan sorarak gidermek zorunda kalmışlardı.
Özgürlük çağında özgürlükten bu denli uzak kalmak ve ondan bu denli ürker görünmek, özellikle tevhit inancına sahip olan müslümanlar için elbette üzücü bir durumdur. Son bir asır içinde İslam toplumlarının geri kalışlarının en büyük sebebi özgürlükleri savsaklamak olmuştur. Dünya özgürlüklerle rahat bir nefes almışken, henüz Arap baharının aralanmış olması kendilerini müslüman olarak kabul edenlerin despotluğu ne denli işselleştiklerini açıkça gösterir.
Oysa Kur’an, insanı başkalarına kul olmaktan kurtarmak, her türlü korkulardan uzak tutmak ve “Bir Teke kul olmayan, başka birçok şeyin kölesi olur” bilinci içinde yalnız Allah’a kul yapmak, yani özgürleştirmek için inmemiş miydi? Peygamberimiz de bütün hayatı boyunca sahabelerine belletip uygulattığı özgürlüğün bu boyutu değil miydi? Gerek birey ve gerekse toplum bazında ihmale uğratılmaması gereken olguydu özgürlük. Gelinen çağda ise bu, önceki çağlardan çok daha fazla bir ihtiyaç haline gelmişti. Önceki çağlarla birlikte içinde bulunduğu çağın özelliklerini de çok iyi bilen Bediüzzaman, elbette soru soranların şahsında tüm müslümanların bu tür tereddütlerini giderecekti. İstibdadın tarifinde olduğu gibi, özgürlüğün tarifini de aynı net ve kesinlikte yapmıştı: “Öyleleri hürriyeti değil, belki sefahat ve rezaletlerini ilan ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira nazenin hürriyet, adab-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lazımdır. Yoksa, sefahat ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir; belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emareye esir olmaktır”(8)
Birbirine zıt iki olgu
İstibdatta olduğu gibi, sınırsız özgürlük de insan yaratılışına terstir. Her ikisinde de insan için kutsal olan özgürlüğün ihlali vardır. Özgürlüğün bulunmadığı yerde vahşilik söz konusudur. İstibdat ortamında özgürlüğün hayat hakkı yoktur; kaldı ki, bazı özgürlüklerin ihlal olduğu bir ortamda bile özgürlükten söz edilemez. Sınırsız özgür olan da, başkalarının özgürlük sınırına tecavüze kadar uzanabilir. Bu takdirde o da bir zorba olup çıkmıştır. İstibdadın olduğu yerde özgürlük, özgürlüğün olduğu yerde ise baskı yoktur. Başka bir deyişle, birinin olduğu yerde öteki yoktur; birinin olmadığı yerde öteki vardır. Öyle ki, birbirine bu denli zıt bir başka iki olgu göstermek çok zor…
Despotizmin hükmettiği toplumlarda birey kişiliksizdir. İsteklerinde özgür değildir. Yetenekleri bastırılmıştır; öylesine ki, kişi zamanla patlamaya hazır bir bomba haline gelmiştir. Küçük bir kıvılcım onun patlamasına yeterdir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Orta çağda İslam toplumları sükûneti yaşarken, Batı’da halk, bir taraftan Kilisenin diğer taraftan burjuvazinin baskısına fazla dayanamadı. Sonunda Fransız Devrimi patlak verdi. Bu yalnız Fransa ile sınırlı kalmadı, diğer Avrupa ülkelerine de yayıldı. Rus halkı da, sosyalizm perdesi altında despotizme ancak yetmiş yıl kadar dayanabildi. Bugün Müslüman dünyasında ise, beklenen sona gelindi; devrini tamamlamış müstebit liderler, halk ayaklanmasıyla bir bir gitti ve gidiyor; Tunus’ta, Mısır’da ve diğer ülkelerde… Arap baharı göz kırpıyor. Halkın uyanması başka uyanmalara benzemiyor; bu bir fıtrat uyanışıdır, yıllarca bastırılan isteklerin, dileklerin ve duaların patlamasıdır. Topyekûn uyanış, bir sel, bir çığ gibidir; hiçbir despot buna uzun bir süre direnemez.
Ülkeler bazında düşünüldüğünde istibdat, toplu bir zulümdür; ülke insanlarının hak ve özgürlüklerinin ellerinden alınmasıdır. Oysa “Zulüm sürekli olmaz, küfür ise süreklidir”(9) kuralına göre hiçbir istibdat, cezasız kalmaz; bugün değilse en yakın bir gelecekte zalim mutlaka cezalanır. Devletin tepesinde bir despotiğin işlediği günahlar o denli çoktur ki, o ülkenin bireylerinin, yani onların tüm yeteneklerinin sayısıncadır, hatta daha çoktur.
Birey bazında ele alındığında istibdadın, yani özgürlüğe ters bir tutumun yıkımları da tepede oturan bir despotun istibdadından aşağı değildir. Çünkü birey özgür olmadıkça, ideal toplum denilen özgür toplumları oluşturmak çok zor… Birey özgür olmalı ki, bireyin oluşturacağı kalabalıklar da özgür olabilsin. Bireyin özgür olmadığı yerde her zaman istibdadın ekşi yüzünü görmek mümkün. Zaten istibdadın hiç hoşlanmadığı yüzler, içinden geldiğini söyleyebilen, gördüğü hatayı gösteren, kusurların tamirine çalışan, konuşan ve ancak yerine göre susmasını bilen, uyaran, tercihlerini başkasına bırakmayan ve özgürlüğe önem veren yüzlerdir.
Bediüzzaman, özgürlüğün özümsenmediği toplumlarda er geç istibdat dikenlerinin yer yer baş göstereceğini çok iyi biliyordu. Bundandır ki, hayatı boyunca baskının, otoritenin her türlüsüne karşı koymuş ve insan yaratılışına ters düşen despotluğun panzehiri olan özgürlüğün üzerinde çok durmuştur. İşte bundan dolayıdır ki Bediüzzaman, çağımızın en büyük özgürü payesini haklı olarak elde etmiştir.
Zulmün ve baskının en az olduğu toplum
Bediüzzaman’ın istibdatla ilgili görüşlerini ancak onun özgürlüğe ilişkin düşüncelerini ortaya koymakla tam olarak anlayabiliriz. Çünkü iki zıt uç var; ya özgürlük ya otorite. İstibdat, özgür olmayanın en belirgin özelliğidir. Özgür olmayanı despottan daha güzel ifade eden kelime yoktur.
İstenilen bir toplumun oluşması için, Bediüzzaman, yukarıdaki özgürlüğe yüklediği anlama bir ölçü de katan şu ifadeyi kullanır: “Hürriyet-i umumî, efradın zerrat-ı hürriyatının muhassalıdır. Hürriyetin şe’ni odur ki; ne nefsine, ne gayriye zararı dokunmasın.”(10) Bediüzzaman, bu ifadesiyle bir toplumun nasıl “biz” bilinciyle oluşacağını ortaya koymaktadır aslında. İdeal toplumun oluşması için bütün bireylerce özgürlüğün özümsenmesini şart koşar. Toplum içinde yaşayan bireyler de, özgürlüklerini ancak kendilerine ve başkalarına zarar vermemeleri halinde koruyabilirler. İnsanın kendine karşı görevi vardır; nefsine zarar vermemek ise birey özgürlüğünün önceliğini oluşturur. Böyle olunca, insanın kendisiyle barışık olması gündeme gelir. Kendini olduğu gibi kabul etmeyen ve kendisiyle kavgalı olan bireyin, başkalarıyla ciddi arkadaşlık ve dostluklar kurması uzak bir ihtimaldir. Kendine zarar verenin, başka bir ifadeyle kendisiyle barışık olmayanın, başkasına zarar verebilecek bir potansiyeli her an patlamaya yatkın bir nitelikte taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bediüzzaman’ın yukarıda “Hürriyet-i umumî” diye ifade ettiği bütün toplumun özgürlüğünü açmada fayda var. Toplumun özgürlüğü, bütün bireylerinin özgürlüğü anlamaları ve hayatlarına uygulamaları ile gerçekleşir. Toplumun bir bölümünün özgürlüğü, demokratlığı aynı toplumun özgürlük ve rahatı için yeterli değil. Bediüzzaman burada bireyi öne alır; her oluşumda olduğu gibi özgürlük olgusunun uygulanmasında da onu başa oturtur. Sağlıklı bir toplumun oluşması için bireyin birçok özelliklerinin başında elbette özgürlüğü gelir. Yaratılışa en yatkın özgürlük olduğu için, diğer davranışlarına da bir kıvam kazandırır.
“Kendisi için sevdiğini başka bir mümin için sevmedikçe gerçek mümin olamaz”(11) hadisinden hareket ederek, bireyin başkalarında görmek istediğini önce kendisinde görmesi gerektiği hükmünü de bundan çıkarabiliriz. Bireyin kullandığı özgürlük hakkını başkasına da tanıması önemlidir. Ama bireyin her şeyden önce kendini kabul etmesi başta gelir. Bunun gerçekleşebilmesi için de beş özgürlüğü özümsemesi şarttır. Bunlar; (1)sansürsüz algılama özgürlüğü, (2)dilediği gibi düşünme özgürlüğü, (3)içinden geldiği gibi hissetme özgürlüğü, (4)seçme özgürlüğü, (5)sınırsız hayal kurma özgürlüğüdür.”(12) Bu özgürlükler, bireyin toplumla bütünleşmeden önce içine sindireceği özgürlüklerdir. Bunlardan birinin olmaması, mesela yalnızca seçme özgürlüğünün bulunmaması halinde bile, istenilen bütünleşme, bireyler arası uyum, yani “biz” bilinci gerçekleşmez. Bunlar bireylerin hem doğal güçleri, hem karşılanması gereken en büyük ihtiyaçlarıdır; aynı zamanda gerçek benliklerin de özellikleridir. Bu özelliklerin olmadığı bireylerin oluşturduğu bir kalabalıkta ne “ben” ne de “biz” den söz edilebilir. Böylesi bir toplumun yönetimi diktadır, bireyleri de sürüden farksızdır. İstenilen kıvamdaki toplum, yani Bediüzzaman’ın ifadesine göre “Hürriyet-i umumî”, gerçek benliklerin, özgürlükleri dört dörtlük yaşayanların toplamından ibarettir. Böylesi bir toplumda yaşayan bireyin en büyük iki özelliği ise, firavunlaşmaması ve başkasının özgürlüğü ile alay etmemesi her zaman öne çıkar.(13)
Özgürlüğün bütün boyutlarıyla yaşandığı bir toplumda zulümlerin, baskıların, dışlamaların, ötekileşmelerin yaşanması söz konusu bile olamaz. Böylesi bir toplumda herkes kime karşı olursa olsun istediğini söyler, kimse kimseden korkmaz, kim olursa olsun hiç kimsenin hakkı göz ardı edilmez, herkes padişahtır, herkes hakkına razıdır, hiç kimse bir başkasının hakkına tecavüz etmez, hak olan her zaman üstündür, yalan, fitne ve düşmanlıklar yoktur. Özgürlüklerin yaşandığı bir toplumda gerçek “ben”lerle doyasıya “biz” bilinci yaşanır. Böyle bir toplumda haksızlıklar, yanlışlar ve dayatmalar en azdır; çünkü kanun gücü diğer bütün güçlerin üstündedir. İşte buna göre Bediüzzaman özgürlüğü ele alarak, “Hürriyet budur ki; kanun-u adalet ve tedipten başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun”(14) demekle özgürlüğe yeni bir anlam yükler. “Şahane serbest olma” üstün değerlerle dünyaya gelen insanın insanca yaşamasının güzel ve önemli bir vasfıdır. Artık insan bu şartlarda “biz” bilincinin yoğun olduğu bir tolumda kanun teminatı altındadır.
Toplumda bireyin güvencesi adil kanundur
Tam burada Bediüzzaman, kanun hâkimiyetini, yani hukukun üstünlüğünü, demokratikleşmenin de esası olarak kabul eder. “Kanun-u Adalet” in olmadığı bir toplumda, diğer şartlar yerine getirilmiş olsa da, gerçek demokrasiden söz edilmesi mümkün değildir. İnsan hakları birey açısından son derece önemlidir. Bir kesimin diğer bir kesime karşı imtiyazlı konuma gelmesi halinde, insan hakları ihlale uğramaktadır. Bu, Bediüzzaman’ın deyişiyle ancak “kanun-u adalet”le düzelebilir. Nitekim hukukçu Hüseyin Hatemi de demokratik devlet ile hukuk devletini birbirinden ayırır. Ona göre, halk çoğunluğunun oyuyla iktidarın belirlenmesinin gerçekleştiği toplumlarda, rejim demokrasi olabilir ama, orada insan hakları koruma altında değilse, hukuk devletinden söz edilemez. Demokraside dikkat edilmesi gereken herkese eşit bir şekilde uygulanan “adil kanun”dur. Hatemi’ye göre, üzerinde önemle durulması gereken kavram demokrasiden çok “hukuk devleti” kavramıdır.(15)
Bediüzzaman, “herkesin hukuku mahfuz kalsın” derken, “kimsenin kimseyi ilahlaştırmadığı” bir toplumun ana çizgilerini çizer. Bir toplumun hukuk üstünlüğünü, gerçek düzenini “kanun-u adalet”le belirlemeye çalışır. Böyle bir toplumda her şeyden önce birey tam bir özgürdür, başkasının minnetini çekmez, özgürlük sınırlarını bildiği için başkasının hakkını çiğnemeye yeltenme ihtiyacını da duymaz; özetle yaratılışının gereğini yapar. Özgürlük, insana yaraşan bir durumsa, istibdat, ona en çok ters olan bir durumdur. Despotluğun en yumuşağı bile insanı hayvanlıktan ve insanlıktan çıkmaktan kurtaramaz.
Özgürlüğün gerek birey gerekse toplum için ne denli önemli ve istibdadın ise ne denli yıkıcı olduğunu değişik örnekler üzerinde dururken, soru soranların içinde olan biri “Ne diyorsun? Şu sena/övdüğün hürriyet hakkında ‘Hürriyet cehenneme layıktır; çünkü, o kafirlere mahsustur” olan, öteden beri dillerde dolaşan Hizanlı Şeyh Selim’in şiirini okuyarak feveran eder. Bediüzzaman, “haşa!” diyerek, özgürlüğü Bolşevizm mesleği ve ibahe mezhebi sanan o çaresiz şairin hata ettiğini söyler. Önceki tanımlardan daha ileri giderek Bediüzzaman, “Belki, insana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intaç eder.”(16) diyerek, özgürlüğün ibadet bilinci içinde yapılması gereken insan için vazgeçilmez bir olgu olduğunu vurgular.
İstibdadın bulaşmadığı özgür toplum Asr-ı Saadet
Bediüzzaman, özgürlüğü insanın en önemli bir vasfı olarak belirtirken, bütün müslümanların sosyal hayatta mutlu olmalarını da şeriattan, yani İslam’dan kaynaklanan “meşveret”te görür. “Onların aralarındaki işleri meşveretledir (17)” ayetinin böylesi bir şûrayı esas aldığını söyler. Ona göre, insanlığın fikir alışverişleri anlamında çağların tarih vasıtasıyla birbirleriyle olan meşveretinin, bütün insanlığın gerek kültürel ve gerekse teknolojik kalkınmasına esas olduğu gibi, en büyük kıta olan Asya’yı kaplayan İslam dünyasının geri kalmasının önemli bir sebebinin de, özgürlüğün bahşettiği büyük nimetlerden olan “şûra-i hakiki” denilen gerçek meşvereti yapmamasıdır. Bediüzzaman, açık ve net bir şekilde, “Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûradır.”(18) demekle de, İslam dünyasının kurtuluş ve kalkınmasının birinci şartı olarak “şûra”yı görür. Ve devamla, fertler birbiriyle meşveret ettiği gibi, toplumlar ve kıtaların dahi istenilen o şûrayı yapmaları gerektiğini, dolayısıyla dünyada yaşayan bütün Müslümanların ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların zincirlerini kırıp kaldıracak olan tek şeyin “hürriyet-i şer’iye”nin olduğunu ve “hürriyet-i şer’iye”nin de “adab-ı şer’iye” ile süslenmesinin şart olduğunu ifade eder.
Özgürlük toplumlarda, özellikle İslam toplumunda “şûra” ile sistemleşirken, özgürlüğün birey için ifade ettiği anlamın imandan kaynaklandığına işaret eder Bediüzzaman. Böyle olunca, özgürlüğün adeta imanla özdeşleştiğini görürüz. Tek yaratıcı olan Allah’a iman edenin iki özelliğini açık ve net olarak kendisinde görmek bir zorunluluk halini alır. Bunu ifade etmek için Bediüzzaman, imanın iki şey gerektirdiğini; birinin, baskı ve istibdat ile başkasını zillete düşürmemek ve diğerinin ise, zalimlere boyun eğmemek olduğunu; Allah’a hakiki kul olanın başkalarına asla kul olmadığını ve “birbirinizi Allah’tan başkasını rab yapmayınız” derken de, Allah’ı tanımayanın her şeyi, herkesi derecesine göre ilahlaştırıp başına musallat ettiğini söyler. Oysa gerçek özgürlük, “Cenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahim tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir tecellisidir.”(19)
İstibdadın değişik şubeleriyle en az göründüğü toplumlar gerçek özgürlüğün özümsendiği toplumlardır. Böylesi toplumlarda yaşayan bireylerin her birinde özgürlükle sorumluluk duygusu art başı yaşanır. Hatta özgürlük sorumluluk olup çıkar. O kadar ki, başkası sana karışmadığı gibi, devletin polisi de sana karışmaz; çünkü sen sorumluluğun bilincindesin. Her şeyden önce özgürlüğü kadar sorumluluğunun da bilincinde olan kimse, başkalarının işine karışma ihtiyacını asla duymaz. Dolayısıyla özgürlüğün yaşandığı yerde kaos olmaz. Yine böylesi bir toplumda imtiyaz da yoktur; “kanun-u adil” karşısında herkes eşittir. Birey bir başkasına dayatma yapmadığı gibi, bir grup da bir başka gruba baskı yapamaz. Özgürlüğün en geniş olarak uygulandığı bir “Hukuk” ortamında üstünlük yalnız ve yalnız “fazilet”tedir. Fazilet de tek başına bireyin özgürlüğü özümsemesinin biricik meyvesidir. Gerçek özgür olan tam bir faziletli insandır; o yapmak istediği iyiliği kanunların zoruyla yapmaz ve ne birinin ne de kanun yüzünden doğruluğuna inandığı şeyden vazgeçmez. Hiçbir şekilde kendine de başkasına da zulmetmez. Özgür, istibdadın bütün canavarlıklarından uzak bir insandır, saygın bir kişidir. Özgür insan birinin kölesi olmadığı gibi, bir başkasını da köle yapmaz. Bu tür kişilikleri bu çerçevede özetleyen Abraham Lincoln’ün sözü güzeldir: “Kimsenin kölesi olmak istemediğim gibi, kimsenin efendisi de olmak istemem.”
Bediüzzaman, yukarıdaki ifadesinden daha başka bir çeşniyle, Münâzarat adlı kitabında, özgürlüğün imanın bir özelliği olduğunu çarpıcı bir ifadeyle dile getirir. İman bağıyla Kâinatın Sultanına bağlı olan bir insan, başkasının baskısına boyun eğmeye şerefi ve kişiliği izin vermez ve başkasının özgürlük sınırına tecavüz etmeye de imandan kaynaklanan şefkati tenezzül etmez. “İman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar.” (20) yaklaşımıyla, imanla özgürlük arasında doğru orantı olduğunu vurgular. Bu açıdan Asr-ı Saadet dönemini örnek olarak verir. Çünkü bu dönemde özgürlük en geniş anlamıyla uygulanmıştır. Bu dönemde tüm bireylerin tek güç olarak gördükleri, bütün varlık âlemini yaratan Allah’tı. Allah’ın emirleri bireyin özgürce yaşadığı çerçevenin sınırlarını oluşturuyordu. Asr-ı Saadet insanı, bu çerçeveyi taşmıyordu ki, çağların bu altın döneminde birbirinin sınırına tecavüz gibi bir haksızlık yaşanmış olsun. Asr-ı Saadet bütün sahabelerce yaşanan özgürlüğün fidanlığıydı. Bu fidanlıkta yetişen sahabeler dünyanın her tarafına özgürlüğü taşımıştı.
Bilginin en büyük düşmanıdır istibdat
Bediüzzaman, aldığı Kur’anî terbiye ile sahip olduğu kişiliği sayesinde istibdadın her çeşidine savaş açmıştır. Hayatının her aşamasında bunu çekinmeden göstermiş ve bütün birikimini bu yolda kullanmasını bilmiştir. Öyle bir sevda ile tutuşmuştu ki, istibdadın bir daha dirilmemesi için, her zemin ve şartlarda avazı çıktığı kadar özgürlüğü övmüştür. “Hürriyete Hitap” adlı yazısında, bütün Müslümanların çağlar boyunca ve kendisinin ise hayatı boyunca çektiği özgürlük özlemini, çağdaşlarına fark atacak derecede şu şekilde terennüm etmiştir:
“Ey Hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun ki, benim gibi bir şarklıyı tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasa idin, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum!” (21)
Bu hitapla Bediüzzaman, kurtuluşun tek çaresi olan özgürlüğün, şeriatı yani İslam’ı hayat kaynağı yaptığı takdirde bütün insanlığın kendine geleceğini ve Müslümanların ise eskiye oranla daha çok yükseleceklerini, böylelikle her tarafta görülen istibdadı bir daha dirilmemecesine ortadan kaldıracaklarını bütün içtenliğiyle müjde vererek haykırıyordu.
Özgürlük olgusu olmasaydı, elbette Bediüzzaman da bütün Müslümanlar da esarette kalacaktı. Çünkü özgürlüğün olmadığı yerde değişik türleriyle istibdat ve baskı, baskının olduğu yerde vahşet ve zulüm vardı. Bu şartlarda toplumun her katmanında kaosu görmek mukadderdi. İstibdat, kaos ve zulüm demekti zaten. İstibdadın tam zıddı olan, demokrasinin o zamanki ismi olan meşrutiyete en az özgürlük kadar hasretti Bediüzzaman. O zaman meşrutiyete “Ve işlerde onlarla istişare et! (22)” ve “Onların aralarındaki işleri istişare iledir” (23) ayetlerinin tecellisi olan meşveret-i şer’iyenin olduğunu belirterek; “o vücud-u nuraninin kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi marifettir, lisanı muhabbettir, aklı kanundur, şahıs değildir.” (24) diye anlam yüklemekle, toplumların da rahatı ancak meşrutiyetle olabileceğine dikkat çekiyordu. İstibdadın çirkinliğini ve meşrutiyetin insan fıtratıyla ne denli uyuştuğunu ifade etme babında da, “Evet, meşrutiyet hakimiyet-i milletir; siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvamın sebeb-i saadetidir; siz de saadete gideceksiniz. Bütün eşvak ve hissiyat-ı âliyeyi uyandırır. Uyku bes! Siz de uyanınız. İnsanı hayvanlıktan kurtarır; siz de tam insan oldunuz.” (25) demekle de, birey olarak insanın özgürce yaşamasının, uyanmasının ve rahata ermesinin ancak istibdadı kafasından çıkarmakla gerçekleşeceğini haber vererek, herkesi gafletten uyandırıyordu.
Birey, toplumun çekirdeğidir; o sağlıklı ise toplum da sağlıklıdır. Birey kendinde ise, özgürse, toplumun tepesinde olanlar da, yönetimleri altında olanları dikkate alarak hareket etmek zorundadır. Hakkın, bilginin, muhabbetin, kanunun olduğu ve şahısların yetke olmadığı toplumlarda elbette kaos, köstekleme yoktur. Orada tam bir özgürlük, tam bir uyum, ilerleme vardır. Birey özgür olurken, sorumluluğunun da gereğini, yani yaşadığı toplumda ne yapması gerektiğini bilir. Bediüzzaman da bu yaklaşımı “ Evet, bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.” (26) diyerek, bilgisizliğin ne denli istibdada, baskıya ve otoriteye sebep olduğunu söylemektedir. Bir başka yerde de “Bizim düşmanımız, cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla cihat edeceğiz.” (27) der. Bilgisizlik ve görgüsüzlükten “cehalet ejderhası”(28) olarak söz eden Bediüzzaman, bunun istibdadın da birinci sebebi olduğunu fırsat buldukça söylemekten geri durmamıştır.
Bediüzzaman biliyordu ki, cehalet ortadan kalksa, Müslüman topluluklarının içinde bir şekilde yer edinmiş çeşit çeşit otoriteler de ortadan kalkacaktır. İşte bu nedenle memleketini terk edip Osmanlının payitahtı olan İstanbul’un yollarına düşmüştü. Özgürlüğün delilikle birlikte anıldığı bu ümit şehrinde, doğu illerine hitap edecek bir üniversitenin açılmasına gayret göstermişti. Abdulhamit Han zamanındaki bu ilk girişiminden sonuç alamadı. Daha sonra, doğu illeri namına kendisinin de katıldığı Rumeli seyahatinde bulunan Sultan Reşad, Kosova’da üniversite açma teşebbüsünü olumlu karşılamıştı. Bunun üzerine Bediüzzaman “Şark/doğu böyle bir üniversiteye daha ziyade muhtaç ve İslam âleminin merkezi hükmündedir” diyerek, yıllarca özlemini duyduğu arzusunu söyleme fırsatını yakalamış oldu. Kader bu ya, Kosova istila edildiği için buraya ayrılan on dokuz bin altın Şark Üniversitesine tahsis edilmişti. Van’a hemen hareket eden Bediüzzaman, Van gölünün kenarında, Edremit’te üniversite temelinin atılmasında hazır bulunmuştu(29). Bütün bu girişimleri, hiç kuşkusuz İslam dünyasının, özellikle Osmanlının bulunduğu karışık durumdan kurtulması içindi. Üniversite, bilgi demekti. Bilgi ise, özgürlüktü; istibdadın, despotluğun, her türlü otoritenin yavaş yavaş yok olması demekti. Çünkü bilgi, istibdadın en büyük düşmanıydı.
Bediüzzaman, yalnız özgürlüğü sevmekle yetinmemişti; meşrutiyetin ilanından sonra, bir yanlış anlamaya sebep olmaması amacıyla, meşrutiyet için doğu aşiretlerine “Meşrutiyet ve Kanun-u Esasî işittiğiniz mesele ise, hakiki adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz, muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.” anlamında telgraflar çekmişti. Otuz Bir Mart olayı nedeniyle de Divan-ı Harb-i Örfî’de yargılanmıştı. Savunmasında, doğu vilayetlerini uyardığını, bunu yeni bir istibdadın onların bu gafletinden istifade etmemesi için yaptığını ve böylelikle cinayet işlemiş olmalı ki bu mahkemeye geldiğini söylemişti.(30)
Halkı bilgilendirme işi bununla bitmiyordu Bediüzzaman’ın. Özgürlük yıllarında, İstanbul’da, meşrutiyetin yanlış algılanmaması için, bazen camilerde cemaate ve bazen İstanbul’un çeşitli semtlerindeki kalabalıklara nutuklar veriyordu. İstibdadın bütün yönleriyle ve tereddüde meydan vermeden ortadan kalkması için, halkı bilgilendirmeyi kendine görev sayıyordu. Bütün bu girişimlerinde istibdadın şeriatla, yani İslam’la ilgisinin olmadığını açıklıyordu. “Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (31) hadisinin sırrı ve ışığında “Şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin.” diyerek (32), istibdadın hiç de İslam’la, Kur’an ve vahiyle bağdaşmadığını söylüyordu.
“Neme lazım”, istibdadın yadigârı
İstibdat, bilgisizlik ve kaos ortamında, ümidin yok olması halinde baş gösterir. Nitekim istibdadın bu özelliğini Bediüzzaman “İstibdat kuvvetini ihtilaftan alır. Bütün eşvakı, şevk ve gayretleri kırıp ye’se, ümitsizliğe atar; tembelliğe sebep olur.” (33) ifadesiyle belirtir.
İstibdat durup dururken kendini göstermez elbette. Onu körükleyenlerin başında dışta şeytan ve içte nefistir. Şeytan ve nefis, istibdadın her şeye sinip kökleşeceği ortamı hazırlar. Nefis ve şeytan insanı iyi şeylerden, kendini bulacağı ortamlardan, ümitten her zaman uzak tutar. Dini duygularının zayıflaması halinde bu iki sinsi güç insanı daha derinden yakalar. Günahlar insanın etrafını sardıkça, yapıcı duygular yerine yıkıcı duygular kendini daha çok gösterir. Yıkıcı duygular insanı ve sonra toplumu sardığında ise istibdat değişik türleriyle ortaya çıkar.
Bediüzzaman, böylesi bir ortamın oluşmaması için, hakiki dini bir kurtuluş simidi olarak görür. Ona göre, özgürlükten hakkıyla yararlanmanın ve despotluğun değişik türlerinden uzaklaşmanın tek yolu şeriattır, yani dindir. Bir makalesinde, giriş cümlesinde hiç tereddüt etmeden “Şeriat-ı Garra, kelâm-ı ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs-i emarenin istibdad-ı rezilesinden selametimiz, İslâmiyete istinat iledir, o hablülmetine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdat iledir.” (34) der ve istibdadın yollarının ancak imanla tamamen kesilebileceğini söyler.
Dünya için dini terk etmek, istibdadın doğuşunu hazırlamak ve gelişini kolaylaştırmaktır. İslam tarihi buna şahittir. Bediüzzaman, “Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin meseleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı, zaaf-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.” (35) diye de geçmişi hatırlatarak, istibdattan kurtuluşun ve özgürlüğün nimetlerine dalışın kısa yolunu gösterir.
Gelinen çağımızda herkese düşen önemli görevler var. Uyumakla ve başkasından beklemekle yapılacak fazla bir şey yok. Mademki herkes bu dinin üyesidir; o halde herkes dört elle dine, imana sarılmak ve tevhidin gereklerini yerine getirmek zorundadır. Müslümanların son zamanlarda düştükleri yıkımdan kurtuluşunun çaresini de her inananın uyanmasında görür Bediüzzaman. Cihat yöntemini de şu cümlelerle gösterir: “Her bir mü’min, ilâ-i kelimetullah ile mükelleftir; bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira, ecnebiler fünun ve sanayi silahıyla bizi istibdad-ı manevileri altında eziyorlar. Biz de fen ve sanat silahıyla ilâ-i kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilaf-ı efkâra cihat edeceğiz.” (36) Bediüzzaman bu cümlelerle ayrıca herkesin uyanmasının gereğini, elde sağlam bir kaynak varken ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmenin hiç de uygun düşmediğini, aksi halde İslam’a karşı cinayet işleneceğini ve bu bilinçten yoksun her bir davranışın kuzeye doğru namaz kılmak sayılacağını çağın müslümanına dikte etmek istiyordu. Ona göre, istibdattan kurtulup özgür olmanın bu yoldan başka yolu yoktur.
Tevhidin gereklerini yerine getirmekle özgür olmak elbette güzeldir. İstibdadın menfuru ve ancak özgürlüğün biricik hedefi olan ittifakın hüdada olduğunu, heva ve heveste olmadığını söyler Bediüzzaman. İnsana hiç yakışmayan ümitsizliktir. Ümitsizlik, bütün terakkilere engeldir. Kendimize düşenin başkası tarafından yapılmasını beklemek sorumsuzluktur. Bediüzzaman da “ ‘Nemelâzım, başkası düşünsün’ istibdadın yadigârıdır” (37) demekle, birey bilinci içinde kime ne düşerse mutlaka yerine getirilmesinin gereğine parmak basar.
Bilgi en tesirli silah
Bediüzzaman, bilgi ve kültür doluluğu ile bütün hayatını özgürlük yolunda harcadı. Ne bilgisini ne de sanatını istibdada alet etmedi. Zekâsını da dünya malı, makam ve mevki için kullanmadı. Hapishane ve tımarhaneye rağmen hak bildiği yolda yürüdü, tehditlere aldırış etmedi. Verilen bahşişlere de itibar etmedi. İlmin izzetini her zaman korudu. Ne yapmış ve ne istemişse, milleti ve dini için yapmış ve istemişti. İstibdadı engellemenin bir yolunun da ilmin özgürlüğünde olduğunu çok iyi biliyordu. Müslümanların geçmiş çağlarda bunun bedelini çok ağır ödediklerinden haberi vardı. Nitekim siyasi istibdadın üzerine giderken, ilmi istidadın da neler yaptığından söz etmeden geçemezdi. Hiç olmaması gereken ilmi istibdattı aslında. Herkes bildiğini söylemeli, buluşundan özgür bir şekilde söz etmeliydi. Çıkardan en uzak yerde durması gereken bilgi olmalıydı. Ama bu geçmiş tarihlerde böyle olmadı; ilim ve bilgi siyasilerin elinde bir araç olarak kullanıldı.
Bediüzzaman, bütün bunları göz önünde bulundurarak, ilme vurulan darbelerin neye mal olduğunu açık bir şekilde “Evet, taklidin pederi ve istibdad-ı siyasînin veledi olan istibdad-ı ilmîdir ki, Cebriye, Rafiziye, Mutezile gibi İslâmiyet’i müşevveş eden fırkaları tevlit etmiştir.”(38) yaklaşımıyla ifade etmiştir. İnsan zekâsı baskı altına nasıl alınabilirdi? O takdirde manevi tekâmül denilen duygusal, sezgisel ve duyuşsal açılımı gerçekleşebilir miydi ve dünyaya “Halife” unvanıyla gelen insanın dünyayı bayındır hale getirme misyonunun bir anlamı kalır mıydı?
Dünya insan zekâsı ve onun eserleri üzerindedir. İnsan zekâsını dünyadan çekip alsanız vahşetten başka bir şey göremezsiniz. John Stuart Mıll de, “devlet dâhil olmak üzere tüm toplumsal kurumların temeli de insan düşüncesine dayanır. Serbest tartışma düşünce zenginliğini getirir. Tüm insanlık bir araya gelse bile onlar tek bir kişiyi susturma hakkına sahip değildir”(39) demekle, ilmi istibdadın apaçık bir zulüm olduğunu ve özgürlük yolunu kapattığını söyler. Zekânın bastırılması demek, kötülüklerin en büyüğünü işlemek demektir. Bunu Erich Fromm da “Gerçek hiç bir zaman şiddet tarafından çürütülemez,” diye bir başka yaklaşımla özetler.
Bediüzzaman’ı İstanbul yollarına düşüren faktör çağın en büyük silahı olan ilimdi, bilgiydi elbette. Dünya saadetinin, bir anlamda medeniyetin bir ürünü olan fen ilimlerinin olduğunu biliyordu. Toplumu yönlendirenlerin başında âlim ve bilginlerin olduğuna inanıyordu. Çünkü ilimsiz hiçbir şey olmazdı. Bu sevda ile Osmanlı devletinin başkentine gelmişti işte. Ama sevdasına karşılık gelecek şeyle değil, maaş ve padişahın ihsan-ı şahanesiyle karşılaşınca o da şaşırdı. Herkese nasip olmayan bu büyük hediyeyi kabul etmedi; böylece medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını gösterdi. Ama nereye varırsa varsın, hayra da geçmiş oldu. Divan-ı Harb-i Örfî’de ilim adına söylediği şu sözler ilginçtir: “Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim, şahsî menfaatimi terk ettim.”(40)
Bütün yükselmelerin temelinde akıl ve zekâ vardır. Özellikle çağımızda güçlü olmanın şartı ne keskin kılıçtır ne acımasız kalptir; kaba kuvvet geçmişte kalmıştır. Bediüzzaman, çağımızın özelliklerini “Fakat, zaman-ı meşrutiyetin zembereği, ruhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, marifettir, kanundur, efkar-ı ammedir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir.”(41) diye sayar, yükselmenin yollarının akıldan, kalpten ve özgürlükten geçtiğini vurgular; devamında kuvvete dayanan hükümetlerin yıkılacağını haber verirken hiç de kehanet göstermez. Nitekim Arap baharının arifesinde İslam ülkelerinin başında olan despotların nasıl bir bir düştükleri bunun en büyük kanıtıdır.
Müstebitin kimyası
Yaratıklar içinde hem yükselişe hem alçalışa, hem iyiliğe hem kötülüğe, hem imara hem yıkıma insan kadar müsait bir başka yaratık yok. Yükselişi muhteşemse, düşüşü de o denli korkunçtur. En yüksekle en aşağıya gidip gelebilen tuhaf bir yaratık… Vahşi olarak görünen hayvanlar bile insanın becerisi ile munis bir hale dönüşebilmektedir.
Üstün ve sayısız kabiliyetleri sayesindedir ki, dünyanın imarı ona verilmiş. Aklı ve düşünce kapasitesi ile “halife” unvanını almış. Ancak bu zengin değerlerini kullanmadığı ya da yaratılışına aykırı olarak harcadığında da olmadık kötülük bırakmaz. Bediüzzaman Lemaat adlı eserinde “Havyan hilâfına, insandaki kuvalar fıtrî tahdit olmamış. Ondan çıkan hayrüşer, lâyetenâhi gider.”(42) demekle de, insanın bu yanına değinir. Sayısız duygu ve latifeleri vardır insanın; kuvalarında hiçbir sınır yok. Tercihlerinde tamamen serbesttir. Diğer taraftan insanın asli görevi de Bediüzzaman’ın, “insanın vazife-i fıtriyesi taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir.”(43) ifadesinde temelleşen eğitimdir. İnsan, eğitimle sayısız duygu ve latifelerini istediği kıvama getirebilir; yani hem olumlu hem olumsuza sınırsız olarak taşıyabilir.
İnsan iki uçlu bir yaratık; iyilikte de kötülükte de sınırsız bir gidişi vardır. Bediüzzaman, insanın bu yapısı hakkında insan-hayvan karşılaştırmasını yaparak daha bir doyurucu bilgi verir. Özetle, hayvanların aksine Allah “…insanların kuvalarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, fıtrî bir kayıt koymamış, serbest bırakmış. Sair hayvanatın kuvaları ve hissiyatları mahduttur, fıtrî bir kayıt altındadır. Halbuki insanın her kuvası, hadsiz bir mesafede cevelan eder gibi, gayr-i mütenahi canibine gider.”(44) Bediüzzaman devamında, insanın yalnızca hırsını ele alır; hırsı sayesinde, bütün dünya kendisine verilse yine de doymayacağını örnek olarak verir.
Müstebit de bir insan olduğuna göre, onun zorbalık adına yapacağı zulümler de sınırsız olabilir. Onun bu yanını besleyen dışta şeytan, içerde nefistir. Nefis ve şeytanın kıskaca aldığı despota, öfke, kin ve düşmanlık gibi başka yıkıcı duygular da eşlik ettiğinde, dayatma ve zor kullanma ile ortaya çıkacak kötülüğe isim bulmada zorluk çekilir. Günümüzde bile öteden beri duyulan müstebitlerin mal ve para yığmalarının başka şekilde açıklanması mümkün değil.
Bediüzzaman, “İnsan ise şüphesiz ki, çok zalimdir”(45) ayetin açıklamasında, yukarıdaki düşünceyi açacak özellikte orijinal bir yorum getirir: “Zira hayvanın aksine olarak kuva ve meyilleri fıtraten tahdit edilmemiş, meyl-i zulüm hadsizdir. Lâsiyyema enenin eşkal-i habisesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebairi icat eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemim lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız cehennem olabilir.” (46) demekle, insanın istibdatla işleyeceği zulümlerin büyüklüğüne ve vahşetine işaret eder.
Müstebitler, birer sadisttir. Yıkımları bazen bilinçli bazen de bilinçsiz yapabilirler. Ama her iki halde de bundan haz duyarlar. Erich Fromm, sadizm eğilimlere ilişkin bilgi vererek sadist bir müstebitin, nasıl bu kadar yıkıcı olabileceği konusunda doyurucu fikir vermektedir. Özetle “Az ya da çok iç içe geçmiş olan üç çeşit sadizm eğilimi buluruz. Bunlardan birisi, başkalarını kendine bağımlı kılmak ve onlar üzerinde mutlak ve sınırsız bir erk uygulamak, böylece onları araçlarla ‘çömlekçinin elindeki balçığa’ dönüştürmektir. İkincisi, sadece mutlak anlamda başkalarını yönetmeye değil, ayrıca onları sömürmeye ve kullanmaya, onlardan çalmaya, ciğerlerini sökmeye, deyiş yerindeyse onlarda yenebilecek olan her şeyi yalayıp yutmaya yönelik dürtüden oluşur. Üçüncüsü, başkalarına acı çektirme ya da onların acı çektiğini görme arzusudur…” (47) Müstebit, bütün bu yıkımları yaparken, aşırı iyilikten ve başkalarını düşünmeden ileri geldiğini savunur. Müstebit, hasta bir ruha sahip; ama kendi hastalığını asla kabule yanaşmaz.
Müstebit, yani despot, ona nefs-i emmare denilen ego eşlik ettiğinde Bediüzzaman’ın deyişiyle “tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir.”(48) Bir kibritle bir evi yakabilir; kendi azıcık çıkarı için insanların üzerine bomba yağdırabilir. Toplu katliamlarda da bu yıkıcı ruh hâkimdir. Müstebitler egoisttir; yalnız kendilerini düşünür çünkü. Müstebitler, yönetimi altındakilere de bağımlıdır, onlarsız edemezler. Erich Fromm’a göre de, sadist kişi yönettiği insana ihtiyaç duyar, hem de ölesiye; çünkü kendi güçlülük duygusunun kökleri, birisinin efendisi olduğu gerçeğinde yatmaktadır. (49)
Müstebit, bir insandır; ama baskıdan, şiddetten, yıkmaktan zevk alan hayvani tarafı ağır basan bir insandır. Müstebit hep bu yanını işletmiş, hayvani duygularına önem veren bir acımasızdır. Bediüzzaman, istibdadın hayvanlıktan geldiğini söyleyerek, müstebitin hemcinsleri üzerinde uyguladığı baskının bir hayvanın canavarlığından farkının olmadığını belirtir. “Müstebit bir kurt, bîçare bir koyunu parça parça etmek, daima kavi zayıfı ezmek, hayvanların birinci düstur ve kavanin-i esasiyesindendir”(50) demekle, müstebitin bir canavarın duygularını taşıdığına hükmeder. Kaldı ki, insan bu canavarlığı kendi cinsine karşı, üstelik keyfi olarak icra eder. Oysa kendi cinslerini öldürme olayı hayvanlarda çok azdır. Hiçbir hayvan, bunu durup dururken, zevk için de yapmaz. Hayvan, yıkımı hayvanca yapar; müstebitse, bunu hayvanlığın ötesinde bütün yıkıcı duygularının sınırsızlığında yapar. Yıllarca halkını sırf kendi aşağılık zevkleri için acımasızca sömüren müstebitlerin psikolojisi başka türlü izah edilemez.
İstibdadın engellenmesinde ailenin sorumluluğu
İstibdat, insan hayatının belli dönemlerinde kendiliğinden ortaya çıkan bir şey değildir. Bu tamamen eğitim ve yetişme tarzıyla ilgili bir şey… İstibdadın köklerini insanın ailesine, bebeklik dönemlerine indirgeyebiliriz. Hangi despotu incelersek, ailesinin otoriter tutumunu, çocukluk döneminde baskının son sınırda olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Despotluk bir tutumdur, öğrenilen bir şeydir; hiç kimse doğduğunda despot olarak doğmaz. Ama sonradan, gerek aile ortamında, gerek çevresinde ve gerekse yaşadığı hayat şartlarında yaratılışına ters düşen bu tutumu nasılsa öğrenir ya da kendisine öğretilir.
Bu şu demektir; insan eğitimle melek olabileceği gibi şeytan da olabilir. Böyle olunca despotların yetiştiği ortam melek gibi insanî duyguların zirvede olduğu bir ortam olmadığı açıktır. Elbette insanın yetişmesini arzu ettiğimiz ortamlar sevginin yoğun olduğu, baskının hiç olmadığı ve tam özgür aile ortamlarıdır. Üyelerine zor kullanan, baskılayan ailelerin hayatlarına küçük büyük istibdatların yerleştiğinden rahatlıkla söz edebiliriz. Ama doğru olan, aile üyelerinin özgür bir hava içinde sevgiyi tatmış olmalarıdır. Anne-babaların çocuklarına sevgi yöntemiyle verilmesi gerekeni öğütleyen şu paragraf ilginçtir: “ Çocuklarını sev, onların özgürlüğünden keyif al. Bırak hata yapsınlar, onlara nerede hata yaptıklarını görmelerinde yardım et. Onlara, ‘Hata yapmak yanlış değildir; yapabildiğiniz kadar çok hata yapın, çünkü bu şekilde siz daha çok öğreneceksiniz. Ancak aynı hatayı tekrar tekrar yapmayın, çünkü bu sizi aptal yapar’ de.” (51)
Aile ortamında istibdadın panzehiri sevgi ve hoşgörüdür. Bertrand Russell anne-babalarından sevgi görmeyi çocuklara bir hak olarak tanır ve “Ana-babalarından sıcak sevgi görmek çocukların hakkıdır. Bu sevgi onların dünyaya mutlu ve kaygısızca bakmalarını sağlar ve sağlıklı psikolojik gelişim için esastır.”(52) der ve çocuğun temel ihtiyacının sevgi olduğuna dikkat çeker.
Baskıyı ve hatta sorgulamayı hiç istemeyen çocuk ruhudur. Hz. Enes’e çocukken bir şey yaptığında “neden böyle yaptın ya da neden böyle yapmadın” bile demeyen o yüce Peygamberin pedagojide açtığı çığırın anlamı böylelikle daha net ortaya çıkmaz mı?
İstibdadın tohumlarını ailelerin dışında öğretmenler, yöneticiler, yetiştiriciler ve iş sahipleri de, üzülerek söylemek gerekirse tutum ve davranışlarıyla yeşertebilmektedirler. Despotluktan uzak durmak, toplum katmanlarının topyekûn özgürlüğü ve bunun sonucu demokrasiyi özümsemeleri ile mümkün.
Sonuç
Baskı ve zorbalıktan en uzak olması gereken inanan insandır; istibdadı insan hayatından köklü ve detaylı bir şekilde çıkarmaya çalışan da İslam dinidir.
Bu bakımdan biz, müslüman olarak diğer insanlardan çok daha şanslıyız. İçlerinden istibdadı, baskıyı atmak ve özgürlüğü içlerine yerleştirmek için bedeller ödeyen diğer milletler gibi değiliz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “… bu maden-i saadet ve hürriyet olan şeriat dairesindeki ittihad-ı kulûp ve muhabbet-i millî elimize meccanen girdi.” (53) Asr-ı Saadetten bu yana özgürlük rüzgârları birey ve toplumlara hayat verdi. Eğer zaman zaman özgürlükten uzaklaşıp istibdadın değişik türlerine bulaşmışsak, bu ihmalimizin sonucundan başka bir şey değildir. Kendimize gelmekle, elimizde var olan zenginliklerle diğerlerinden çok daha hızlı olarak medeniyet yarışında ipi göğüsleyeceğimiz kesindir. Küçük bir kendimize geliş yeterdir.
Bediüzzaman, bu mutlu yolda atılması gereken başlıca adımları da, “Hürriyete Hitap” adlı makalesinde bir bir sayar: “Ey mazlum ihvan-ı vatan! Gidelim, dâhil olalım. Birinci kapısı şeriat dairesinde ittihad-ı kulûb; ikincisi muhabbet-i milliye; üçüncüsü maarif; dördüncüsü sa’y-ı insanî; beşincisi terk-i sefahattir.”(54) Hayatın her safhasına uygulanacak özgürlük ilkeleri, istibdada yer bırakır mı hiç?
Bediüzzaman, gelinen bu zamanda, her yerde özgürlüğün filizlenmesi ile güzel bir başlangıcın olduğunu söylüyor; bu uyanışın sonunun da çok güzel geleceğini müjdeliyor. Özgürlüğün olduğu yerde istibdada yer yoktur; orada insan da, hayvan da, canlılar ve cansızlar da özgürdür.
Şimdi rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Arap baharı olarak gelinen aşama hem Arap hem de İslam dünyası için güzel bir başlangıçtır ve ilerlemeye açık bir açılımdır; azıcık bedel ödemelerin yanında çok büyük kazanımları vardır. Bu, birey ve toplumlarıyla Arap, dolayısıyla İslam dünyasınca özgürlüklerin özümsenmesi açısından son derece önemli bir fırsattır.
En büyük temennimiz arzu edilen özgürlüğün tüm İslam âlemince özümsenip her aşamada uygulanması.
Kaynaklar:
1-Türk Dil Kurumu/Büyük Sözlük
2-Durmaz Suna, İsitbdat(2), Yeni Asya Gazetesi.
3-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:15, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
4-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:15, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
5-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:15, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
6-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:35, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
7-Nursî Bediüzzaman Said (2007), Emirdağ Lahikası s:51, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
8-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:35, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
9-Nursî Bediüzzaman Said (2008), Lemalar s:171, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
10-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:35, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
11-Hadis,
12-Çapoğlu Davut, Biz Bilinci s:59 (Henüz basılmamış)
13-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:35, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
14-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:36, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
15-Şamil Ansiklopedisi.
16-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:37, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
17-Kur’an, Şura:38
18-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Hutbe-i Şamiye s:52, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
19-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Hutbe-i Şamiye s:53, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
20-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:38, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
21-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:59, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
22-Kur’an, Al-i İmran: 159
23-Kur’an, Şura: 38
24-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:15, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
25-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:16, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
26-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:18, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
27-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:19, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
28-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:19, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
29-Nursî Bediüzzaman Said (2007), Tarihçe-i hayat s:169, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
30-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:18, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
31-Keşfü’l-Hafa, 1/462, no: 1515
32-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:18, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
33-Volkan,1 Nisan 1909
34-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:50, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
35-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:51, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
36-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:52, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
37-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:53, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
38-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:15, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
39-Mıll John Stuart (2004), Hürriyet Üstüne s:14, Ter: Mehmet Osman Dostel, Liberte
Yayınları, Ankara.
40-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Divan-i Harb-i Örfî s:30, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
41-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:21, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
42-Nursî Bediüzzaman Said (2007), Sözler s:1150, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
43-Nursî Bediüzzaman Said (2007), Sözler s:503, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
44-Nursî Bediüzzaman Said (2005), Mektubat s:503, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
45-Kur’an, İbrahim:34
46- Nursî Bediüzzaman Said (2000), Beyanat ve Tenvirler s:84, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
47-Fromm Erich (1998), Özgürlükten kaçış s:131, ç: Selçuk Budak, Öteki Yayınları,
Ankara.
48- Nursî Bediüzzaman Said (2007), Sözler s:511, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
49-Fromm Erich (1998), Özgürlükten kaçış s:132, ç: Selçuk Budak, Öteki Yayınları,
Ankara.
50-Nursî Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat s:24, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
51-Osho (2005), Özgürlük s: 156, Türkçesi: Amrit Sergeet, Ovva Basın yayın,
İstanbul.
52-Russell Bertrand (1996), Eğitim Üzerine s:142, Türkçesi: Nail Bezel, Say
Yayınları, İstanbul.
53-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Beyanat ve Tenvirler s:22, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
54-Nursî Bediüzzaman Said (2000), Beyanat ve Tenvirler s:21, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.






Yorumlar
Arap baharına ve islam dünyasındaki bu değişim ve hatta Allah muhafaza buyursun olası Suriye Türkiye savaşını düşünelim. Cevap | Alıntı | Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.