Risale-i Nur'da Hayat Nedir ve Özellikleri Nelerdir?
Kâinat insanın aklının ve hayalinin kolay kolay alamayacağı genişlikte ve güzellikte yaratılmış eşsiz bir mekândır. Bu kâinata çok masraf yapılıyor, çok ehemmiyet veriliyor. Bu ehemmiyet de elbette bir gayeye ve maksada binaendir. Bu gayelerden en ehemmiyetlisi ise hayattır. (1)
Cansız birçok şekillerden oluşan veya tamamen çöle benzeyen bir kâinat kompozisyonu düşünecek olursak orada hayatın güzelliklerini, sıcaklığını, bir bahar sayfasında açılan cennet misal bostanlarını göremez ve hayattan da zevk alamazdık. Cenab-ı Hakkın Hayy ve Muhyi isimlerinin sınırsız tecellilerini göremezdik. (2)
Hayat ve hayatın tecelli ettiği kâinat, Allah’ın rahmet hazinelerinin, yani Hayy ve Muhyi isimlerinin penceresinden tecelli eden ve açılıp sergilenen bir gösteri alanıdır. Bu gösteriyi hayretle seyir, idrak, tesbih, sena ve şükredebilecek özellik ve şuurda seyircilerin olması elbette bu gayenin ehemmiyetini ortaya çıkaracaktır.
Yüce Allah kâinatı, eşsiz hikmet ve kudretiyle kusursuz ve mükemmel bir şekilde yaratmıştır ve her şeyi, hayatı meyve verecek şekilde kurgulamıştır. Hayat, ise bu mükemmel ve kusursuz kâinattan süzülen bir özdür. Allah, bütün maksatlarını ve isimlerinin cilvelerini bu özde tecelli edecek şekilde toplamıştır.
Son Güncelleme ( Cumartesi, 03 Temmuz 2010 13:55 )
|
Risale-i Nurlardan istifade ederek bir takım çalışmalar yapan araştırmacıların ve ilim erbabının kullandıkları dilin halk kitleleri tarafından kabul görmüş yeni kelimelerden oluşmasından dolayı, “Uydurukça kelimelere çok yer veriliyor ve Risale-i Nurların dili bozulmak isteniyor.” şeklinde bir endişeye yol açtığını zaman zaman görüyoruz.
Risale-i Nurun dili kendine has bambaşka Kur’anî bir dildir. Yüce Allah Kur’an’dan için “Onu Biz indirdik, Biz koruyacağız.” garantisini veriyor. Buradan Kur’an’dan sızan manaların asrımıza bir yansıması olan Risale-i Nurların da bir anlamda koruma altında olduğu anlamı pek ala çıkartılabilir. Dolayısı ile Risale-i Nurun dilinin bozulabileceğine inanmak pek mümkün görünmüyor. Çünkü Risale-i Nur, pasif durumda değil, aktif olarak Türk dilini koruyan ve ona çok zenginlik katan bir konumdadır. Bu etkinin kesintisiz olarak sürmekte olduğunu da iftiharla söyleyebiliriz.
Son Güncelleme ( Pazartesi, 07 Haziran 2010 20:46 )
Hayat, sözlüklerde; canlılık, dirilik, doğumla ölüm arasındaki süre şeklinde tarif edilmektedir. (1) Risale-i Nur’da ise; hayat, her şeyin başı ve esâsı, kâinatın süzülmüş bir hülâsası, vücudun ve ruhun nuru olduğu belirtilmekte, (2) ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfî bir cevheri, sabit ve müstakil zâtı, şuur dahi hayatın ziyası olarak tarif edilmektedir. (3)
Hayat, Cenab-ı Hakkın Hayy ve Muhyi isminin en yüksek mertebedeki bir cilvesidir. Bu cilveler neticesinde dünya, hayat ile şenlenmiş ve insan ile şereflenmiştir.
Hayat, cismani ve ruhani olmak üzere iki tabakaya ayrılmaktadır. Ruh bâkîdir, ölümsüzdür. İnsan vücudu öldükten sonra ruhu serbest kalmakta, ardından kabir hayatı ve ahiret hayatı başlamaktadır. (4)
İnsanın mahiyetine ebedi bir yaşama arzusu yerleştirilmiştir. İnsana ebedi bir hayatı müjdeleyen imandır. İman ise, hayatın nurudur. Varlıklar bu nur ile bilinir. Dolayısı ile kâinatta en büyük hakikat imandır. Allah, bu dünyayı ebedi bir hayat kazanabilmemiz için bir imtihan meydanı ve ahretin bir tarlası olarak yaratmıştır.
Cismani hayat, İlahi isimlerinin çok zengin, çok geniş ve kapsamlı tecelliyat âyinesi, insanın da cismani âletleri, rahmet hazinelerindeki bütün nimetleri tartacak ve mizana çekecek kabiliyette olması nedeniyle ahirette de devam edecektir. İnsan cismi ile haşr olunacaktır.
Bu mesele 28. Söz’de şöyle izah edilmiştir:
“Elbette, şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsülâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraâ-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinata bir derece benzeyecektir; hem cismânî, hem ruhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir. Ve o Sâni-i Hakîm ve o âdil-i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir.” (5)
Tecelliyat ayinesi olan varlıkların ve insanların hayatının birçok hassaları/özellikleri olduğu açıktır. Buna belki de bir sınır koymamız mümkün olmayacaktır. Çünkü tecelliyatın sınırı yoktur. Bu ancak anlayabildiğimiz, idrak edebildiğimiz veya fark edebildiğimiz oranda mümkün olacaktır.
Son Güncelleme ( Cumartesi, 19 Haziran 2010 23:48 )
Çanakkale Savaşı, aradan 89 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ tazeliğini korumaktadır. Hemen hemen her evden bir veya birkaç yiğit kaybedilmiştir. Analar evlatsız, kadınlar dul, çocuklar da yetim kalmıştır. Nice sevdalılar da, kavuşmak mahşere kaldı diyerek, sevdalarını yüreklerinin derinliklerine gömmüşlerdir. 250 binden fazla şehit verdiğimiz savaşı, Ankaralı Âşık Ömer’in mısralarından okuyalım:
Çanakkale derler yokken hesapta
Mahşerin dünyada kurulduğu yer,
Çanakkale derler topraktan kapta,
Şehitlik şerbeti verildiği yer.
(Çanakkale Destanı)
Avrupa’nın doymak bilmez hırsları, dünya harplerinin çıkmasına sebep olmuştur. Dünya harplerinden hem insanlık, hem de Müslümanlık çok zarar görmüştür. İnsanların, özellikle Avrupa’nın mağrur ve cebbar zalimleri, kuvvet ve zenginliklerine dayanarak dehşetli bir azgınlığa girişmişlerdir. Birkaç adamın cânîce yürüttükleri hatalı siyasetin sonucunda milyonlarca çaresiz ve masum insan mahvedilmiştir. Birinci Dünya Harbinin bir parçası olan Çanakkale Savaşında da gözü dönmüş bu cânîler, dünya milletlerinin birçoğunu üzerimize salarak bir kaşık suda boğmak istemişlerdir. Bu durumu Mehmet Akif, Çanakkale Şehitleri şiirinde şöyle ifade eder:
Son Güncelleme ( Pazartesi, 07 Haziran 2010 20:46 )
20 Şubat 2010 tarihinde Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi (ULAKBİM)’de çok önemli bir çalıştay toplantısı yapılmış. Bu toplantıda Türkiye'nin Bilimsel Yayın politikası konusu masaya yatırılmış.
TÜBİTAK Başkanı Danışmanı Prof. Dr. İsmail Hakkı Demirel; “Türkiye'nin bilim politikası var mı?” başlıklı bir sunum yaparak dünyada son yıllarda hangi alanlarda daha çok bilimsel araştırma ve yayın yapıldığını karşılaştırmalı olarak sunmuş ve Türkiye'nin dünyadaki yerini ortaya koymuş.
Sonuç hiç de iç açıcı değil. Ülkemiz, dünyada fazla bir ağırlık değeri olmayan yıllık akademik makale üretim potansiyeli ile 19. sırada yer almış. Ayrıca nüfusumuza göre bilim adamı sayısı, bilimsel araştırma kapasitesi, yapılan yayınların atıf alma oranı ise pek de istenilen düzeye gelememiş.
Son Güncelleme ( Cuma, 14 Mayıs 2010 20:47 )
|
|
|
|
|
|
|
Sayfa 1 > 4 |