Çanakkale Savaşı, aradan 89 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ tazeliğini korumaktadır. Hemen hemen her evden bir veya birkaç yiğit kaybedilmiştir. Analar evlatsız, kadınlar dul, çocuklar da yetim kalmıştır. Nice sevdalılar da, kavuşmak mahşere kaldı diyerek, sevdalarını yüreklerinin derinliklerine gömmüşlerdir. 250 binden fazla şehit verdiğimiz savaşı, Ankaralı Âşık Ömer’in mısralarından okuyalım:
Çanakkale derler yokken hesapta
Mahşerin dünyada kurulduğu yer,
Çanakkale derler topraktan kapta,
Şehitlik şerbeti verildiği yer.
(Çanakkale Destanı)
Avrupa’nın doymak bilmez hırsları, dünya harplerinin çıkmasına sebep olmuştur. Dünya harplerinden hem insanlık, hem de Müslümanlık çok zarar görmüştür. İnsanların, özellikle Avrupa’nın mağrur ve cebbar zalimleri, kuvvet ve zenginliklerine dayanarak dehşetli bir azgınlığa girişmişlerdir. Birkaç adamın cânîce yürüttükleri hatalı siyasetin sonucunda milyonlarca çaresiz ve masum insan mahvedilmiştir. Birinci Dünya Harbinin bir parçası olan Çanakkale Savaşında da gözü dönmüş bu cânîler, dünya milletlerinin birçoğunu üzerimize salarak bir kaşık suda boğmak istemişlerdir. Bu durumu Mehmet Akif, Çanakkale Şehitleri şiirinde şöyle ifade eder:






20 Şubat 2010 tarihinde Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi (ULAKBİM)’de çok önemli bir çalıştay toplantısı yapılmış. Bu toplantıda Türkiye'nin Bilimsel Yayın politikası konusu masaya yatırılmış.
Hutbe, cuma namazlarından evvel, bayram namazlarından sonra hatibin verdiği dînî nasihattir. Ayet-i kerime ve hadis-i şerif okunur. Hutbe, cuma ve bayram namazlarının yerine getirilmesi gereken şartlarından birisidir. "Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağırıldığınız zaman hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın." (Cuma, 62/9). Âyetinde sözü edilen zikir, âlimlere göre; hutbe ile birlikte namazdır. Buna göre hutbe de Cuma namazı gibi farzdır. Hutbe okunmayan cuma namazı eda edilmiş sayılmaz. Bayram hutbesi vaciptir, bazı imamlara göre de sünnettir.
Giriş
Bediüzzaman, Muhakemat’ın Yedinci Mukaddemesi’nde; “gıybeti katle müsavi” veya “ayakta bevletmeyi zina derecesinde” görmeyi veya “bir dirhemi tasadduk etmeyi hacca mukabil” tutmayı “muvazenesiz sözler” olarak nitelendirmektedir. Diğer taraftan da Yirmidördüncü Söz’ün, Üçüncü Dal’ının, Onuncu Asıl’ında bu hadislerin tevillerini yapmaktadır. Bu durumda Muhakemat’ta geçen “muvazenesiz sözler” ifadesini ve bu iki farklı yaklaşımını nasıl anlamak lazımdır?
